Deniz Güvenliği ve Okyanuslar İçin Doğu Akdeniz Anahtarı | Açılış Konuşması

Açılış Konuşması

Denizcilik ve Deniz Güvenliği Forumu’nun ilkinde yavru vatan Kıbrıs’ta, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde sizlerle bir arada olmaktan duyduğum memnuniyetle konuşmama başlıyorum. Sayın Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanımız, Türkiye’nin duruşunu ve bu alandaki uluslararası politikasını hem teknik olarak hem ülke politikasına uygun olarak özetledi....

Sayın Büyükelçim, Sayın Paşalarımız, çok değerli Rektörlerimiz, çok değerli hanımefendiler, beyefendiler.
 
Denizcilik ve Deniz Güvenliği Forumu’nun ilkinde yavru vatan Kıbrıs’ta, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde sizlerle bir arada olmaktan duyduğum memnuniyetle konuşmama başlıyorum. Sayın Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanımız, Türkiye’nin duruşunu ve bu alandaki uluslararası politikasını hem teknik olarak hem ülke politikasına uygun olarak özetledi. Bu alan teknik olarak bizim alanımız değil ama biz bir düşünce kuruluşu olarak; bu sürecin güçlenmesine, Türkiye’de denizciliğin ve denizcilik odaklı hem ulusal hem uluslararası menfaatlerimizin güçlenmesine katkıda bulunma niyeti içerisinde olduk. Bu anlamda Kıbrıs Amerikan Üniversitesi ve Girne Amerikan Üniversitesi Rektörlerine, Mütevelli Heyeti Başkanı Sayın Serhat Akpınar’a ve bütün çalışma arkadaşlarına da müteşekkirim.
 
TASAM ile Millî Savunma ve Güvenlik Enstitüsü’nün, aldığı her inisiyatifi güçlü bir şekilde kurumsallaştırdığı gibi, umarım bu alandaki çalışma da zaman içerisinde daha güçlü bir yere oturur. Bugün burada nitelikli ve güçlü bir başlangıç yaptığımızı düşünüyorum. Başta TASAM Proje Yöneticisi Deniz Güler Beyefendi’ye ve iki kurumda da emeği geçen, katkı veren bütün akademisyenlere, dostlara içtenlikle müteşekkirim. Unuttuklarım olduysa lütfen hoş görsünler.
 
Küresel ve bölgesel değişkenler ile geldiğimiz noktada Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin birlikte veya ayrı ayrı ne yapması gerektiği konularında birkaç naçiz görüşümü arz edeceğim. Bugünkü yeni jeopolitik model ve dünyanın yeni değişkenleri, yani zamanın ruhu bize çok yeni şeyler söylüyor. Belki bunları fark etmekte biraz geç kaldık. Çünkü Osmanlı Devleti de son dönemde bu değişkenleri iyi okuyabilseydi, Cumhuriyet ile birlikte çok çok eksilerden başlamak durumunda kalmayabilirdik. İbret alınsaydı tarih tekerrür etmezdi ki bu konudaki kanaatler hep olumsuzdur, yani tarihin tekerrür edeceğine dairdir. Ama yirmi iki asırdan fazla devlet ve kurumsallık geçmişi olan bizim gibi bir ülke için yaşananlardan ders alarak bugünkü dünyayı daha iyi okumaya çalışmamız gerektiğini düşünüyorum. Yeni jeopolitik model, dünyadaki zamanın ruhuna uygun değişim; denizcilik, Doğu Akdeniz ve her alanda bize bir şeyler söylüyor; bunlardan doğru dersleri çıkarmamız gerekiyor.
 
Yeni jeopolitik modele baktığımızda; güneyinde Kuzey Afrika’yı içine alan, kuzeyinde ise Kanada’ya kadar uzanan bir alanda yeni bir dünyanın kurulduğunu ama bu dünyanın kendi arasında da ciddi bir rekabet içinde olduğunu görüyoruz. Fakat tarihte hiç olmadığı kadar ülkeler ekonomik olarak birbirine farklı değişkenlerle bağlı olduğu için buradaki rekabetin daha çok ekonomik araçlar üzerinden gerçekleştiğini ama sert gücün caydırıcı misyonunun da devam ettiğini görüyoruz.
 
Ancak bu sert gücün; tehdit ya da yetenek temelli değil, hızlı mobilize olabilen, farklı olaylar için farklı tepkiler üretebilen, görev temelli ve yüksek teknolojiyle donatılmış mobil ve modüler alt yapılardan geçtiğini görüyoruz. Bu yeni jeopolitik ortamda kendi içimizdeki veya çevremizdeki sorunların içerisinde, enerjimizi toprağa vermeye devam edip etmeyeceğimiz ise neticeyi belirleyecek.
 
Başka bir deyişle çevremizdeki sorunları azaltarak hem yeni jeopolitik model içerisindeki etkinliğimizi ve gücümüzü artırmamız hem de paylaşım alanı olarak şekillenen dünyanın geri kalanında Türk realitesine ve medeniyet değerlerine uygun bir şekilde hareket etmemiz, ne kadar güçlü pay alacağımızın belirleyicisi olacaktır. Zamanın ruhunun dayattığı bu hususların altını çizmek istiyorum.
 
Denizcilikte Çin’le beraber yeni bir tartışma da var ve onun da altını çizmek gerekiyor. Bugüne kadar deniz gücü olan ülkeler dünyayı kontrol ettiler. En azından çağdaş tarih açısından İngilizlerin üç yüz yıllık güçlü mazisi, güçlü bir deniz gücü olmalarına bağlı. Osmanlı’da dönem dönem gerilemeler olmakla birlikte güçlü deniz varlığı kendisini özellikle belli yüzyıllarda çok ileriye taşıdı.
 
Fakat Çin’in “Kuşak ve Yol” projesi ile birlikte bir kara gücü üzerinden de küresel rekabet yapılabileceği yönünde 72 ülkeyi ilgilendiren 40 trilyon dolarlara kadar yatırım bütçelerinin telaffuz edildiği bir yeni süreç var. Bu sürecin bir de deniz ayağı var ve bu deniz ayağı yine Doğu Akdeniz’e çıkıyor. Dolayısıyla kara gücü - deniz gücü arasındaki dengeyi de makro politikalar tespit ederken, bunu çok iyi takip etmemiz gerektiğini düşünüyorum.
 
Ayrıca 2018 Mart ayında Rusya Devlet Başkanı Putin tarafından açıklanan Yeni Silahlar Deklarasyonu doğru ise bütün Amerika Birleşmiş Devletleri’nin dünya denizlerindeki gemilerinin açık hedefi hâline geldiğini anlıyoruz. Bu durum sınanmış bir şey değil. Ama bu silahların varlığı doğru ise verilen teknik özelliklere baktığımız zaman bunun mümkün olabileceğini görüyoruz.
 
Örneğin; Malakka Boğazı’nı kapattığınızda - Çin’in lojistiği açısından bakılacak olursa - birkaç gün içerisinde çevredeki birçok ülkeye diz çöktürmeniz mümkün. Fakat o Malakka Boğazı’nı kapatacak gemiler açık hedef hâline gelmişse bu durum “Denizciliği ne boyutta etkileyecek?” veya “Denizcilik teknolojisini ne boyutta etkileyecek?”, “Karşı teknolojik hamleleri ne olacak?” gibi soruların üzerinde de çok fazla durulması gerektiğini düşünüyorum.
 
Günümüzde “Endüstri 4,0”, “Toplum 5,0” ve birçok yeni kavram duyuyorsunuz. “Yapay Zekâ” kavramı var mesela. “Toprak” bir zamanlar en kıymetli varlıktı ve İmparatorluk Çağını doğurdu. Sonra “Makine” Avrupa’daki Sanayi Devrimi ile birlikte ekonomik olarak en kıymetli unsur oldu. Bu durum Ulus Devletler Çağını doğurdu.
 
Son yirmi yıldır şekillenen dünya içerisinde ise “Bilginin” bizzat kendi başına kapital değeri olduğu bir dünyaya doğru eviriliyoruz. Bu bütün üretim-tüketim standartlarını, hayatın ve devletin doğasını değiştiriyor. Sektörel yansımalarını ya da olası makro politikalara yansımalarını da iyi senaryolaştırmak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü “Bilgi” kendi başına bir değer ifade etmeye başladığı zaman burada sahip olduğumuz konvansiyonelin ne olduğunu yeniden tartışmak gerekiyor. Bu durum son yıllarda üzerinde durduğum bir konu.
 
Herhangi bir şeye fiziksel olarak sahip olmanın ötesinde ne kadar yönetebildiğinizle ilgili yeni bir mülkiyet ekosistemi oluşuyor. Çok klasik bir örnek olarak, dünyada bir trilyon dolar değerini aşan üç şirketin de bilgi odaklı şirketler olması verilebilir. Ayrıca, ulaştırma sektöründe bir aplikasyonu olan ama bir tane bile arabası olmayan şirketin 100 milyar dolar piyasa değerinin olmasını da örnek olarak verebiliriz. Tek oteli bile olmayan bir rezervasyon şirketinin 32 milyar dolar değere ulaştığı, fakat yüzlerce fabrikası olan holdinglerin 10 milyar dolar gibi bir değerinin bile olmadığı yeni bir dünya ile karşı karşıyayız.
 
Sahip olduğumuz güç ve mülkiyet envanterinin birkaç yıl ya da 10 yıl veya 20 yıl sonra ne ifade edeceği noktasında senaryolara ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Çünkü çok zengin olduğumuzu düşünürken fakirlikle yüz yüze gelebiliriz veya orta halliysek fakirliğin de altına düşebiliriz.
 
Yeni dünyanın nasıl evirileceği konusunda arayış içerisinde olmamız gerektiğinin altını tekrar çizmek gerekiyor. Yeni etmenler açısından iki konunun daha altını çizmekte yarar var. İlkini “öngörülemezlik ve zıtlıkların yönetimi” olarak belirteyim. Bu da çok üstünde durduğum bir konu; bugünkü bürokrasimiz başta olmak üzere her kademeden devleti yönetenler ve toplumun bütün diğer katmanlarına yayılacak şekilde öngörülemezlik ve zıtlıkların yönetimi konularında rehabilite olmamız gereken bir dönemden geçtiğimizi düşünüyorum. Çünkü dünyadaki ve uluslararası ilişkilerdeki yeni konsept “ne dost ne düşman” gibi bir tanıma doğru ilerliyor. Herhangi bir konuda birbirinin boğazını sıkma noktasında olan ülkelerin başka bir konuda çok cansiperane işbirliği yaptığı bir dünyada yaşıyoruz ve bu durum çok daha genişleyecek. Dolayısıyla “ne dost ne düşman” konsepti dünyadaki çok boyutluluğun gerekleriyle, bilinmeyen denklemlerin çokluğuyla doğru orantılı. Öngörülemezlik ve zıtlıkların yönetiminin, bugün ve gelecekte ne olacağımız konusunda belirleyici olacağını görmek gerekiyor.
 
Diğer konu ise; biz hep teknolojiyi üretmeye odaklandık ya da bize öyle söylendi. Teknoloji üretmek elbette çok önemlidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin ihracatı içerisindeki yüksek teknoloji ürün grubu % 3 seviyelerindedir. Çok da büyük bir mesafe kat edemediğimiz anlaşılıyor. Fakat elbette bu yola devam edeceğiz. Bir sermaye birikimi yapmak istiyorsak yüksek ve orta teknoloji ürün grubunu % 50’lere taşımamız gerekiyor. Ancak bugün gelinen noktada teknolojiyi üretmekten çok teknolojiyi yönetmek daha önemli bir hâle geldi ve bu alanda da Türk müteşebbisliğine ve genetik alt yapısına güvenerek yeni perspektifler geliştirilebileceğini düşünüyorum. Çünkü teknoloji üretmeyi beklersek teknolojiyi yönetmeyi kaçıracağız. Çok sayıda benzer etmen var ama temel olanları saymaya çalıştım. Bütün bu değişkenlerin makro ya da sektörel politikalar belirlenirken mutlaka göz önünde bulundurulması gerekiyor.
 
Bir de bizim denizcilik politikamızın, savunma politikamızın ve güvenlik politikamızın - Kıbrıs için de geçerli, bizim için de geçerli, bütün ülkeler için de geçerli - bir bütünlük içerisinde olduğu taktirde başarılı olabileceğini görmemiz gerekiyor. Yani siyasi hedeflerin belli olması, bu siyasi hedeflere uygun bir ekonomi politikasının belli olması ve ikisinden sonra diğer bütün sektörel politikaların eşgüdüm içerisinde tanımlanması gerekiyor ki mevcut sayısız tekrarlarımız azalsın ve herkes - sivil, resmî, yarı resmî, uzmanlık kuruluşları ve her bir vatandaş - bu makro politikanın bir parçası hâline getirilebilsin.
 
Sayın Cumhurbaşkanımızdan ve Hükümetimizden başlayarak Silahlı Kuvvetlerin her bir mensubunun büyük ve engin fedakârlıklarıyla Cumhuriyet tarihi boyunca elde edilmiş çok büyük kazanımlarımız var. Ancak bugün ve gelecekte olmamız gereken yer açısından burada söylediklerimi de dikkate alarak bunları yeniden sorgulamamız gerektiğini düşünüyorum.
 
1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nı milat alırsak, devletleşme süreciyle birlikte Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kurulalı 45 yıl oldu ve bugün burada gerçekten başarılı bir devlet var. Türkiye de bu devleti destekliyor. Kıbrıs’ın kendine has bir sosyolojisi, bir demografisi ve kendine has değerleri de var. Zaman zaman Kıbrıs’taki demokratik çeşitlilikten Türkiye olarak bizim de ilham aldığımız dönemler oluyor. Bu anlamda Kıbrıs’ın farklılıklarını da iyi anlayarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin daha güçlü bir devlet olması noktasında Türkiye ile birlikte ve özgün kendi kişiliği ile var olması noktasında gitmemiz gereken çok yol olduğunu düşünüyorum. Çünkü kardeş ilişkileri hem çok aşırı sevgiye hem kırılganlıklara yakındır. Burada iki özgün devlet var, ikisi de birbirini diplomatik olarak tanıyor ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin dünyanın bu yeni meydan okumaları içerisinde akıl almaz avantajları var. Ama özellikle turizm ve belki denizcilik boyutuyla, tarım ve eğitim noktasında da bugünkü dünyaya uygun yapması gereken önemli reformlar var. Bütün bunların da; Kuzey Kıbrıs’ın kendine has özgünlüğünü bozmadan, Türkiye’nin de desteği ve işbirliği ile mümkün olabileceğini görmemiz gerekiyor. Bu anlamda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin elitlerinin ya da yöneticilerinin daha fazla risk alması, daha fazla fikir üretmesi ve bu konularda daha fazla inisiyatif sahibi olmasının, zamanın ruhuna uygun olduğunu düşünüyorum.
 
Son olarak şunu söylemek istiyorum. Ragbi oyununda bir İngiliz felsefesi vardır. Naçiz yorumuma göre oradaki mesaj şudur; “Tek başına tüm dünyaya karşı”. Bunun karşısına konabilecek tek şey Türk felsefesidir ve tarih de bunu teyit eder; “Tek başına tüm dünya için”. Dolayısıyla bizim hem birbirimiz için, hem bölgemiz için, hem dünya güvenliği için, dünyanın istikrar ve refahı için yapabileceğimiz olağanüstü katkılar var. Ama bunu da ancak merkezi güçlü yaparak, yani Türkiye’yi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni güçlü tutarak yapabiliriz. Bu anlamda “Denizcilik” ve “Deniz Güvenliği” alanının çok stratejik bir alan olduğunu hep birlikte öğreniyoruz. Bu çerçevede bu güçlü başlangıcın önümüzdeki yıllarda ve burada yayımlanacak olan Girne Deklarasyonu ile birlikte daha güçlü bir kurumsallaşmaya dönüşmesini ümit ve temenni ediyorum.
 
Saygılar sunuyorum.  
 
Süleyman ŞENSOY, TASAM Başkanı | Deniz Güvenliği Forumu 2019 Açılış Konuşması
11.04.2019, Girne

 
Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2526 ) Etkinlik ( 171 )
Alanlar
Afrika 64 602
Asya 75 976
Avrupa 13 607
Latin Amerika ve Karayipler 12 64
Kuzey Amerika 7 277
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1317 ) Etkinlik ( 43 )
Alanlar
Balkanlar 22 274
Orta Doğu 17 578
Karadeniz Kafkas 2 293
Akdeniz 2 172
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1277 ) Etkinlik ( 69 )
Alanlar
İslam Dünyası 53 771
Türk Dünyası 16 506
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1880 ) Etkinlik ( 76 )
Alanlar
Türkiye 76 1880

Son Eklenenler