Türkiye’de İki Büyük Medeniyet Mücadelesi: “Doğu-İslâm” ve “Batı-Hıristiyan”

Makale

Türk-İslam kültürünün bir parçası olarak onun gelişimi ile ilerleme, durgunluk ile tenezzül eden Azerbaycan, Türkiye, Türkistan 19. yüzyıldan itibaren ikili kültürün (Türk-İslam ve Batı-Hıristiyanlık) etkisi altında gelişmeye yüz koydu. Anahtar kelimeler: Batlılaşma, Türk felsefesi, 19-20. Yüzyıllar Batı felsefesi, mühafizekarlar, Modernistler, İslâmlaşmak, Türkleşmek ...

ÖZET
 
Türk-İslam kültürünün bir parçası olarak onun gelişimi ile ilerleme, durgunluk ile tenezzül eden Azerbaycan, Türkiye, Türkistan 19. yüzyıldan itibaren ikili kültürün (Türk-İslam ve Batı-Hıristiyanlık) etkisi altında gelişmeye yüz koydu. Buna neden bir yandan İslam'ın özüne, kural-yasalarına yeniden bakmak, diğer yandan Batı dünyasında yaşanan siyasi, ekonomik, kültürel ve felsefi yenilikler oldu. Özellikle, Azerbaycan ve Türkiye aydınları yeniliği ve reformları yanlız Doğu-İslam kültürü içinde değil, yeni tanışmaya başladığı Batı kültüründe de aramaya başladılar. Bu ise, ister istemez Türk aydınlarının bakış açısında hem çelişkilere yol açtı, hem de yeni arayışlara neden oldu.
 
"Batılılaşma" posesi çar Russiyasının işgali altında bulunan Türk elleriyle, bağımsız Türkiye'den biraz farklı yönde gelişmiştir. Kuşkusuz, bunun çeşitli sebepleri arasında sömürgecilik psixoljisi önemli yer tutmaktadır. Her durumda, çar Rusya'sının sömürgesi olan Türklerle bağımsız, üstelik bir imparatorluk sahibi Türklerin in "batılılaşma" ye bakışlarında farklılıklar olması doğaldı. Bunlardan birisi "batılılaşma" den yararlanarak Çarlık Rusyası imparatorluğunu devrərək bağımsız olmaya, diğeri ise aksine Osmanlı imparatorluğunu korumaya ve güçlendirmeye çalışıyordu. Zannediyorum, esaret altındaki Türk aydınlarının çoğunun "batılılaşma" ye çok meyilli olması bağımsızlık duygusu ile bağlı idi. Onlar Osmanlı aydınlarından farklı olarak "batılılaşma" ye sadece zorunlu müasirleşmek anlamında değil, kaybedilmiş bağımsızlığın yeniden geri dönüş nicatı gibi de bakıyorlardı. İşte bunun sonucudur ki, bazı aydınlarımız "Batı"dan gelen fikirlerin olumlu yönlerini rağmen, genel olarak İslam'a ve milli değerlere aykırı taraflarını bildikleri için onu ideallaşdırmaqdan vaz geçtikleri halde (Bakıxanov, Zakir, Şirvani, Zərdabi), diğerleri (Ahundzade, Mirza Kazım Bey) tersine "Batı"ya kurtuluşa yolu olarak seçtiler.
 
İki yüzyıldır "Batı" dışında kalan halklarda bir "Batı" ideali vardır. "Batı" i bir ideal olarak görenler ise "batılılaşma"dan yanadırlar. "Batılılaşma" o zaman meydana çıxıdı ki, Avrupa maddi ve manevi gücü ile dünyada ferqlenmeye başladı. "Batı" den kenarda kalanlar da bir "Batı" gerçəkliyinin duyar-duymaz ona ilgi gösterdiler. Böylece, Türkiye'de, Japonya'da, İran'da, Rusya'da ve başka ülkelerde "batılılaşma" taraftarları ortaya çıktılar.
 
Anahtar kelimeler: Batılılaşma, Türk felsefesi, 19-20. Yüzyıllar Batı felsefesi, mühafizekarlar, Modernistler, İslâmlaşmak, Türkleşmek
 
 
GİRİŞ
 
Türkler arasında "batılılaşma" meselesi ilk günlerden kesin karşılanmamıştır. Bence, "Batı" meselesi ortaya çıktıktan günümüze Türk aydınlar arasında bu konuya ilişkin üç temel bakış olmuştur:
1) "batılılaşma" nin destekçileri;
2) "batılılaşma" nin karşıtları;
3) "batılılaşma" konusunda orta pozisyon tutanlar ...
Onları modernistlər (İslam düşüncesinin "avrupalaşma" aracılığıyla yenilenmesinin taraftarları), İslahatçılar (klasik İslam'ın yeni tefsircileri ve maarifçiler) ve Vehdetcilər (İslam felsefesinin iç potansiyeli ile bugünün hakim felsefi düşünme arasında günün gerçek koşullarına uygun olarak birlik yaratanlar ") diye farklandırılar.[1] 
Ebu-l-Hasan Ali Nedvi modernistlerin tutumunu şöyle anlatıyordu: "Doğu halkları ona direnç gösterirler ki, Batı fikirleri ve idealleri onlara kenardan sırınır; onlar bunu gönüllü olanak isterler. Onlar sadece Batı uygarlığının ideallerinden vazgeçmek istemiyorlar, aksine, bu sivilizasyanın bayraktarı olmak istiyorlar.".[2]
Könül Bünyadzade yazıyor: "Bu yönün temsilcileri İslam'ı Batı'nın tanıtımında kabul etmekle hem de kendi düşüncelerini Batı'nın anda boşluk üzerinde var olan ve uçuruma mahkum olan ilkeleri üzerinde kurmaya çalışırlar. Modernleşme, yahut avropalaşma adlandırılabilecek bu süreç aslında İslam'ın tarihi kökleri ile bağlı olmaktan daha çok, Batı düşüncelerinin İslam'a daha derinden nüfuz etmesidir. Bu işin en trajik yanı ise müslümanın kendisinin kendi dinine karşı düşmana dönüşmesi ve «eski» kanunları ile mücadeleye kalkmak, Batı tarzı reformlar yapmak hevesine düşmesidir "[3].
 

1. 19. yüzyılda Azerbaycan'da Batlılaşmanın ilk karşıtları ve taraftarları
 
Azerbaycan Türk düşünürlerinden Abbaskulu Ağa Bakıhanov çağdaşları arasında ilk kez Batı-Hıristiyan kültürü ile Türk-İslam-Doğu kültürünü karşılaştırarak inanılmaz derecede doğru sonuca gelmişti. Bakıhanov esaret altında yaşayan Türklerin parlak bir zekası gibi, Rus-Batı-Hıristiyan kültürünün yükselişini de, bunun fonunda Türk-İslam-Doğu kültürünün sonunu da çok doğru göre bilmişti. Bir kültürün yükselişi sadece onun temsilcilerinin düşüncelerinin ürünü değil, aynı zamanda başka bir kültürün durgunluk işçində olması ile ilgilidir. Diğer bir deyişle, birinin kalkınması o zaman belli oluyor ki, o birisi tenezzül ediyor. Özellikle, tenezzül edenin ilerlemede olanı ne derecede önemsemesinden çok şey asılıdır. Burada iki yol, iki seçenek vardır: 1) tenezzül edenin kendisinin çıkış yolu araması, ya da en azından başkasından örnek almakla birlikte, sonucda kendi yolunu tercih etmesidir. 2) tenezzül edenin kend çıkış yolu bulması yerine sadece ilerleme edeni takip ve taklit etmesidir. Bakıhanov bu yollardan birincisini seçti. Öyle ki, hem Avrupa düşünürlerinin eserleri ile tanışma, hem de Müslüman ülkelerde (İran, Türkiye ve b.) seyahatte iken burada gördüğü mövhumat ve cehalet Bakihanovda Batı kültürüne belirli ilgi yaratarak, en az Doğu ve Batı kültürlerinden hangisinin üstün olması tereddütleri baş kaldırsa da, sonunda o, yüzünü Doğu'ya tutmuştu. O, Avrupa'yı kendi gözleriyle gördükten sonra bu kanaate gelmişti: "Bir çok garip işler ve sayısız çarpıcı eserler gördüm. Her ülkede, her şeyden ve tecrübemi arttırdım. Gitgide cehaletim azaldı. Yavaş yavaş xeyalat ve tesevvüratımın puçluğu aydınlaşdı ve gördüm ki, dünyanın yüksek mensebleri çok alçaktır ve bizim değerli saydığımız önlemler bir serhoşun akıl sınamasına benzer »[4].
 
Bakıhanovun bu sözlerinden çıkan sonuç çıkarmak olar ki, Avrupa ülkelerine seyahat ederek Batı kültürü ile yakından tanışan Bakıhanovın "Batı" ile ilgili beklentileri kendini doğrultmamışdır. Diğer bir deyişle, Avrupa ülkeleri ile tanışma Batı kültürüne karşı o musbetden çok olumsuz yorumların yaratmıştır. «Hayalin uçuşu» eserinde Bakıhanov yazıyordu ki, İslam dünyasında gördüğü gamı, kederi unutmak için Batı'ya seyahat etmiştir. Ancak o, burada Batı kültürü ile ilgili anlatılanların hepsinin doğru olmadığını görmüştü[5]. Avrupa'da da umut beslediği ideal toplumu bulamayan Bakıhanov Batı kültüründen elini üzüyor. Böylece, Doğu ve Batı kültürüne benzemeyen ideal toplumu arayan Bakıhanov onu hayalinde bulur[6].
 
Bakıhanov hayalinde ideal toplumu bulsa da, sonda anlıyor ki, kurtuluş yolu  İslam-Türk dünyasının özündedir. Böylece, hayal ve tasavvur ettiği (en az kitaplardan) Avrupa ile gerçek Avrupa arasında önemli ölçüde farklı olduklarını gören Bakıhanov Ahundzadəden, Mirza Kazımbeyden farklı olarak kurtuluş yolunu Batı kültüründe, xristanlıqda değil, yine de İslam dünyasında - müslümanlıkda aramıştı[7].
 
Böylece, Azerbaycan Türk düşünürü kabul ediyordu ki, Doğu kültürü dirçelirse, İslam dininin kural ilkeleri doğru şekilde yerine yetirilerse İslam-Türk alemi önceki büyüklüğüne yeniden kovuşacaktır. Bunun için Batı medeniyetini İslam-Türk ülkelerine uygulamaya gerek yoktur. Çünkü Batı kültürü hiç de Müslümanlar için ideal, arzu edilen bir kültür değildir.
 
Hatta, düşüncemize göre, Avrupa seyahati Bakihanov da İslam'a, Vatanına ve Milletine bağlılığı daha da artırmıştır. O, bir daha anlamıştır ki, her milletin mutluluğu öncelikle, kendi kültürü, gelenekleri, tarihi ve milli-dini değerleriyle ilgilidir. Bu anlamda, milletin dışında herhangi kültür ne kadar parlak ve muhteşem görünse de, o yine de teftiş edilmelidir; yani istenilen kenar kültürün zahirine aldanılmamalıdır. Çünkü her hangi milletin ilerleme ve durgunluk ayrı ayrı zaman kəsiklərində onun iç potansiyelinin, ortamının, kültürünün, dini değerlerinin, düşünürlerinin bakış açısı ve sairenin düzeyi ile ölçülür. Bizce, Bakıhanov bu seyahatten elde ettiği en önemli sonuç o olmuştur ki, aslında İslam dünyası da dahil olmak üzere Türk-Müslüman halkları tarihi geçmişine, kültürüne, düşünürlerinin seviyesine, dünyevi ilimlere, ulusal-dini değerlere hürmetine göre, neinki Batı-Avrupa milletlerinden geridir, hatta üstündür. Sadece, son yüzyıllarda Türk-İslam dünyasında bu konularda durgunluk olduğu halde, Batı-Avrupa ülkelerinde ise aksine tenezzülden ilerlemeyi doğru çok ciddi adımlar atılmıştır. Böylece, son yüzyıla kadar gelişmeye ulaşmak için Doğu'ya dahil İslam dünyasına yönelen Avrupa ve düşünürleri artık kendileri bir örneye dönüşmeye başlamışlardır.  Avrupa-Hırıstiyan milletleri ilerlemeyi ulaşmak için, bazen Doğu-Türk-İslam kültürü ile uzlaşmayan yöntemlere da el atmışlardır. Tüm durumlarda, 19. yüzyılın başlarında artık Batı Doğu'ya değil, Doğu Batı'ya örnek olacak bir düzeye ulaşmıştı.
 
Bu o demek değildir ki, Bakıhanov Batı kültüründe heç bir olumlu husus görmemiştir. Sadece, o, Doğu-Batı meselesine daha geniş açıdan yaklaştığı için Batı kültürünü Müslüman halkları için yol olarak kabul etmemiştir. Ancak Bakıhanov Avrupa'nın gelişimine neden olan, ancak İslam-Türk medeniyeti ile sesleşmeyen aşırı liberal değerleri (bireyin ilgisinin devletin ilgisi ile beraber, hatta üstün tutulması, kadınlara verilen aşırı özgürlük vb.) kabul etmemekle birlikte, bazı zayıf tarafları, özellikle tehnologiyanin gelişmesini ve uzun süre Avrupa'da dinin fonunda gölgede kalan milli-dini birlik hislerinin burada nasıl geliştiğini tekdir etmiştir.
 
XIX yüzyıl Azerbaycan Türk düşünürlerinden Seyyid Azim Şirvani de Batı kültürünün bazı yönlerini takdir etmekle birlikte, genel olarak kurtuluş yolunu İslam-Türk mefkuresinde görmüştür. Özellikle, onun İslam dinine daha geniş anlamda yaklaşımına en önemli faktörlerden biri olarak tüm riyakar ruhanilere karşı açıkça mücadele götürmesini gösterebiliriz. S. Azime göre, riyakar ruhanilerin yüzünden mü'min müslümanlar camilerden yüz çevrir, onların övladaları gelişmeden geri kalıyor, dini ayin ve törenlerin mahiyeti değiştirilir, mezheblerarası ayrılıklar daha da kapsamı alır ve sonuçta "İslam milleti" hastalanır[8]. Ona göre, eğer İslam'a, şeriat kanunlarına olduğu gibi amel edilirse ve bu dönemde Avrupa'da da yaygın olan ilerici fikirler - yeni tip okullar, süreli yayınlar oluşursa, dünyevi bilimler öğrenince o zaman Müslümanlar dahil Kafkas Türkleri de gelişmeye ayak koyacaklar. Şirvani dindaşlarını inandırmaya çalışırdı ki, Avrupa'nın keşfettiği birçok yenilikler Kur'an'da da yer bulmuştur. Sadece, şimdiye kadar bazı din liderleri Kur'an'ı halka olduğu gibi çatdırmayıblar[9].
 
Müslüman Doğu'da, aynı zamanda Azerbaycan'da modernizmin, yani demokratik ve liberal geleneklerin kurucusu sayılan Mirze Feteli Ahundzade ilk kez Batı kültürüne-felsefesine ait kavramları, yani "liberalizm", "demokrasi", "parlamento", "sivilizasiyon", "patriot", "revolyusiya” vb. yorumlaması, aynı zamanda Avrupa değerlerinin İslam-Doğu ülkelerinde de uygulanmasının gerekliliğini göstermesi olmuştur. Öncelikle, Ahundzadenin komediyaları Türk ve Müslüman dünyasının literatürüne ciddi şekilde değişikiliye neden oldu. Bu değişiklik başlıca olarak kendini gazel, mersiye, methiye ve bu gibi skolastik edebiyatla birlikte, yeni bir gerçekçi, eleştirel edebiyatın oluşumunda gösterdi. Batı kültüründen benimsediyi bu komediyalarında Ahundzade daha çok, halk arasında mevcut olan nahoş gelenekleri eleştirmiştir[10]. O, «Kemalüddövle" de yazmıştır ki, Avrupa ülkelerinde olduğu gibi millet deyince, dini köken değil, vatan ve el təəssüblüyü anlamı öngörülmelidir[11]. Elbette, Axundzadenin sanatında Batı medeniyetinin etkisi kırmızı bir hatla geçiyor. Batı kültürünün etkisi altında, Türk-Müslüman dünyasında ilk kez Avropasayağı Anayasalı devlet fikrini da o ileri sürmüştür[12]. Ahundzadeye göre, Anayasalı devlet için gerekli olan meselelerden biri de dinin devletten ayırılmasıdır. “Halkla devlet arasında ayrılığın asıl nedeni Ruhban. Niçin? Bu yüzden ki, din adamları halkın ruhuna ve doğasına o kadar müsalat olmuşlar ki, halk onların dediklerine sorgusuz sualsiz itaat ediyor, kalbinde devlete karşı nefret besliyor” [13] - diyen Ahundzadeye göre, ruhban halkın «penahı» na dönüşmüştür ve sonuç da halk devlete ikincil bakıyor. Bu konuda Ahundzade ne kadar haklı olsa da, dine karşı aşırı radikallığı da kendini gösterir. Ahundzade bu dönemde İslam diniyle, iktidarda esas yer tutup halkı çapıb-talayan ruhanileri aynı tutuyor. Halbuki din adamları, yaptıklarının ne İslam dini, ne de onun peygamberi suçlu olamaz. Kanaatimizce, bu konuya ilişkin daha objektif pozisyonu Ahundzade yok, Zerdabi, Hüseyinzade, Resulzade ve başka Azerbaycan Türk aydınları tutmuştur.
 
Ahundzade "Batı" değerlerinin tamamının "Doğu" da hayata geçirilmesinin taraftarıydı. Avropasayağı devletin oluşturulmasının zorunluluğundan bahseden Ahundzade dini ve ev hayatında da tam bir batıyanlısı idi. Ahundzadenin takipçileri olan M. A. Şahtahtlı, C. Memmedkuluzade ve N. Nerimanof da "Batı"yı bir ideal olarak görmüşlerdir. Genel olarak, Azerbaycan'da "batılılaşma" nin radikal taraftarları politikada Bolşevikler ve kamuoyunda "mollanesreddinciler" olmuşlardır.

«Ekinci" nin döneminde (1875-1877) köhneperestlere karşı komple bir yeniperestler cephesi oluştu. Artık Azerbaycan aydınları tek tek (A.A. Bakıhanov, M. Ş. Vazeh, M. F. Ahundzade vb.) değil, skolastik dünyagörüşe ve mühafizekarlığa karşı, bir anlamda bir cepheden mücadele yürütmüşlerdir. Genel olarak, Zerdabinin Azerbaycan Müslümanlarının-Türklerinin maariflenmesi, uyanışı ve ulusal birliği uğruna verdiği mücadele gibi iki ana faktöre: 1) Azerbaycan Türklerinin millet şekli halını alması, yani siyasi-ideolojik anlamda ulusal birliğin-milletin oluşmasına; 2) Azerbatcan-Kafkas Müslümanları arasında, başta Türkler olmak üzere milli oluşması yolunda İslam'ın olumlu rol oynaya bilmesi işine hizmet etmiştir. Kanaatimizce, bu iki mesele - milletin oluşumu ve milli-dini birliğin oluşmasında İslam'ın rolü Zerdabinin yaradıcılığında vahdet teşkil etmiştir. Zerdabi «Müslüman» kavramını "Türk" kavramının eş anlamlısı olarak kabul ettiği gibi, ulusal birliği, millet teessübünü Kafkasya-Azerbaycan Müslümanlarının birliğini «İslam birliği" gibi başa düşmüştür. Bu anlamda Zerdabinin milli birlik anlamında anlaşılan "İslam birliği" - "İttihad-ı İslam" fikrini belirtmesi de dikkat çekmektedir. Zerdabi bunu, Müslümanların birbirleriyle daha yakından tanışması, birbirlerinin dertlerini, sorunlarını öğrenmesi ve çıkış yollarını birlikte araması açısından ileri sürmüştür[14]
 
Zerdabi sanatında önemli bir yer tutan unsurlardan biri de Batı kültürü ve milli meseleye etkisidir. Genel olarak, Zerdabi de Ahundzade gibi milli fikirler tebliğ ederken, Batı kültürünün olumlu ideyalarından bulunmuştur. Öyle ki, milli fikirlerin terennümçüsü olan Zerdabi Batı kültürünün etkili yönlerini zamanında görerek soydaşları arasında yaymaya çalışmıştır. Buna, en bariz örnek "Ekinci-Çiftçi" gazetesi ve bu gazetede tebliğ olunan milli-dini ve yenileşme fikirleri ki, bunlardan bazılarını yukarıda da yaptık. Bu konuda şunu da belirtmek isteriz ki, Zerdabi milletin gelişmesinde Batı kültürünü ideal olarak değil, örnek, bir araç olarak görmüştür. Zerdabi milletin gelişmesinde önemli yeri milli-dini değerlere vermekle, güncelleştirme bir aracı olarak Batı kültüründen yardımcı olarak kullanmaya çalışmıştır: "Özetle, Doğu-zeminde özgürlük olmadığına biz Avrupa halkından geri kalmışız ve ne kadar böyle olsa, biz ilerleme yapmayacağız ve edemeyiz”[15].
 
XIX yüzyılın ikinci yarısında yenileşme uğruna mücadele ederek kültürel türkçülüyü ve kültürel İslamcılığı canlı bir timsal gibi yirminci yüzyılın başlarına taşıyan H. Zerdabi, bu dönemde de dil birliği, din birliği, ulusal kurumların kurulması konularda somut tekliflerle bulunmuştu. Zerdabi diyordu ki, her milletin temel direkleri, millet olmasına neden dil ve din-mezheptir. Bunlardan birisi elden giderse milletin beli sınar, ikisi de gitse millet başka milletlere karışır ve yok olur[16]. Demek ki, XIX yüzyılın ikinci yarısında Kafkasya Müslümanlarının milli oyanışına, yani kültürel türkçülüye ve kültürel islamçılığa katkıda bulunan H. Zerdabi bu çalışmasının devamı olarak 1900 yıllarında Rusya da dahil olmak üzere Kafkas Türklerinin dil-millet ve din-islam birliği etrafında birleşmesini önemli saymıştır. Onun bu dönemde, milli ideolog gibi Azerbaycan Türklerini eğitmek yoluyla ayrıca bir millet olarak varlığını ispat etmeye ve ulusal birliğine çalışması, özellikle dikkat çekicidir. Bu açıdan H.Zerdabi yirminci yüzyılda yetişen Azerbaycan türkçülerinin - A. Hüseyinzade, A. Ağaoğlu, A. Topçubaşi, M. E. Resulzade ve başkalarının kesin şekilde mefkure babasıdır.
 
Böylece, XIX yüzyıldan başlayarak Azerbaycan Türk düşünürlerinden bazıları (M.F. Ahundzade vb.) dolayısıyla da olsa, milletin kurtuluş yolunun sadece İslam temelinde izlenmesine karşı çıkıp daha çok Batı kültürüne meyil ederken, diğerleri (A.A. Bakıhanov, S. E. Şirvani ve b. ) Batı kültüründeki olumlu eğilimleri inkar etmeden, ancak İslam'dan daha sıkı yapışıp ilk İslam'a qayıtmaqla sorunların çözümüne inanıyorlardı. Böylece, bu düşünürler ve onların selefleri arasında aşırı derecede batlılaşmaya (M. Şahtahtlı, C. Memmedquluzade vb.) ve muhafizakarlığa  (A. Ahundoğlu, K. Karabeyli vb.) meyil edenlerle birlikte, Avrupa-Batı ve Doğu-İslam kültürüne ilişkin onların sentezinden çıkış yapan yeni nesil (H. Zerdabi, A. Hüseyinzadə, A. Ağaoğlu, N. Yusifbeyli, A. Topçubaşi, M. E. Resulzade vb.) de oluştu.
 

3. Türkiye'de Batlılaşmanın ilk karşıtları ve taraftarları
 
Türkiyde "batılılaşma" Erol Güngörün təbrincə desek, "ilk kez tazminat sonrasıdır ki, Türk münevveri “altın çağı” bugün bu şün yani başında yaşayan Avrupa ülkelerinde görmeye başladı"[17]. Türk aydınları arasında ilk "batıcı" lardan biri Ali Suavidir. Batılılaşma taraftarlarından Celal Nuri İleri de "Türk Devrimi" eserinde Avrupa kültürünü savunmuştur [18]. Ona göre, bir çok nedenlerden Türkler İslam kültüründen ayrılıp Avrupa kültürüne katılıyor ki, bu da kaçınılmaz bir devrimdir. Ama bu sadece Avrupa'nın değil, Türklerin de Avrupa üzerinde zaferi sayılabilir: "Avrupalı oldum demekle Avrupalı olmaz. Konut ve düşünüşmüz de bu amaca göre değişimi. Devrimden sonra Batı kültürünün kabul ve uygulamasına engel olan engellerin sökülüp atılması gerekir"[19]. Hatta, o yazıyordu ki, "Batı dillerini bilmek o dilde düşünmek demektir". Nurinin fikrince, Avrupa edebiyatı fikir yürütür ve Batı kültürü en sağlıklı medeniyettir[20].  Nuri: "Madem ki, Avropalılığı kabul ediyoruz, onun tüm özelliklerini ve bilhasse düşünme ve çalışma yöntemlerini de alamağa mecburuz". Güya böylece, Türkler Almanların, İngilizlerin seviyesine ulaşmış olacaktır.
 
Batılılaşma tarftarlarından yirminci yüzyılın başlarında teorik şekilde İslam'la çulğalaşmış türkçülüyün, biraz da netleşdirsek siyasi-ideolojik türkçülüyün ilk ideologu Kuzey Türklerinden Yusuf Akçura olmuştur. «Üç tarz-politika" (1904) eserinde, siyasi-ideolojik türkçülüyün teorik esaslarını ileri süren Y. Akçura diyordu ki, ırk üzerine dayalı bir Türk siyasi milliyeti oluşturmak fikri çok yenidir; şimdiye kadar, başta Osmanlı olmak üzere hiçbir Türk devletlerinde bu fikir olmamış, son zamanlarda İstanbul'da meydana çıkan türk milliyeti arzu eden kareler ise siyasi olmaktan daha çok bilimsel uzmanlar (Ş. Sami, N. Asim, V. Çelebi vb.) olmuştur [21]. "Ne olursa olsun, ırka dayalı bir siyasi milliyet icadı fikri meyvelerini verir" diyen Yusuf bey açıkça "Osmanlı milleti" fikrini reddeder ve esas dikkati türkçülüye (Türk birliğine) ve islamçılığa (İslam birliğine) yöneltiyordu. Bunlar arasında hangisine öncelik verilmesi konusunda belli bir tereddüdlerine rağmen, Yusuf bey sonda sonucuna gelir ki, bir çok nedenlerden Türk dünyası da dahil olmak üzere Osmanlı Türkiyesi için de (Hıristiyan devletlerinin İslam birliğini istememesi vb.) İslam birliği ile karşılaştırıldığında Türk topluluğu daha gerçekçidir [22]. Ancak o, bu zaman «Türklük politikası" ile "Türk birliği" ni, "İslam siyaseti" ile "İslam birliği" ni birbirile karıştırmıştır. Akçuraoğlu sonraları kendisi de itiraf ediyordu ki, bu anayışlar farklı anlamlar taşıyor. Öyle ki, Osmanlı devletinin kendi içinde Türklük ve İslam politikası yürütmesi, onun yurtdışında «panturanizm» ve «panislamizm» yanlısı olması demek değildir[23].
 
Batlılaşmanın karşıtı olan Kırım Türklerinden Hasan Sabri Ayvazov da Y.Akçura ve A. Hüseyinzade gibi, siyasi-ideolojik türkçülükden konuşma yaparak Türklerin birliğini ve ortak Türk dilinin oluşumunu savunmuştur. Bu görüşlerini Bakü'de yayınlanan ulusal basında («Hayat», «Füyuzat» vb.) ileri süren Ayvazov yazdığı gibi, Türkler ilk olarak, millet ve din esasında birleşmelidir. «Neden bu hale kaldık?" Eserinde Ayvazov açıkça beyan ediyordu ki, Türklerin nicatı ne sosyalizmde, ne de ona benzer yabancı bir akım değil, ilerici ruhlu İslam-Türk birliyindedir[24]. Bu açıdan Ayvazov da A. Hüseyinzadə gibi, ortak Türk dilinin oluşturulması fikrini savunmuştur. Örneğin, o yazıyordu ki, İslam-Türk birliğinden söz alan «Rusya Müslümanları İttifakı" nda bir araya gelenlerin Türkçeden daha çok Rusça konuşmaları doğru değildir "kafkaslı bir Türk krımlı bir Türk ile, kazanlı bir Müslüman, türküstanlı bir Müslüman ile görüşdükcə yekdigerini anlayacak kadar ana lisanlarını bilmemek doğrusu, büyük bir eyb ve seyn ... Oysa her şeyimizin aslı, esası, temeli lisandır, lisan birləşməyincə, kalpler hiç birleşmez, yürekler birleşmeyince meydana bir şey getirilemez!”[25]. Böylece, Ayvazova göre, milliyet çok kutsal olduğundan saadeti de milliyet ile birlikte arzu etmek gerekir; ancak bunun yanında milliyeti, İslamiyet ile, İslamiyet'i insaniyet ile sevmek gerekir. Bu açıdan avropalaşmağa, sosyal-demokratlara katılmayı meyil etmeyen Ayvazov Türk-Müslüman dünyasının nicatını İslam-Türk-Doğu mefkuresinin sentezinde aramıştı: "Kamuoyunu milliyetdə, milliyeti insaniyetde, adalette, insaniyyeti kültürde, kültür ve saadeti de vatanda, İslamiyet'te arayınız»[26].
 
  1. "Batılılaşma" konusunda orta pozisyon tutan Türk aydınları...
 
İlk kez Ali Bey Hüseyinzade «Füyuzat» dergisinde (1906-1907 yılları) "İslam itikadlı, Türk kanlı ve Avrupa kiyafeli bir insan olalım" sloganını ileri sürmüştür [27].
 
Hüseyinzade "batılılaşma" deyince, daha çok bilimsel ve teknolojik yenilkləri öngörüyor, onunla Türkçülük ve İslamcılık arasında uzlaşmanın olduğuna inanıyordu. Bu anlamda, türkleşmek, islamlaşmak ve avpualaşmak üçlüyünü kabul ediyordu.
 
Hüseyinzadə ilk olarak 1904 Kasım'ında Mısır'da yayınlanan "Türk» gazetesine gönderdiği «Mektubi-mahsus» makalesinde, bazı istisnaları dikkate almazsak, bir bütün Y.Akçuranın «Üç tarz-siyaset" eserindeki "Osmancılık, islamçılık ve tükçülük» ideolojisi ile razılaşdığına işaret etmiştir. Öyle ki, Hüseyinzade de Y. Akçura gibi «osmanlı milleti» fikrini reddederek, dikkatini modern ruhlu İslamçılık ve Türkçülük üzerinde cemleşdirmişik, yeni ideyanın islam-türk kavramlarının bütünlüğü etrafında oluşumunu önemli saymıştır. Bununla beraber, Hüseyinzadə Yusuf Bey'in «üçlük» programında islamçılık ve türkçülüyün vahdeti halinden kenara çıkarılarak, ayrı ayrılıkta siyasileşdirilmesine itiraz etmiştir. Hüseyinzadeye göre, şimdilik bu meselenin siyasileşdirilmesi, özellikle islamçılık ve türkçülüyün bibirinden ayrı tutulması doğru degildir. Bu anlamda, o, ayrı ayrı «İslamçılık» ve «Türkçülük» ideyalarının varoluşunun karşıtı idi: "Yapay olarak ayrıca pantürkizm, panislamizm adları ile meslek icadına ne lüzum vardır?" [28]. Sadece, Hüseyinzade şimdilik kültürel Türkçülük ve kültürel İslamçılıkdan konuşma yaparak, her iki ideyanın bütünlüğünü, birliğini ileri sürüyor, bu anlamda tüm Türk milletlerinin milli-dini birliğini zorunlu kabul ediyordu. Asılında o da iyi anlıyordu ki, Türklerin hayatında vahdet teşkil etmekle birlikte, İslamçılık ve Türkçülüğün ayrı ayrılıkta kendine özgü yeri ve rolü vardır.
 
Bu açıdan Hüseyinzade kültürel birlik olarak İslamı ve Türklüyü komple şekilde gördüğünü ifade etse de, siyasi açıdan Türk milletinin milli kimliklerini (Türklüklerini) ve dinlerini (müslümanlıklarını) tanımalarını önemli kabul ediyordu: "Müslümanlar ve özellikle Türkler, nerede olursa olsun, ister Osmanlı'da, ister Türkistan'da , ister Baykal gölü civarında, ya Karakorum civarında olsun, birbirlerini (yani aynı türk soyundan olduklarını - F.E.) tanıyacak, Sünnilik, Şiilik ve daha bilmem nelik isimleri ile mezhep teessübünü azaltıp «Kur'ân-ı Kerîm'i» anlatmaya gayret edecek, dinin esasının Kur'an olduğunu (yani gerçek müslümanlıklarını - F.E.) bilecek olurlarsa, el vermez mi? " [29]. O, daha sonra yazdığı gibi, asıl mesele ne suretle çalışmak, neye çalışmak ve öğrenmektir. Yani bir millet için her şeyden önce arzu edilecek kuvvettir, bir milletin kuvvet kazanması ayni düşünceli unsurlar arasında manevi bağın artmasına bağlıdır, özellikle karşılıklı artmasına çalışılmalıdır. Aynı zamanda, o, Rusya'da "tatar" adlı milletin olmadığını, krımlıların, orenburqluların, kazanlıların vb. türk oğlu türk olduğunu vurgulamıştır[30].
 
Bu açıdan bir kere daha ifade ediyoruz ki, bu makalesinde Hüseyinzade kültürel bakımdan milli-dini bütünlük ideyasından çıkış etmekle birlikte, Müslümanlığın ve Türklüğün ayrı ayrı yakalanmasını de önemli kabul etmiştir: «Müslümanız, onun için dünyanın her neresinde hayırlı bulduğumuz din kardeşlerimiz ilerleme ederse biz o tarakkiyi ez canü dil alkışlarız! Türküz, ona göre de Türk'üz. Türk'ün her yerde ilerleme ve evrim ile mesut olmasını arzu ediriz»[31]. Böylece, Hüseyinzade bir anlamda "millet" ve "millet" kavramlarını birbirinden farklandırmıştır, son mefhuma bilimsel doğruluk ve somutluk getirmeye çalışmıştır.
 
A. Hüseyinzadənin İslamcı kadar Türkçü olmasını, Azerbaycan'da olduğu dönemde Türklerin etnografiyasına, diline, kültürüne, eski dini-felsefi öğretileri, ümumilikdə türk tarihine adadığı yazılar da bir daha kanıtlıyor. Çünkü Hüseyinzadə Türklerin dünya tarihi ve kültürünün gelişmesinde oynadıkları olağanüstü önemli rolü iyi bilir ve bu geleneklerin bir zamanlar yeniden dirçələcəyinə inanıyordu. Demek ki, Hüseyinzade ne kadar milli-dini bütövlükdən çıkış yapsa da, Türk halklarının aynı zamanda, Azerbaycan Türklerinin milli ve dini kimliklerini bir anlamda birbirinden ayrıb siyasi irade göstermek ettirmelerini de gerekli görmüştür. Her durumda, «Mektubi-mahsus» makalesinden de görüldüğü gibi, 1. Rusya devrimine (1905) kadar Hüseyinzadeye göre, çağdaş ruhlu islamçılık ve türkçülüyün vehdetinden bulunmuştu. Bu anlamda, Türk-Müslüman halklarının nicatı uğruna doğru yolun ne bolşevizmlə ne de nasionalizmlə değil, milli ve modern ruhlu İslamiyet ve Türklükle ilgili olduğuna inanmıştır.
 
Bizce, Hüseyinzadə çağdaş ruhlu türkleşmek ve islamlaşmak düşüncelerini "Hayat" ın ilk sayısında kaleme aldığı «Gazetemizin mesleki» makalesinde açıkça ifade etmiştir. Bu makalesinde o, Ahundzade, Zerdabi ve başka seleflerinden farklı olarak milli-dini fikirler bütünleşdirmiş, onun başlıca ilkelerini belirlemiştir. M.E.Resulzade, Y.Akçura, Z.Gökalp, M.B.Memmedzade ve başkaları kabul ederler, Hüseyinzadə 1906-1907 yıllarında yayınlanan «Füyuzat» dergisinde «İslam imanlı, Türk kanlı ve Avrupa kiyafeli bir insan olalım»- demekle, tüm Türk halklarının ortak mefkuresine çevrilen «türkleşmek, islamlaşmak ve müasirleşmek» düşüncesinin temelini oluşturmuştur[32]. Hüseynzadenin bu "üçlü" formülüne göre, her Müslüman Türk modern ruhlu milli ve dini birlikten çıkış etmelidir. Çünkü Hüseynzadenin ideolojik-felsefi bakışlarında milli ve dini kimlik bir arada götürülürdü. Bunu, Hüseyinzade şöyle anlatıyordu ki, İslam dini dışında Türklerin çoğunluğu başka dinlere ciddi şekilde meyil ve yetenek göstermemiş, gösterenler ise kendi etnik kökenlerini bile unutmuşlar. Ancak Müslüman Türkler hem İslam aleminin önemli bir istinadgahına çevrilmiş, hem de kendi aşiret ve milliyyətlərini koruyup-saklamışlar [33]. Bu açıdan Hüseyinzade 1906 yılında "Türkler kimdir ve kimlerden oluşmaktadır?" adlı eserinde yazıyor: "Türk qevaidi o kadar basit, o kadar güzel ve mantığa uygundur ki, onunla ülfet eden Türk hiçbir zaman anı terk edib, Arabın kevaidini kabul edemeyeceği yüce açıktı . İşte bu tür nedenlerdendir ki, Türkler dini-mübini-islamı kendi ruh ve meneəviyyatlarından neban etmiş gibi bir şevk-i azim ile derağuş edip onun qevi bir nigahbanı olmuş oldukları halde, asla arablaşmadılar ve kövmiyeti-necibeyi-asliyyeleri muhafaza ede bilip, ancak o yolda tarakkiyyata mazhar olmaya başladılar”[34]. Ancak Y.Akçuraya göre, Hüseyinzade «Gazetemizin mesleki» makalesinde değil, "Bize hangi bilimler gerekir?" konusu etrafında yürüyen tartışmalar esasında ilk kez, islamçılığın ve türkçülüyün temelini oluşturan "üçlü" (islamlaşmak, türkleşmek ve avropalaşmak) formüle yüz tutmuştur; bu "üçlü" formülü da çok geçmeden Türk-İslam aleminin her tarafına yayılmış, özellikle Osmanlı Türkiyesinde Ziya Gökalp tarafından desteklenmiştir[35].
 
Bize öyle geliyor ki, birincisi bu "üçlü" formül yukarıda da belirttiğimiz gibi, Hüseyinzade tarafından daha önce belirlenen, yani "Hayat" ın ilk mekalesindece prensip itibariyle belirlenmiştir. İkincisi ise, bu "üçlü" formül sonraları sadece Türkiye türkçülüyü değil, Azerbaycan türkçülüyü ideyasının da oluşmasında önemli rol oynamıştır. Her durumda Hüseyinzade 1900-1910 yıllarında bu "üçlü" formülü ileri sürerken somut ne Azerbaycan ve Azerbaycan türkçülüyünü, ne de Türkiye ve Türkiye türkçülüyünü öngörmüştür. Kanaatimizce, o, o dönemde teorik-felsefi yönlü "üçlü" formülünü tüm Türk-İslam dünyası için ileri sürmüş, ondan daha sonra bütün Türk ulusları, o cümleden Azerbaycan Türkleri (Resulzade vd.) ve Türkiye Türkleri (Z.Gökalp vb.) aynı derecede yararlanmışlardır. Demek ki, Hüseyinzade teorik-felsefi şekile sokmaya çalıştığı "üçlü" formülünün gerçekleşmesini Türkiye, Rusya, aynı zamanda Azerbaycan çerçevesinde məhdudlaşdırmayaraq tüm Türk ve Müslüman dünyası bütövlüyünde görmüştür.
 
Kanaatimizce, 1900-1910 yıllarında Hüseyinzade ne kadar modern ruhlu Türk-İslam birliğinden çıkış yapsa da, bunun hedeflerinin belirsizliğini idrak etmiş ve onunla karşılaştırıldığında konkretliye daha yakın olan "osmanlı türkçülüyü» fikrini savunmuştur. Bu ise, bir ölçüde bütün Türklerin Turan devletinde (turançılıq- «panturanizm») birleşmesi fikri ile sesleşirdi. Bu açıdan onun "Osmanlı türkçülüyü» fikrini savunmasında iki ana faktör: 1) siyasi-ideolojik; 2) manevi-kültürel faktörler önemli rol oynamıştır. Y. Akçuranın tebrince desek, İstanbul'u Türk-İslam dünyasının siyasi-ideolojik merkezi gibi gören Hüseyinzade politikada olduğu gibi, dil ve edebiyatta da, merkezi Osmanlı olmak üzere türkçülüye, yani osmanlı türkçülüyüne, hatta panturançılığa katkıda bulunan ilk ziyalıdır[36].
 
Türk dünyasının kurtuluşu için ileri sürülen milli-dini birlik ideolojisi açısından A. Ağaoğlu avantajı siyasi islamçılığa, Y.Akçura ise siyasi türkçülüye verdiği halde, Hüseyinzade ilk bakışta, onlardan farklı olarak Türk-İslam birliğinin vahdeti konumundan, yani «ikili» düsturdan bulunmuştu. Ancak bunun görünüşte böyle olduğunu, daha o zaman idrak eden Akçura yazmıştır ki, aslında Hüseyinzadə de, onun gibi daha çok Türkçülük fikrinin destekçisi olmuş, hatta Azerbaycan Türkleri arasında "medeni ve siyasi Türkçülük hareketi" nın ilk yaratıcısı olmuştur[37].
 
1900-1910 yıllarında Hüseyinzadenin «Osmanlı türkçülüyü» nü tüm Türk-İslam dünyasının uyanışı ve birliği gibi görmesine başlıca faktör, başka Türk milletlerinden (Azerbaycan Türkleri, Kırım Türkleri, Türkistan Türkleri, İran Türkleri ve b.) farklı olarak onların siyasi bağımsızlığa ve güce sahip olmaları ile ilgili olmuştur. O görmüştür ki, işte Türkiye türkçülüyü bütün türk milletleri için bir güç ve ideolojik merkeze döndürüldüğü takdirde başka Türk elleri, aynı zamanda Azerbaycan Türkleri de başarı kazanabilirler. Bu anlamda bazı yazarların (A. Balayev vb.) o fikri ile razılaşmırık ki, Hüseyinzade Türk birliğine dayanan "osmanlı türkçülüyü» fikri ile diğer Türk milletlerini Osmanlı milletinin içerisinde eritmeye çalışmıştır [38]. Bizce, Hüseyinzadenin «Osmanlı türkçülüyü»nü tüm türklüyün çekirdeği gibi alması Azerbaycan türkçülüyünün çelişkisi olarak değil, aksine tekanverici amili olarak bakmak gerekir. Resulzade doğru işaret ediyordu ki, o dönemde Hüseyinzade, Ağaoğlu ve hemfikirlerinin ileri sürdükleri genel Türkçülük düşüncesi ayrı türk etnosların (Azerileri, krımlıları, tatarları, Türkmenleri ve b.) bağımsızlık aşkı yaratarak onları inkilabileştirmiştir: «Ancak ayrı ayrı Türk halkları karşılarındaki yağıların çok büyük güçlerinin korkusundan özgürlükdən, bağımsızlıktan söz bile açamazdılar. Bununla birlikte, onların küçük eller yok, ünlü tarihi, hem de geleceği olan çokmilyonlu ulusun üyeleri olmalarını anlamaları, doğal olarak umutlarını artırdı, yüzyılın yağışı ile dönmeden çatışmaya çağırırdı »[39].
 
Bu demektir ki, Hüseyinzade bu dönemde ayrı ayrı türk devletlerinin kurulması fikrini savunma etmese de, kesin bir şekilde ona karşı da olmamıştır. Sadece, Hüseyinzadə dönemin gerçekliklerinden çıkış yaparak tek bağımsız olan Türkiye türkçülüyünü güçlendirmeye ve güçlendirmeye çalışmış, bu yolda diğer Türk milletlerinin ona destek vermesinin önemini vurgulamıştı. Bu bakımdan o görmüştür ki, Çarlık Rusyası'nın egemenliği altında olan Türk-Tatar halkları da, öncelikle Türkiye türkçülüyünü savunmak zorundadır. Kanaatimizce, Türkçülük teorisi açısından bu önerme aynı dönem için gerçekçi bakış vardı. Çünkü yeni "İslam birliği" düşüncesi ile türkçülüyü birbirinden ayırmaya başlayan ve bunu bazen bilmeyerekden eden milli düşünürler dahil Hüseyinzade için Türkçülük ruhunun parçalanması, yani ayrı ayrı etnik-ulusal türkçülüye bölünməsi çok yabancı ve uzak bir his vardı . Bu konular çok doğru değerlendiren milli ideolog Resulzade yazıyordu: «Panislamizdən kurtulan Türk sosyo-politik düşüncesi birdenbire şimdi ulaştığı gerçek ulusal ideyaya o anda ulaşamazdı. Bu psikolojik açıdan açıktır. Savaş ve genel tehlike koşullarında "İslam birliği" gibi büyük ve kapsamlı slogan vazgeçen milletçiler onun yerine aynı etki gücüne sahip bir slogan ileri sürmeli idiler. Bu, ancak milli birlik olabilirdi: "Din birliği çağı geçmiş, tarihi uluslar-milletler ileri götürüyor. Yaşasın, Tunadan Altayadək Türk uluslarının birliği!»»[40].
 
Hüseynzadenin yolunu sürdüren Ziya Gökalp da "Batı medeniyetindenem" tezini ileri sürüyordu. Gökalp türkleşmek ve islamlaşmakla yanaşı, "batı medeniyetindenem" sloganını da benimsemiştir. Bu sloganı benimsemekte ise Hüseynzadenin onun üzerinde az etkisi olmamıştır. Hüseynzadenin "İslam imanlı, Türk kanlı ve Avrupa kiyafeli" sloganını benimsemesinin sonucu olarak Gökalp da Türk milletindenim, İslam ümmetindenim devizleri yanı sıra, "batı medeniyetindenem" diyordu[41].  Hüseyinzadenin ve Gökalp'in bu teorisini Türkiye'de gerçekleştiren Atatürk oldu. Atatrük de bir "batılılaşma" yanlısı idi.
 
Ama "batı medeniyetindenem" sloganı türklüyü ve İslamlığı tamamlaya bilmezdi. Eğer sohbet yenileşmekden yönlendirirse, bu demek değildi ki, "batı medeniyetindenem" sloganını mutlaka Türk ve İslam kültürü ile bir sırada tutmak gerekiyordu. Bu, beraberinde yeni bir fikir ürünü veremeyen, çaresiz kalan Türk aydınlarının çok ciddi yanlış idi. Bunu, "Batı kültürü ise, yeryüzünde hiçbir topluluğun ilgisiz ve dışında kalmayacağı bir büyük dünya gerçekliğidir»[42], kabul etmek, sadece yeni fikirler oluşturabilir bilmemeyin çarəsizliydir.
 
Dogrudur, sonraları Türk aydınlarımız "Avrupa kiyafeli", "Batı medeniyetindenem" yanlışlığını düzeltmeye çalışmış, onun yerine "muasırlaşmak", "çağdaşlaşmak", "yenileşmek" kavramlarını kullanmışlardır. "Muasırlaşmak", "çağdaşlaşmaq", "yenileşmek" deyince ise, çağdaş ruhlu İslam-Türk ruhunu öngördüklerini beyan etmişlerdir. Örneğin, 1912-1913 yılları arasında "Türk yurdu" dergisinde yayınladığı "Türkleşmek, islamlaşmak ve muasırlaşmak» başlıklı seri makalelerinde Z.Gökalp yazdığı gibi, Türkiye'de üç fikir akımı var: muasirlaşmak, islamlaşmak ve türkleşmek: «Türkleşmək ve islamlaşmak ülküleri arasında bir çatışma olmadığı gibi, bunlarla çağdaşlaşmaq ihtiyacı arasında da çatışma mevcut değildir ... Sonuç, her birinin etki çerçivelerini belirleyerek bu üç amacın üçünü de kabul etmeliyiz; veya, daha doğrusu, bunların bir ihtiyacın üç farklı noktadan alınan çevreler olduğunu anlayarak «çağdaş bir İslam Türklüğü» yaratmalıyız »[43].
 
Ahmet Bey Ağaoğlu'nun islamçılığa dayanan «islam milliyetçiliği» teorisi onun «İslama göre ve İslamda kadın», «Müslüman halklarının durumu", "Panislâmizm ve onun karakteri», «Ahund, İslam ve Hatifülkeyb» ve diğer eserlerinde, ayrıca çok sayıda bilimsel-teorik makalelerinde kendi yansıtılır. «Müslüman halklarının durumu» (1903-1904) silsile makalelerinde C. Afqani gibi hazırda islam dünyasının yarımcan durumda olması fikrini kabul eden Ağaoğlu'nun göre, kaderin darbelerinden sarsılıp hayal kırıklığı olmuş Müslümanlar şimdi dolaşıp bu felaketin onların üzerine nereden geldiğini arar ve durumu düzeltmek hakkında düşünürler. 1900'lü yıllarda ise, bu konuda Müslümanlar arasında birbirinden tamamen farklı üç akım: 1) tarakkiperver (genç Türklerden oluşan aşırı gelişmeciler); 2) muhafazakârlar (eskiperestler); 3) ilk iki akımın arasında kendisine yer alan panislamistler (mötediller) mevcuttu[44].
 
1900-1910 yıllarında yenilikçilerin bir grubu, yani aşırı-radikal kanadı Batı kültürünün, Avrupa yaşam tarzının teftiş edilmeden, yahut da bir ölçüde saf-çürük edilerek müslüman ülkelerinde uygulanmasını ileri sürüyorlardı. Özellikle, Türkiye'de yenilikçi-reformcu Midhet Paşa'nın (o, ilk kez 1877-1878 yıllarında Türkiye'de Konstitutsiyalı monarşi kontrol yöntemi yaratmıştı) yolunu sürdüren aşırı Gelişmeciler, yani Genç Türkler düşünüyorlardı ki, kurtuluş yolu İslamcıların ve Türkçülerin kendi partilerini kurmaları ve iktidara gelmeleridir. A. Ağaoğlu ise genel olarak, Genç Türklerin doğru yol tuttuklarını kabul etmekle birlikte, esasen iki konuda: 1) Avrupa düşüncelerini aşırı şekilde taklit ettiklerine; 2) islamcılığın bilimsel teorisi oluşmadan onu siyasileşdirdiklerine, yani siyasi parti haline çevirdikleri için onlarla razılaşmırdı. O yazıyor: "Bazıları (aşırı gelişmeciler-F.E) şöyle düşünüyorlar ki, bütün felaketlerin sebebi Müslümanların geriliğinden, onların dininin yaşam için mücadeleye yararsız olmasından ileri gelir ve bu durumu ortadan kaldırmak için tüm yaşam yapısını değiştirmek, Avrupa'yı taklide başlamalıdır. Böyleleri Avrupa tesisatının gücüne aşırı güven yanaşarak onu denetimden, saf-çürük edip araştırmadan, ülkelerinde uygulamayınız zorunluluğu hakkında vaazlarda okurlar »[45]
 
Böylece, Ağaoğlu şöyle bir kanaate varmıştır, aşırı Gelişmeciler ve Muhafazakarlar arasında mutlak ve uzlaşmaz bir çelişki mevcut olmakla beraber arada, Avrupa sayesinde genel bir yakınlık noktası da vardır. Öyle ki, Gelişmeciler ilk dönemlerde, yani 19. yüzyılın sonlarına kadar İslamı Avrupa Bilimleri ve fikirleri ile tedavi yoluyla canlandırmaya çalışmakla doğru yol tutsalar da, bazıları, özellikle sabırsız olanlar (Genç Türkler) son sonucu çıkarmaya telesdiler. Halbuki din, siyaset, devlet vb. konularda bilimsel gerçeklere ulaşmak için sabır ve vakarla hareket etmek gerekiyordu. Ağaoğluna göre, aşırı Gelişmeciler (Genç Türkler) siyasi meselelere qarışmaqla tüm doğunun kalkınmasına engel oluşturdular: "Harekat gerçek objektiflik ve rasyonelliğini kaybetti, siyasileşdi, partileşdi ve arkalandığı halkı gayb etti»[46].
 
Buradan çıkan sonuç çıkarmak olar ki, Ağaoğlu genelde, islamçılığın siyasileşmesinin karşı olmasa da, onun bilimsel teorik temelleri varoluştan, en azından belli bir aşama geçmeden böyle bir adımın atılmasını doğru olarak kabul etmemiştir. Bu bakımdan, onun görüşüne göre, Türkiye'de yenilikçi Midhet Paşa'nın ve onun takipçileri olan aşırı tərəqqiçilərin (genç Türklerin) düşüncelerinin Türk halkları arasında kendine geniş taraftar kitlesi tapmamasının başlıca nedeni islamçılığın bilimsel teorisi yaranmamişdan siyasetten kaynaklanması olmuştur. O yazıyor: "Söz konusu çevreler, ne ahlaki, ne de zihinsel olarak" genç Türkleri "kavramaya hazır değil." [47]. Ahmet beyin fikrince, aşırı tərəqqiçilərin islamda yenileşme hareketini siyasiləşdirməsi olumsuz sonuçlardan başka bir şey vermemiştir. Üstelik, böylece bilimsel raisonal hareket şüphe altına alınmıştı.
 
Ahmet bey Ağaoğlu "Batı"ını hem teknolojik, hem de kültür açısından benimsemeyi önemli saymakla birlikte, bunun Türk-İslam ruhuna zarar vermeyeceğine inanıyordu. Ahmet bey Ağaoğlu 1919-1920 yıllarında Malta'da sürgünde iken kaleme aldığı «Üç medeniyet» kitabında üç farklı - İslam, Avrupa ve Buda-brehmen kültürlerinin müqayisesini götürmüş, böylece Müslüman Türk dünyasının cehaletten ve esaretten qurtulmağının yollarını göstermeye çalışmıştır. O düzenlendiğini, hangi uluslar kültürün tüm alanlarında gelişmenin sağlanması olublarsa, diğer kültüre sahip milletler üzerinde hükümran duruma gelmişlerdir. Ona göre, şu anda Avrupa-Batı kültürü böyle bir galip konuma ulaşmış, İslam ve Buda-brehmen kültürleri ise yenik duruma düşmüşlerdir "Yenilme iki türlüdür: maddi ve manevi. Maddi Yenilme o kadar açıktır ki, artık zannediyorum hepimizin beynimize kadar girdi. Yenilmənin bu kısmı bugün değil, üç yüz yıldan beri başlamıştır. İslam toplumları birbiri ardına ve gürültülü bir şekilde yıkılmakta ve yok olmaktadır. Birçok bağımsız-bağımsız İslam hükümetlerinden tek bir tanesi bugün kendini koruyamadı. İslamiyet'in son sağlam kalesi olan Osmanlılık da bugünkü perişan haline düştü. Artık bu kadar yıkılma inkar edilecek gibi değildir. Tüm bu perişanlıklar, bu yıkılmalar, kuşkusuz Batı kültürü ile olan mücadelenin doğrudan doğruya sonucudur »[48].
 
Ağaoğluya göre, İslam ve Buda-Brhaman kültürü manevi açıdan da Batı kültürüne yenilerek, onun kimlik ve özelliklerini kabul ve iradesine uymak zorunda kalmışlardır. Müslümanların ve buddistlerin tüm alanlarda Avrupalıları taklide başladıklarını ileri süren Ağaoğlunun fikrince, bununla da Müslüman ülkelerinde eski geleneklere dayanan muhafazakar Avrupa kültürü taraftarları boğuşmaya, ölüm kalım mücadelesi yapmaya başladılar. Ağaoğlu yazıyor: "Bir taraf eskini, geleneği korumaya çalışıyor, öbür taraf ise bu tutuculuğun ölüm demek olduğunu takdir ederek, Avrupa kültürünü almak sayesinde varlığını sürdürmeye çabalayır. Hayatın her günkü tecrübeleri, olayları bu ikinci cereyana hak vermektedir. Avrupa kültüründen korunmak isteyen tüm toplumların ve özellikle İslam kültürüne mensup olanların her gün tükenmekte olduklarını görüyoruz ... Sel gibi akıp gelen ve karşısında kendi türünden engeller görmeyen Avrupa kültürü her şeyi sürükleyib götürür. Bu durumda tek çare yine o kültüre isinişmək, onu kabul etmektir »[49].
 
Ağaoğluya göre, Avrupa kültürünü kabul edenler arasında görüş ayrılığı vardır. Bazıları kültürü bilim ve fenne kapatarak, Avrupa kültürünün süzgeçten geçirilmesini ve sadece bu tarafının kabul edilmesini ileri sürdükleri halde, başkaları Batı kültürünün tam olarak benimsenmesinin yanadırlar. Sonuncuların fikri ile birlik olan Ağaoğlu yazdığı gibi, bir kültür topluluğu bölünmez bir bütündür, parçalanmaz, süzgeçten keçrile bilmez: "Galibiyet ve üstünlüğü kazanan onun bütünüdür. Yoksa ayrı ayrı filan ya da falan kısmı değildir. Avrupa alanında bilim ve fen başka çevrelerden ziyade gelişirse, bunun nedenleri o çevrenin tümünde aranmalıdır, bugünkü Avrupa bilim ve fenni doğrudan doğruya kendi şartlarının ve genel unsurlarının eseridir”[50]. Bu açıdan Ağaoğlu göre, Batı kültürünü tam kabul etmeli, sadece giysilerimizi, evlerimizi, müəssisələrimizi değil, beynimizi, görüş tarzımızı, kalplerimizi, zehniyyetimizi de ona uyğunlaşdırmalıyık ve bunun dışında kurtuluş yoktur.
 
Ağaoğlu'ya göre, Türk-Müslüman halklarının Batı kültürünü benimsemesi, hiç de onların milli kimliğini ve özünemahsusluğunu kaybetmesi demek değildir. Çünkü, sadece temelde dil ve başka belirgin özellikleri (menitalitet) dikkate almazsak, her millette değişmeyen, ölümsüz bir özellik yoktur. Öyle ki, tarih boyunca her milletin hayatında birkaç kez din, hukuk, ahlak vb. alanlarda değişiklikler olmuştur. Ağaoğlu yazıyor: “Bununla beraber, bir milletin tarihinde en sağlıklı olan ve hemen değişmezlik derecesine varan faktör dildir, yani sadece dildir ki, özü değişmeden özelliğini taşıyor”[51]. Kısacası, Ağaoğlu'nun göre, her ulus kendine özgü özellikleri koruyarak birlikte, hep değişime, gelişmeye meyillidir. Bu açıdan kültür sahasında mağlup durumda kalan ve Batı kültürünü benimsemek zorunda olan Müslüman-Türk halkları da, bu adımı atmakla milli kimliklerini kaybetmeyeceklerdir.
 
Kanaatimizce, Ağaoğlu «Üç medeniyet» eserinde İslam-Türk kültürünün gelişmesi, yani din, ahlâk, devlet, toplum, demokrasi vb. alanlarda ileri sürdüğü bazı görüşlerinin uzantısı olarak «Özgür insanlar ülkesinde» ütopik, siyasi-felsefi eserini yazmıştır. Ağaoğlunu bu ütopik eseri yazmaya zorlayan ise din, ahlak, toplum, devlet ve demokrasi alanlarında Batılı ülkelerin elde ettiği başarıların Müslüman Türk dünyasında, öncelikle Türkiye'de esasen, gerçekleşmemesi idi. Ağaoğlu kendisi bu eserini kaleme almasını, setiraltı anlamda şöyle anlatıyor: "Türk milleti dahi rehberinin (Atatürk'ün) teşviki ile Cumhuriyet gibi en mükemmel bir idare şeklini gerçeğe dönüştürmüştür. Fakat bu çok ince, çok hassas ve bu yüzden çok müşkül olan devlet usul-kontrolünün gelişmesi ve güçlenmesi için Cumhuriyet bizden, yani Türk milletinin bireylerinden bazı ruhsal özellikler gerektirir »[52].
 
Ağaoğlu'nun Türk milletinin fertlerinde görmek istediği "bazı ruhsal özellikler» vatandaşların özgür ve serbest yaşamaları, ülkenin özgür ve demokratik biçimde yönetilmesi, maarif ve kültür tesislerinin çoğaltılması ile ilgili idi: «Özgürlük yüksek bir vergidir. Özgür olabilmek için çok asil olmak gerekir. Fikir temizliği, söz temizliği ve hareket temizliği özgürlüğün esaslarıdır. Kendini ele alamayanlar özgür olamazlar. Söz sadeliği ve yerleşim sadələyi özgürlüğün esaslarıdır. " O, kaleme aldığı birçok eserlerinde çeşitli yöntemlerle Türk insanının, Türk milletinin oyanışına, ulusal kimliğine ve kültürüne sahip çıkmasına, bununla birlikte Batı kültürünün olumlu yönlü değerlerini benimsemesine çalışmıştır. Kısacası, A.Ağaoğlu Türkiye'de yaşadığı dönemde de Resulzadenin tabrince desek, Türk milliyetçiliğinin, Kamalizmin (atatürkçülüyün) ve Türkiye'deki liberalizmin önderlerinden biri olmuştur[53].
 
Azerbaycan milli ideologu Muhammed Emin Resulzade de "Türkleşmek, islamlaşmak ve müasirleşmek» üçlüyünü bu şekilde benimsemiş, "batı medeniyetindenem", "Avrupa kiyafeli" yerine İslam ve Türklük açısından muasırlaşmak, yenileşmek, devrimcilik kavramlarını daha çok benimsemiştir.
 
Hüseyinzade, Ağaoğlu ve Topçubaşının muasırlaşmak-batlılaşmak-avrupalaşmakla ilgili birbirine yakın ve çelişkili mülahizelerini Muhammed Emin Resulzade bir ideolog gibi ümumileşdire bilmiştir. O, «Azerbaycan Cumhuriyeti" kitabında yazıyordu: «Bayrağındaki içerik, görüş suretiyle modern bir Türk ve İslam siyasi varlığına kavuşmak ümidiyle”. Kanaatimizce, burada söz edilen "modern bir Türk ve İslam" kelimesi gösteriyor ki, modernlik deyince, öncelikle ulusal ve dini alanda, yani islamda ve türklükde yenileşme, milli ve beşeri kültürün bütünlüğü - laiklik öngörülüyor. Bunu, Resulzadənin bayrağın anlamı ile ilgili kitapta yer alan özel notu, açıklaması da teyit ediyor: "Azerbaycan bayrağındaki mavi renk - türklüyü, yeşil renk - müslümanlığı, al renk de - teceddüd (yenilenme - F.E.) ve devrim sembolü olmak hesbile asrliyi temsil eder ki, muhterem Ziya Gökalp Bey'in "Türk milletindenim, İslam ümmetindenim, batı medeniyetindenem» - formülünü ifade etmiş olur " [54].
 
Resulzade «batı medeniyetindenem» kavramını yenileşme ve devrim gibi başa düşmüştür. Bu kavramlar da laiklikle, kültürle ilgilidir. Bunu, tanınmış düşünür, ulusal operanın kurucusu Üzeyir Hacıbeyli de bu anlamda başa düşmüştür. Ona göre, bayrağımızın manevi anlamı olarak al (kırmızı) boya türkçülüye, yeşil boya islamlığa, mavi boya ise kültüre işarettir[55]. Demek ki, Ü.Hacıbeyli kırmızı boyayı türkçülüye ait yaparak mavi rengi kültür anlamında kabul etmiştir. Biz, Ü.Hacıbeylinin neden bayrağımızın boyalarına farklı şekilde tabir etmesini geniş anlatmadan, burada mavi rengin kültür gibi yozulmasın dikkat çekmek isteriz. Kanaatimizce, kültür ve modernlik kavramları birbirini tamamlıyorlar. Çünkü sadece modernleşmeye meyilli milletler kültür oluşturabilir. Bu anlamda, "çağdaşlık" ilk bakışta çağın değerlerini ve taleplerini yansıtması, "kültür" anlayışı daha geniş bir anlam ifade ederek sadece bugünün, hem de geçmişin ve geleceğin göstergesidir. Aynı zamanda "kültür" anlayışında milli ve dini değerlerle birlikte, Batı-Avrupa kültürünün ilerici cehetlerinin da yer bulması mümkündür.
 

SONUÇ
 
Kanaatimizce, bu anlamda bayrağımızın «çağdaşlık" adı altında avropalaşmak, batlılaşmak gibi değil, milli ve dini değerlere aykırı olmadan yenileşme ve devrim (reformlar gerçekleştirilmesi), yahut da laiklik (layiqlidi) olarak yorumlanması daha uygundur. Atatürk'ün tabrince desek, devlet daima güçlü olmalıdır ki, din birliği taraftarları "ümmetçilik" adı altında "kaza-cihad" fikrine qapılmasınlar. Atatürk'e göre, bunu yerine toplumda ve devlette kesinlikle aklın hakimiyeti üstün olmalıdır. Bu ise o demektir ki, milli ve dini değerler yaşatmak için hep modern ruhlu olmak her hangi milletin başlıca gayesi olmalıdır. Sadece modern ruhlu milli ve dini değerlere sahip millet ayakta durur ve dünya durdukça var olur.
 
Demek ki, Türklüğün gelişimi açısından sonuncular daha doğru tercih etseler de, ancak onlar da bir takım meselelerde yanlışıklara yol vermişlerdi. Böylece, "batılılaşma" nin gerçek mahiyetinden veya haberdar olmadıklarına ya da az bilgili oldukları, avropalaşmagı bir zorunluluk olarak görüyorlardı. Özəllilkə, avropasayağı milletleşme, milli devlet, anayasa yaratma isteği yanlış oldu. Çünkü Avrupa da yapılan çalışmalarla teoriler birçok durumda farklıydı. Öyle ki, Avrupa halkları arasında bu konulara bakışta teori ile gerçeklik arasında çelişkiler vardı. Avrupa ülkeleri demokratik rejimden yana olup, hatta onu hayata geçirdiklerini ortaya koymakla birlikte, diğer yandan monarşiyi da koruyup saxlayırdılar. Bu o demek ki, Avrupa halkları sembolik de olsa, gelenekten vazgeçmek istemiyordu ve etmedi de. Türklerin en büyük yanlışlıqların biri bu geleneği korumayı bilmemesidir. Şu anda bunun önemini bir çoğumuz görmeye biliriz. Ancak gelenek, kendisi de milli devlet için monarşinin korunması ister, toplum genelinde, gerekse ötesinde büyüklüğün ve üstünlüğün bir göstergesidir.
 
Bu anlamda, özellikle Türkiye'nin "batılılaşma" adı altında Osmanlı sülalesine son vermesi yanlış oldu. Ama bu Türkiye'nin tek yanlışı olmadı. Bunun ardından milli giysilerin, çeşitli ev gelenek geleneklerinin ortadan kaldırılması doğru değildir. Çünkü "batılılaşma" nin sonucu olarak, milli gelenek ve geleneklerimiz hayli ölçüde ortadan kalktı. Bu arada sadece milli ruhumuz değil, dini ruhumuz da belli yaralar aldı. Elbette, o zamanın koşulları açısından bunların kaçınılmaz olması söylenebilir. Ama burada dikkat çekmek istediğimiz "batılılaşma"nı Avrupa'nın gözü ile görüp de, kendi gözümüz yıla göre bilmemeyimizdir.
 
Çok yazıklar olsun ki, bugün de biz Türkler ister Türkiye'de, ister Azerbaycan'da, gerekse Türkistan'da "batılılaşma"nın asıl mahiyetini gereğince idrak etmedik. Halen, "Batı uygarlığı" nı ve aydınlarını örnek almakta devam ediyoruz. Onlar bizden, bizim devletlerden ve aydınlardan konuşurken, yazarken kendimize yer bulamıyoruz. Bu anlamda, "Batı" büyüklüğünü Avrupalılardan daha çok bizler savunur hale geldik.
 
Bu tebliğ, 5-6 Kasım 2015 tarihlerinde, “Referans Değerler, Referans Kurumlar ve “Referans Kişiler” ana temasıyla TASAM tarafından İstanbul’da gerçekleştirilen “TSV 2023 Medeniyet İnşası Türkiye Vizyonu Uluslararası Kongresi”nde sunulmuştur.
 
 
KAYNAKLAR
 
  1. Akçura Yusif. Türkçülüyün tarixi. Bakı, Qanun, 2010, 272 səh.
  2. Akçura Yusif. Üç-tarz-ı siyaset. Ankara, Kilit, 2012.
  3. Ağaoğlu Əhməd. Seçilmiş əsərləri. Bakı, «Şərq-Qərb», 2007, 392 s.
  4. Ağaoğlu Ə. Üç mədəniyyət. – Bakı: Mütərcim, 2006, 154 s.
  5. Axundzadə M.F. Əsərləri. Üç cilddə. III cild. Bakı, «Şərq-Qərb»,2005
  6. Axundzadə M.F. Əsərləri. Üç cilddə. II cild. B: «Şərq-Qərb», 2005,376 s
  7. Axundzadə Ə. İslamın təfriqəsi səbəbləri. Bakı, Azərnəşr, 1993, 103 səh.
  8. Bakıxanov A.A. Seçilmiş əsərləri. Bakı, Avrasiya Press, 2005, 488 s.
  9. Bakıxanov A.A. Gülüstani-İrəm. Bakı, Möminin, 2001, 288 s.
  10. Bünyadzadə Könül. İslam fəlsəfəsi: tarix və müasirlik. Bakı, Çaşıoğlu, 2010, – 154 səh.
  11. Cavid H. Əsərləri. Beş cilddə II cild. Bakı, «Lider nəşr.», 2005, 352 s.
  12. Ələkbərov Faiq. Azərbaycan mütəfəkkirlərinin İslam dininə münasibəti (XIX əsr-XX əsrin əvvəlləri) // Bakı, «Elm və təhsil», 2014, səh. 317-336
  13. Əkinçi. 1875-1877. Tam mətni. Bakı, 2005, 496 səh.
  14. Gökalp Ziya. Türkleşmek, islamlaşmak, muasirleşmek. İstanbul, Akvaryum, 2005.
  15. Gökalp Ziya. Türk medeniyeti tarihi. Istanbul, Bilgeoğuz, 2013
  16. Gökalp  Ziya. Türkçülüyün əsasları.Bakı:Maarif,1991,175 s.
  17. Güngör Erol. Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik. İstanbul. Ötüken. 2007
  18. Güngör Erol. Sosyal meseleler ve aydınlar. İstanbul. Ötüken. 2003
  19. Hüseynzadə Əli bəy. Türklər kimdir və kimlərdən ibarətdir? Bakı, Mütərcim, 1997. 
  20. Hüseynzadə Əli bəy. Seçilmiş əsərləri. Bakı, «Şərq-Qərb», 2007, 480 səh.
  21. Xəlilov S.S. Sivilzasiyalarası dialoq. Bakı, «Adiloğlu»  nəşr., 2009, 252 səh.
  22. Məmmədzadə Mirzə Bala. Milli Azərbaycan hərəkatı. Bakı, Nicat, 1992, 246 s.
  23. Məmmədquluzadə Cəlil. Əsərləri. IV cilddə, II cild. Bakı, «Öndər», 2004
  24. Meriç Cemil. Kültürden irfana. İstanbul, İletişim, 2013
  25. Nemanzadə Ö.F. Seçilmiş əsərləri. Bakı, «Şərq-Qərb», 2006, 352 səh.
  26. Nuri Celal. “Türk inqilabı”. İstanbul, Kaknüs yayınları, 2000.
  27. Niyazi Mehmed. Türk tarih felsefesi. İstanbul, “Ötüken”, 2008
  28. Resulzade M.E.Hatıralar ve Kafkasya.İstanbul, 2011
  29. Rəsulzadə M.Ə. Azərbaycan Cümhuriyyəti. Bakı: Elm, 1990, 116 s
  30. Rəsulzadə M.Ə. Qafqaz türkləri. Bakı, Təknur, 2012, 112 səh.
  31. Rəsulzadə M.Ə. Əsərləri (1909-1914). II cild, -  Bakı, 2001, 528 s.
  32. Rəsulzadə M.Ə. Əsərləri (1915-1916). III cild, Bakı, «Elm», 2012, 596 s.
  33. Ülken Hilmi Ziya. Türkiyede Çağdaş Düşünce Tarihi. İstanbul. Ülken. 2013
  34. Ülken Hilmi Ziya. Türk tefekkürü tarihi. İstanbul, «Yapı Kredi Yayınları», 2013
  35. Şirvani S.Ə. Seçilmiş əsərləri. 3 cilddə. II cild. B., Avrasiya Press,2005, 384 s.
  36. Şirvani S.Ə. Seçilmiş əsərləri. 3 cilddə. III cild. B., Avrasiya Press, 2005, 288s.
 
 
 
 
 

* Doçent, doktor, Azerbaycan Milli İlimler Akademisi, Felsefe ve Hükük Enstitüsü, Felsefe ve sosyal fikir tarihi bölümü, aparıcı ilmi işçi. Bakü, faikalekperov@mail.ru
[1] Bünyadzadə Könül. İslam fəlsəfəsi: tarix və müasirlik. Bakı, Çaşıoğlu, 2010, səh.49
[2] Абу-ль-Хасан Али Надви. Что потерял мир по при­чине отхода мусульман от Ислама. Пер. с англ. М., Изд. дом  «Ансар», 2006, с. 163.
[3] Bünyadzadə Könül. İslam fəlsəfəsi: tarix və müasirlik. Bakı, Çaşıoğlu, 2010, səh.52
[4] Bakıxanov A.A. Gülüstani-İrəm. Bakı, Möminin, 2001, səh.254
[5] Bakıxanov A.A. Seçilmiş əsərləri. Bakı, Avrasiya Press, 2005, səh.194
[6] A.g.e., seh.196
[7] A.g.e., seh. 200
[8] Şirvani S.Ə. Seçilmiş əsərləri. 3 cilddə. II cild. B., Avrasiya Press, 2005, səh.117-118
[9] Şirvani S.Ə. Seçilmiş əsərləri. 3 cilddə. III cild. B., Avrasiya Press, 2005, səh.44
[10] Axundzadə M.F. Əsərləri. Üç cilddə. III cild. Bakı, Şərq-Qərb, 2005, səh.56
[11] Axundzadə M.F. Əsərləri. Üç cilddə. II cild. Bakı, Şərq-Qərb, 2005, səh.128
[12] A.g.e., seh. 268
[13] Axundzadə M.F. Əsərləri. Üç cilddə. II cild. Bakı, Şərq-Qərb, 2005, səh.255
[14] Zərdabi Həsən bəy. Əkinçi. 1875-1877. Tam mətni. Bakı, Avrasiya Press, 2005, səh.315
[15] A.g.e., seh.419
[16] Zərdabi Həsən bəy. Azərbaycan publisistikası antologiyası. Bakı, «Şərq-Qərb», 2007, səh.22
[17] Güngör Erol. Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik. İstanbul. Ötüken. 2007, səh.62
[18] Bax: Nuri Celal. “Türk inqilabı”. İstanbul, Kaknüs yayınları, 2000
[19] Meriç Cemil. Kültürden irfana. İstanbul, İletişim, 2013, səh.159
[20] A.g.e., seh.166-168
[21] Akçura Yusif. Üç-tarz-ı siyaset. Ankara, Kilit, 2012, 16-17
[22] Akçura Yusif. Türkçülüyün tarixi. Bakı, Qanun, 2010,  səh.192
[23] A.g.e., seh.193
[24] Ayvazov Həsən Səbri. Nədən bu hala qaldıq?//«Füyuzat» jur., №12, 1907, 15 mart.
[25] Ayvazov Həsən Səbri. Nədən bu hala qaldıq?//«Füyuzat» jur., №12, 1907, 15 mart.
[26] Ayvazov Həsən Səbri. Füyuzat (1906-1907). Bakı: Çaşıoğlu, 2006,  səh.352
[27] Hüseynzadə Ə. Seçilmiş əsərləri. Bakı, «Şərq-Qərb», 2007, səh. 255
[28] A.g.e., seh.30
[29] A.g.e., seh. 30
[30] A.g.e., seh.30-31
[31] A.g.e., seh. 35
[32] Hüseynzadə Ə. Seçilmiş əsərləri. Bakı, «Şərq-Qərb», 2007, səh. 225
[33] A.g.e., seh. 57
[34] Hüseynzadə Əli bəy. Türklər kimdir və kimlərdən ibarətdir? Bakı, Mütərcim, 1997, səh.226.
[35] Akçura Yusif. Türkçülüyün tarixi. Bakı, Qanun, 2010,  səh.209
[36] Akçura Yusif. Türkçülüyün tarixi. Bakı, Qanun, 2010,  səh.212
[37] A.g.e., seh.203-204
[38] Balayev Aydın. Məmməd Əmin Rəsulzadə (1884-1955). Bakı, Çıraq, 2011, səh.27
[39] Rəsulzadə Məhəmməd Əmin. Panturanizm. Qafqaz sorunu. Bakı, Təknur, 2012, səh.52
[40] A.g.e., seh.51-52
[41] Gökalp Ziya. Türkçülüyün əsasları.Bakı, Maarif, 1991, səh.63
[42] Gökdemir Ayvaz. Düşüncə tarihimizden portreler. İstanbul, «Bayrak»,  2005, səh.218
[43] Gökalp Ziya. Türkleşmek, islamlaşmak, muasirleşmek. İstanbul, Akvaryum, 2005, səh.19-20
[44] Ağaoğlu Əhməd. Seçilmiş əsərləri. Bakı, «Şərq-Qərb», 2007, səh. 332
[45] A.g.e., seh. 333
[46] A.g.e., seh.336
[47] Ağaoğlu Əhməd. Seçilmiş əsərləri. Bakı, «Şərq-Qərb», 2007, səh. 337
[48] Ağaoğlu Ə. Üç mədəniyyət. – Bakı: Mütərcim, 2006, səh. 29
[49] A.g.e., seh. 30
[50] Ağaoğlu Ə. Üç mədəniyyət. – Bakı: Mütərcim, 2006, səh. 31
[51] A.g.e., seh. 33
[52] Ağaoğlu Əhməd. Seçilmiş əsərləri. Bakı, «Şərq-Qərb», 2007, səh. 186
[53] Resulzade M.E.Hatıralar ve Kafkasya.İstanbul, 2011, səh. 177
[54] Rəsulzadə M.Ə. Azərbaycan Cümhuriyyəti. Bakı: Elm, 1990, s.97
[55] Hacıbəyli Üzeyir. Bir yaş//«Azərbaycan» qəz.,1919-cu il, 28 may, №190.

Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2555 ) Etkinlik ( 173 )
Alanlar
Afrika 65 605
Asya 76 992
Avrupa 13 614
Latin Amerika ve Karayipler 12 64
Kuzey Amerika 7 280
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1321 ) Etkinlik ( 44 )
Alanlar
Balkanlar 22 274
Orta Doğu 18 581
Karadeniz Kafkas 2 293
Akdeniz 2 173
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1277 ) Etkinlik ( 69 )
Alanlar
İslam Dünyası 53 771
Türk Dünyası 16 506
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1919 ) Etkinlik ( 71 )
Alanlar
Türkiye 71 1919

Son Eklenenler