Avrupa’da ve Türkiye’nin AB İlişkilerinde 2014

Makale

2014 yılı başı itibari ile Avrupa siyaseti ve Türkiye-AB ilişkilerinde yeni bir döneme girildiği söylenebilir. Birçok kurumun yönetim ve dâhilindekilerin değişeceği 2014’te AB’nin algısal bazı çalışmalar da yapmak zorunda kalacağı bir gerçektir....

2014 yılı başı itibari ile Avrupa siyaseti ve Türkiye-AB ilişkilerinde yeni bir döneme girildiği söylenebilir. Birçok kurumun yönetim ve dâhilindekilerin değişeceği 2014’te AB’nin algısal bazı çalışmalar da yapmak zorunda kalacağı bir gerçektir.
Avrupa Birliği’nde Kurumsal Değişimler
AB gündeminde 2014 için en önemli kurumsal gündem 22-25 Mayıs tarihleri arasında gerçekleşecek olan Avrupa Parlamentosu (AP) seçimleridir ve bu seçimler ile AB sürecinde 8. AP oluşturulmuş olacaktır. Avrupa kimliğinin oluşumunun testi için iyi bir alan olan AP seçimlerinde, katılım oranı ile oy alan kişi ve partilerin düşünce tarzları, Avrupa’nın gelecek 5 yıldaki genel politikalarını belirleyecektir. AP seçimlerinde bugüne kadar çok yüksek olmayan katılım oranı daha da düşerse bu durum AP’nin meşruiyetini gölgeleyecektir. Toplumun hatırı sayılır bir oranının temsil edilmediği bir Parlamento, Avrupa düşünce tarzına çok da uymamaktadır. Üstelik bu durum ile Avrupa halklarının AB’ye ve kurumlarına güvenmediği veya önemsemediği anlamı da çıkartılabilir. Bu güven kaybı AB projesine ve Lizbon Anlaşması ile resmen gündeme gelen ‘Tek Avrupa fikrine ciddi zarar verebilir.
AP’deki gelişmelere baktığımızda da milletvekili sayısı kısıtlaması göze çarpmaktadır. Hâlihazırda 766 olan AP milletvekili sayısı Lizbon Anlaşması ile kısıtlanmış ve Meclis Başkanı hariç 450 olarak belirlenmiştir. Ayrıca bir ülkeden en fazla seçilebilecek üye sayısı 96 ile sınırlandırılmıştır. Almanya’nın şu andaki üye sayısı 99, hemen arkasından Fransa’nın üye sayısı ise 72’dir ve en az üyesi bulunan ülkeler ise Kıbrıs, Estonya, Lüksemburg ve Malta altışar üye ile temsil edilmektedir. Zaten çok adil olmayan sistem bu yeni gelişmeler ile daha iyi bir konuma gelmemektedir.[1] Tüm bu rakamsal sınırlamalar ülkelerdeki seçimleri ve AP’deki temsiliyeti etkileyecektir.
AB yürütme organlarından biri olan Avrupa Komisyonu’nda da değişim olacaktır. 2004 yılında AP’deki oylama ile görevine başlayan Jose Manuel Barosso 2009 yılında tekrar seçilmiştir. 2014’teki muhtemel değişimle Avrupa Komisyonu Başkanı Barosso ile diğer komisyon üyeleri de yerlerini bırakacaklardır. Burada AB için en önemli değişimlerden biri de Başkan Başyardımcısı ve Birlik Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton’ın makamında olacak. Ashton, İran nükleer çalışmaları hakkındaki görüşmeler başta olmak üzere Sırbistan-Kosova arasındaki normalleşme sürecinde, dünya üzerindeki afet yaşayan ülkelerle olan ilişkilerde, Arap Baharı diye bilinen süreçte söz konusu ülkeler ile yapılan görüşmelerde aktif rol oynamış bir siyasetçi olarak AB’nin dış politikasında önemli bir yer edinmiştir.
Ayrıca Avrupa yönetim katlarında iki büyük değişiklik daha yapılmıştır. Bu değişikliklerden biri Avrupa Komisyonu’nun üye yapısı ile ilgilidir. Hâlihazırda her ülkeden bir üye ile işleyen Avrupa Komisyonu artık üye ülke sayısının üçte biri kadar üye ve rotasyon ile üyelerin değişimini kapsamaktadır. Fakat bu sistemin uygulanmayacağı görüşü hâkimdir. Bu rotasyon sırasında yaşanacak aksilikler şimdiden yetkililerin gözünü korkutmaktadır. Diğer değişiklik ise karar alma yöntemi ile ilgilidir. ‘Ağırlıklı oy’ esasına dayanan sistem 2014’ten itibaren yerini ‘nitelikli çoğunluk’ esasına bırakmıştır. ‘İkili çoğunluk sistemi’ olarak adlandırılan bu sisteme göre bir kararın alınabilmesi için, olumlu oyların üye devletlerin % 55'ini, Birlik toplam nüfusunun % 65'ini temsil etmesi ve en az 15 üye devletten gelmesi gerekmektedir. AB bütçesi, dış politika ve vergi gibi konularda karar alınabilmesi için, ‘ikili çoğunluk sistemi’ geçerli olmayacak ve üye ülkelerin oy birliği gerekecektir.
Birliğe en son üye olan Romanya ve Bulgaristan açısında da 2014 önemli bir yıl olacaktır. 1 Ocak itibari ile Romen ve Bulgar işçilerine uygulanan AB içinde serbest dolaşım alanındaki kısıtlamalar tamamen kaldırılmış bulunmaktadır. Böylece söz konusu ülkelerin vatandaşları tüm AB üyesi ülkeler içinde serbest dolaşım hakkını kullanabilecekler.
Ekonomik hareketlerde de Avrupa yeni bir döneme girmiştir. Bu dönem ekonomik krizi atlatmaya çalışan Avrupa için oldukça önemlidir. Zira alınan kararların bu düze çıkış sürecini etkileyeceği açıktır. Bu dönemde Avrupa ekonomik sistemindeki en önemli gelişmelerin ticaret anlaşmaları üzerine yoğunlaştığı görülmektedir. Zira bu anlaşmalardan en önemlisi olan ‘Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı’ ile ilgili görüşmeler de 2014’te devam edecektir. 2015 yılında bu görüşmelerin sonuçlanmasını isteyen taraflar 2014 yılı içinde daha aktif bir program izlemek zorunda kalacaklardır.
2014 yılı itibari ile ‘Genelleştirilmiş Tercihler Sistemi’ (GSP+) yürürlüğe girmiş olacaktır. Bu sistem, kararlaştırılmış[2] 10 gelişmekte olan ülkeye (Ermenistan, Bolivya, Cape Verde, Kosta Rica, Ekvador, Gürcistan, Moğolistan, Pakistan, Paraguay ve Peru) AB’ye düşük gümrük tarifeleri ile mallarını satma imkânı sağlamaktadır. Uygulama kapsamında yer alan bu ülkelerin ürün kategorilerinin büyük bir çoğunluğuna uygulanan gümrük vergilerinin bir bölümü önemli ölçüde indirilirken, bazıları da tamamen kaldırılmaktadır.
Euro (€) para birimi de 2014 yılının başlangıcı ile alanını genişletmiştir. Letonya Euro Alanı’nın 18. ülkesi olarak Euro para birimi kullanmaya başlamıştır. Böylece 2014 itibari ile Avrupa’da toplam 333 Milyon kişi Euro para birimini kullanmaktadır.
Avrupa Birliği’nde Algılar ve Korkular
Ekonomik krizin toplumsal huzursuzluklara da neden olduğu Avrupa’da zaten çok popüler olmayan ‘birlik’ fikri etkilenmekte ve aşırı uç siyasi akımlar için de ortam oluşmaktadır. Üye ülkelerdeki siyaset içinde daha aktif olan bu uç guruplar AB’nin de gelecek korkularının temellerinden birini oluşturmaktadır.
AB Konseyi Başkanı Herman Van Rompuy “Bugün Avrupa, izinsiz giren, her şeye karışan, dikte eden, düzelten, buyuran, empoze eden ve hatta cezalandıran olarak görülüyor.“ diyerek Avrupa algısı hakkında temel sorunları dile getirmiştir.
2014’te AB düzeni ve sistemi içinde yer almayan partilerin göç, istihdam, İslam, Euro ve ulusal egemenlik konularında sert propagandalar yürütecekleri öngörülmektedir. Bu ‘düzen karşıtı’ akım çerçevesinde en büyük tehditlerden biri ‘Aşırı Sağ İttifak’ olarak görülmektedir. Fransa’daki ulusal Cephe ile Hollanda’daki Özgürlükler Partisi önderliğindeki bu İttifak AP seçimlerinde yeterli sayıda vekil çıkarırsa Avrupa sisteminin kilitleneceği endişesi mevcuttur.
Yakın zamana kadar büyük bir tehdit olarak görülmeyen sol eğilimli gruplar ise Almanya’da yaşanan olayların ardından kendinden söz ettirmeye başlamıştır. Hamburg’da gerçekleşen olaylar ile sol görüşlü kişilerin gözaltına alınması ve şehirlerde ‘tehlikeli bölgeler’ ilan etmesinin yaşattığı gerilimin 2014’te Avrupa’da aşırı sağcı gruplara ve gittikçe muhafazakârlaşan devletlere tepki olarak sol grupların da daha aktif olacaklarının sinyalini vermektedir. Hamburg’da bir grup mülteciye (Lampedusa grubu) sığınma hakkı tanınmasını isteyen göstericilerin bu talebi simgesel olarak değerlendirilebilir. Zira Almanya ve hatta tüm Avrupa’da göçmenlere karşı sıkı önlemler getirilmesi tepki çekmektedir. Türkiye ile imzalanan ‘geri kabul anlaşması’ da dâhil olmak üzere sisteme giren birçok önalıcı eylem 2014’te kendini göstermeye başlayacaktır.
Türkiye - Avrupa Birliği İlişkilerinin 2014 Hali
Türkiye AB’nin 2 temel şartına muhalif hareket ettiği şeklinde algılanmaya başlamıştır: ‘hukukun üstünlüğü’ ve ‘şeffaf yönetişim’.
Gezi Olayları olarak bilinen hükümet karşıtı gösterilerde AB makamları ‘muhalefet ve protesto özgürlüğü’nü sıklıkla dile getirdiler ve olayların bastırılış şekli konusunda da eleştirileri oldukça ağırdı. 16 Ekim 2013 tarihinde Avrupa Komisyonu tarafından yayınlanan ‘Genişleme Stratejisi ve Başlıca Zorluklar 2013-2014’[3] isimli raporda olaylar sırasında
Son olarak, 17 Aralık süreci olarak bilinen ve Hükümet üyeleri ve ailelerine yönelik bir dizi yolsuzluk davaları devam ederken yargı mensupları hakkında yapılan işlem ve söylemler hukukun üstünlüğü ilkesi ile çeliştiği yönünde eleştirilmesine neden olmuştur. AB Komisyonu genişlemeden sorumlu üyesi Stafen Füle’nin yaptığı bir yazılı açıklamada “Türkiye’yi üyelik için siyasi kriterlere bağlanmış bir aday ülke olarak, görevi kötüye kullanma iddiaları karşısında şeffaf ve tarafsız bir şekilde, ayrımcılık veya imtiyaz olmadan hukukun üstünlüğü uygulaması dâhilinde gerekli bütün tedbirleri almaya çağırıyorum.“[4] diyerek uyarmıştır. Süreç içinde yaşanan bazı gelişmeler için de AB kriterleri çerçevesinde doğrudan eleştirilerde bulunmuştur. Bu sürecin 2014 yılı içinde üyelik müzakerelerinin askıya alınmasına neden olabileceği görüşü bile dillendirilmektedir. Böyle bir durumun gerçekleşmesi halinde zaten çok ciddi para çıkışlarının yaşandığı Türkiye’den daha fazla paranın çıkması beklenmektedir. Fakat AB’den kopan Türkiye’nin Ortadoğu veya Avrasya’ya yaklaşması korkusu AB’nin böyle kesin bir tavır almasını engelleyecektir.
Bu gelişmelere karşın Avrupa Komisyonu’nun aynı raporunda Avrupa kriterlerinin özgürlükçü tavrı ile değerlendirilen ‘demokratikleşme paketi, dini azınlıkların haklarının ve mülklerinin iadesi, yargı reformu’ gibi konularda ise Türkiye’nin gerçekleştirdiği/gerçekleştireceği olası reformlardan da övgü ile söz etmiştir.
2014 yılının ilk dönem başkanı olan Yunanistan ile sürecin sıkıntıya gireceği düşüncesi zaten mevcuttu. Üstüne bir de Türkiye’deki gelişmeler sonucunda AB kurumlarında da negatif yorumların gelmesi Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde yine olumsuz bir döneme girmesine neden olabilecektir. 21 Ocak’ta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Brüksel’e, 27 Ocak’ta da Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’ın Ankara’ya yapacağı ziyaretler bu bağlamda önemlidir. Brüksel’de AB kurumları ile yapılacak görüşmelerde sürecin hızlanması ve AB’nin Türkiye için uyguladığı önleyici politikalara karşı eylemlerde bulunulması bu yılın vizyonu içerisinde görülmektedir. Zira bunu Erdoğan’ın 1 Ocak 2014 tarihinde yaptığı ‘Millete Hizmet Yolunda’ konuşmasındaki “2014, AB’ye tam üyelik müzakerelerinin hız kazanacağı yıl olacak“ sözlerinden anlayabiliriz. Fakat bu görüşmelerde Başbakan Erdoğan’ın politikalarına karşı oldukları bilinen Avrupalı politikacıların zorlayıcı soru ve eleştirileri durumu zorlaştırabilir. Hollande’ın ziyaretinde de öncelikle konuşulacak konu tabii ki Fransa’nın dondurduğu müzakere fasılları üzerine olacaktır. Sinop’taki nükleer santralinin yapımını üstlenen konsorsiyumun ortakları olan Japonya ile Fransa’nın bu durumu Türkiye’nin elini Fransız yetkililere karşı güçlendirmektedir. Fakat her şeye rağmen Mayıs’taki AP seçimlerinden önce Fransa’nın Türkiye lehine bir adım atması beklenmemelidir.
Bu sürece ek olarak 2013 Kasım’ında Adalet ve Kalkınma Partisi, AP’deki üyesi olduğu (Hıristiyan Demokratlar olarak bilinen) Avrupa Halk Partisi Grubundan (EPP) ayrıldı ve Avrupa Muhafazakârlar ve Reformcular İttifakı Grubuna (AECR) tam üye oldu. Farklı nedenleri olduğu konuşulsa da Türkiye’nin iktidar partisinin AP’deki grubunu değiştirmesi dikkate değer bir gelişmedir. İngiltere desteği ile kurulan AECR’nin AB’deki merkezileşmeye karşı hareket ettiği bilinmektedir. İngiltere’nin AB ile ilişkilerindeki soğumanın etkili olduğu bu ayrışmaya Türkiye’nin de dâhil olması AP milletvekillerini de şaşırtmıştır. Görülen yorumlardan en etkilisi de Türkiye’nin ‘Federal Avrupa fikrinden uzak, reformcu bir Avrupa ile üyelik sürecinin daha olumlu geçeceği’ fikri ile hareket etmiş olma olasılığıdır. 2014’te AECR Grubunun eylemlerinin daha dikkatli izlenmesi ve Türkiye’nin bu şartlarda alacağı pozisyonun tekrar değerlendirilmesi gerekmektedir.

[1] 99 milletvekili olan Almanya’da bir vekil 859.000 Alman vatandaşı tarafından seçilirken, 6 üyesi olan Malta’da bir vekil seçilebilmek için 67.000 kişinin oyunu olması gerekmektedir.
[2] Başvurularını geç ileten Panama, Guatemala, El Salvador ve Maldivler’in bu listede yer alıp almayacağı 2014’ün ilk döneminde belli olacak. Görüşmeler olumlu sonuçlanacağı öngörülse dahi ilk 4 ay bu ülkeler için tercih ilkesi geçerli olmayacaktır.
[3] http://ec.europa.eu/enlargement/pdf/key_documents/2013/package/tr_rapport_2013.pdf
[4] http://ec.europa.eu/commission_2010-2014/fule/headlines/news/2013/12/20131227_en.htm
Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2643 ) Etkinlik ( 216 )
Alanlar
Afrika 73 621
Asya 97 1035
Avrupa 22 634
Latin Amerika ve Karayipler 16 68
Kuzey Amerika 8 285
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1348 ) Etkinlik ( 51 )
Alanlar
Balkanlar 24 283
Orta Doğu 21 596
Karadeniz Kafkas 3 294
Akdeniz 3 175
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1288 ) Etkinlik ( 74 )
Alanlar
İslam Dünyası 56 778
Türk Dünyası 18 510
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1995 ) Etkinlik ( 77 )
Alanlar
Türkiye 77 1995

Daha önce, bu platformda kaleme aldığımız bazı çalışmalarda sıklıkla ifade etmiştik ki; bugün Balkanlar olarak adlandırılan Avrupa topraklarının “Batı Medeniyeti”nin dışında tutulmasının en kolay yolu, onu asla tam manası ile tanımlamamak olarak belirlenmişti. ;

Meksika ise yaklaşık 2 milyon kilometrekarelik yüzölçümü ile Orta Amerika’daki stratejik konumu, 124 milyon civarındaki nüfusu, insan kaynağı, 1,223 trilyon GSYİH ile büyüyen ve gelişen ekonomisi, BM, Amerika Devletleri Örgütü (ADÖ), Rio Grubu, OECD, ANDEAN, Orta Amerika Entegrasyon Sistemi (SICA),...;

Afganistan, dünyadaki hemen her sorunun önüne geçti. Gazze’ye artık sadece göz ucu ile bakıyoruz. Yemen’i unuttuk gibi. Doğu Akdeniz ve Kıbrıs, Libya ve deniz yetki alanları ile ilgili belirsizlikler sanki bir kenara itildi. ;

Suudi Arabistan ise Asya’yı Afrika’ya ve Akdeniz’i Hint Okyanusu’na bağlayan bölgedeki stratejik konumu, Arap ve İslam dünyasındaki öncü rolü, 34 milyon’a yaklaşan dinamik nüfusu, doğal kaynakları, kanıtlanmış dünya petrol rezervlerinin yaklaşık % 20’si ile enerjide öncü ülke oluşu, turizm ve insan ...;

Türkiye’de ve dost/kardeş ülkelerde stratejik vizyonu temsil eden devlet adamları ile bürokratlar, bilim insanları, kurumlar, iş insanları, sanatçılar, siyasetçiler ve gazeteci-yazarları onurlandırmak amacıyla 2006 yılından beri gerçekleştirilen TASAM Stratejik Vizyon Ödülleri’nin resmî internet sit...;

Brezilya ise 213 milyonu aşan nüfusu ile dünyanın altıncı ve 8,5 milyon km² üzerindeki yüzölçümü ile beşinci büyük ülkesi olarak Latin Amerika’da önemli bir siyasi ve ekonomik güç ve küresel düzeyde önemli bir aktördür. 2 trilyon dolar civarındaki GSYİH’sı ile Latin Amerika’nın en büyük, dünyanın do...;

Muhammed Nadir Şah, Afgan kraliyet ailesi üyelerinden birisidir. Amanullah Han ile aynı soydan gelmektedir. Nadir Şah, Amanullah Han’ın kuzenidir. Eski Afgan Emiri Dost Muhammed’in yeğeni Mehmet Yusuf Han’ın oğludur. ;

Doğu; nüfuz ve müdahale etmeye çalışan Batı’ya karşı müdafaanın sınırları, özellikle sömürgecilik dönemi süresince ve Sanayi Devrimi sonrasında gerçekleştirilen etkiye karşı geliştirilen tepki olarak nitelenebildiği gibi, Batı’nın sınırlarını çizdiği (Edward Said’in ifade ettiği) “bağımlı ırkların” ...;

İngiltere’nin II. Dünya Savaşı sonrasında Hint Altkıtası’ndan çekilmek zorunda kalması sonucunda, 1947 yılında, din temelli ayrışma zemininde kurulan Hindistan ve Pakistan, İngiltere’nin bu coğrafyadaki iki asırlık idaresinin bütün mirasını paylaştığı gibi bıraktığı sorunlu alanları da üstlenmek dur...

Gündem 2063, Afrika'yı geleceğin küresel güç merkezine dönüştürecek yol haritası ve eylem planıdır. Kıtanın elli yıllık süreci kapsayan hedeflerine ulaşma niyetinin somut göstergesidir.

Geçmişte büyük imparatorluklar kuran Çin ve Hindistan, 20. asırda boyunduruktan kurtularak bağımsızlıklarına kavuşmuş ve ulus inşa sorunlarını aştıkça geçmişteki altın çağ imgelerinin cazibesine kapılmıştır.

Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) ilişkilerinin bugünü ve geleceğinin ele alındığı Avrupa Birliği Sempozyumu, Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM) ile Türk Avrupa Bilimsel ve Eğitimsel Araştırmalar Vakfı (TAVAK) işbirliğinde 02 Şubat 2018’de İstanbul Taksim Hill Otel’de gerçekleştirildi.

1982 Anayasası'nın defalarca değişikliğe uğramasına rağmen iskeletinin değiştirilememesi nedeniyle Türkiye'nin yeni bir anayasaya gereksinimi olduğu konusunda kamuoyunda genel bir konsensüs bulunmaktadır.

Bu rapor, Türk savunma sanayiinin gelişme sürecinin sürdürülebilirliginin ve ihracat potansiyelinin arttırılmasında, şekillendirilecek geleceğe uygun; insan sermayesi, yapı, süreç ve stratejilerin tasarlanmasına ışık tutmak, bu kapsamda alınabilecek tedbirleri saptamak maksadıyla hazırlanmıştır.

Rusya'nın hem Avrasya bölgesine hâkim olmak hem de dünya politikalarında lider aktörlerden biri olmak amacıyla geliştirdiği Avrasyacılık tartışmaları, analitik olarak klasik ve modern olarak değerlendirilebilir.

Soğuk savaşın ardından, “yeni dünya düzeni“ olarak adlandırılan dönem, hegomonik bir güç olarak beliren ABD’nin “büyük vaadi“ ile başladı: “Demokrasiyi dünyada yaygınlaştırmak“. Bu “büyük“ vaad, yoksulluk, adaletsizlik ve şiddet dolu bir dünyayı kurmak biçiminde gerçekleşti ve iki “siyasi/askeri“ ar...