Anadilde Savunma Hakkı Üzerine

Makale

TBMM Genel Kurulu 23 Kasım tarihinde ceza yargılaması hukuku ve infaz hukuku alanında kimi yenilikler/değişiklikler içeren kanun tasarısını görüşmeye başladı....

TBMM Genel Kurulu 23 Kasım tarihinde ceza yargılaması hukuku ve infaz hukuku alanında kimi yenilikler/değişiklikler içeren kanun tasarısını görüşmeye başladı. Muhtemeldir ki, bugün yarın kanunlaşacak olan tasarının kuşkusuz en önemli yönü anadilde savunma hakkına ilişkin.

Sonda söylenmesi gerekenleri başta söylemek gerekirse,

I) Getirilen düzenleme bir “ulus-devlet” için çok fazla; “federal devlet” ya da “özerklikler devleti” için ise çok azdır.

II) Getirilen düzenleme, anadilde savunma hakkına ilişkin olarak İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nde dahi koruma altına alınmayan yeni bir hak yaratmış; bu yönü ile sınırı Avrupa mekanındaki ortak demokrasi ve insan hakları çizgisinin ötesine taşımıştır. O kadar ki,  “Azınlık Ya da Bölgesel Diller Avrupa Şartı”na imza koyan ülkelerin pek çoğunda dahi olmayan bir standardı Türkiye’ye sokmuştur.

 

Mevcut Durum

Ceza kanunları ve ceza yargılaması kanunları sokaktaki ortalama bir vatandaşın kolayca kavrayabileceği açıklıktadır ve öyle de olmak zorundadır. Ülkemiz Ceza Muhakemesi Kanunu’nun “Tercüman Bulundurulacak Hâller” kenar başlıklı madde 202 düzenlemesi şu şekildedir:

(1) Sanık veya mağdur, meramını anlatabilecek ölçüde Türkçe bilmiyorsa; mahkeme tarafından atanan tercüman aracılığıyla duruşmadaki iddia ve savunmaya ilişkin esaslı noktalar tercüme edilir.

(2) Engelli olan sanığa veya mağdura, duruşmadaki iddia ve savunmaya ilişkin esaslı noktalar, anlayabilecekleri biçimde anlatılır.

(3) Bu Madde hükümleri, soruşturma evresinde dinlenen şüpheli, mağdur veya tanıklar hakkında da uygulanır. Bu evrede tercüman, hâkim veya Cumhuriyet savcısı tarafından atanır.”

Görüldüğü üzere ilgili düzenleme, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin sanıklanan kişiye “Mahkemede kullanılan dili anlamadığı veya konuşamadığı takdirde bir tercümanın yardımından ücretsiz olarak yararlanma” hakkı tanıyan madde 6(3-e) düzenlemesi gereklerini bütünü ile karşılamaktadır.

 

Getirilen Yenilik

Tasarı, madde 202(3) düzenlemesindeki “Bu madde hükümleri” ifadesini çıkararak yerine “Birinci ve ikinci fıkra hükümleri” ifadesini getirmektedir. Bu yolla, birazdan eklenecek olan 4. fıkra düzenlemesi kapsamına soruşturma evresinde dinlenen şüpheli, mağdur veya tanıkların girmemesi sağlanmaktadır.  

Tasarının en vurucu noktası ise madde 202’ye eklediği yeni ve 4. bir paragraftır:

4) Meramını anlatabilecek ölçüde Türkçe bilen sanık,

 a) iddianamenin okunması

b) Esas hakkındaki mütalaanın verilmesi,

üzerine sözlü savunmasını, kendisini daha iyi ifade edebileceğini beyan ettiği başka bir dilde yapabilir. Bu durumda sanık, savunma yapacağı oturumda tercümanını hazır bulundurmak zorundadır. Bu imkan, yargılamanın sürüncemede bırakılması amacına yönelik olarak kötüye kullanılamaz.

 

Düzenlemeden çıkacak ilk anlam şüpheli (soruşturma evresinde), mağdur ve tanığın değil ama sadece kovuşturma evresinde yargılanan sanığın 4. fıkra hükümlerinden yararlanacağıdır.

İkinci anlam, yeterli düzeyde Türkçe bildiği halde sanıklanan kişinin dilediği taktirde sözlü savunmasını dilediği her hangi bir dilde yapabilecek olmasıdır.

Üçüncü anlam ise, bu durumda sanığın, oturumda tercüman bulundurmak zorunda olduğu ve masrafını kendisinin karşılayacağıdır. (Zira Ceza Muhakemesi Kanunu’nun madde 324(5) düzenlemesi sadece “Türkçe bilmeyen” sanık için görevlendirilen tercüman giderlerinin Devlet Hazinesince karşılanacağını hükme bağlar.)

 

I) “Ulus-Devlet” İçin Çok Fazla; “Özerklikler Devleti” İçin Çok Az Bir Adım

Bildiğimiz kadarı ile Türkiye Cumhuriyeti bir üniter devlettir. Kuşkusuz, etnik olarak ‘ulus-devlet’ sadece bir normdur. Zira hiçbir ülke etnik olarak türdeş değildir. Türdeş olmayan bir yapıyı bir arada tutmanın; ulus inşa etmenin yolu ise “dil”den geçer. Dil bir iletişim aracı olmaktan öte, toplumun ortak hafızası, değer ve düşüncenin koruyucusudur. Dil ve kültüre bağlı bir kimlikten kaynaklanan topluluğa aidiyet duygusu, politik bir toplumda bütünleşmenin olmazsa olmazıdır.

Avrupa mekânında tarihsel olarak ulus-devletin inşa süreci, resmi bir devlet dilinin toplumun bütün katmanlarına yukardan aşağıya aktarıldığı etkin ve merkezi bir dil politikasına paralel ilerler. Dil tekse, toplum ve giderek devlet de tektir. İki ülke hariç tutulursa (Belçika ve İsviçre’de federalizm, birden fazla resmi dilin varlığını zorunlu kılar) Avrupa ülkelerinde resmi dilin tekliği ile ulusun tekliği ve bölünmezliği arasında koşut bir ilişki vardır. Avrupa’da ulus-devletler ancak toplumsal bütünleşme noktasındaki kaygılar hafifledikten, “ulus” inşa edildikten -ya da uluslaşma aşamasında belli bir eşik aşıldıktan- sonra dil politikalarını yumuşatır ve marjinal durumda kalan azınlık ve bölgesel dilleri korumaya yönelik politikalar üretir.

2001’den bu yana Türkiye’de sorun, ulus inşa süreci devam ederken etnik-dilsel farklılaşmışlıklara kapı açmanın toplumsal bütünleşmeyi güçlendirip güçlendirmeyeceği sorusuna verilecek yanıt konusundaki siyasi irade eksiğidir. Tasarı belirli bir yönde bir siyasi irade ortaya koymaktadır. Kanaatimizce bu yönü ile Tasarı tarihsel bir adımdır. Çünkü ilk kez bu adım ile Türkiye’de devlet “ulus-devlet”in sınırları dışına çıkarak  “terra incognita”ya (bilinmeyen topraklar) girmiştir. Atılan adım, İspanya modeli “özerklikler devleti”, “federal devlet” ya da “Bolivya Modeli”ne (çok uluslu üniter devlet) doğru bir siyasi yönelim var ise ve olacak ise anlamlıdır. Aksi taktirde ulus-devlet ve “ulus”u aşındırmaktan öte bir sonuç doğurmaz.  

 

II) Avrupa Standardını Aşan Bir Adım

Bugün Avrupa mekanında insan hakları ve dile ilişkin iki çok önemli hukuksal belge vardır: “İnsan hakları Avrupa Sözleşmesi” ve “Azınlık Ya Da Bölgesel Diller Avrupa Şartı”. Altını çizmek gerekir ki, Tasarı ile getirilen yeni duruma ilk belge bütünü ile yabancıdır. İkinci belge ise asgari sınır açısından bakıldığında onaylayan ülkeler açısından kısmen tasarının öngördüğü gerekleri karşılar niteliktedir.

İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi, azınlıklara ya da azınlık diline özgü bir hak yaratmaz. Sözleşme’de azınlıklara atıf yapan düzenleme 14. Madde ve ilgili ek protokolde yer alır. Ne var ki ilgili düzenleme sadece “ayrımcılık yasağı” açısından uygulanabilir niteliklidir. Düzenleme, kendi başına bir varlığa ya da özerk bir anlama sahip değildir; kendisinin de ayrılmaz bir parçasını oluşturduğu Sözleşme’nin diğer maddeleri ile birlikte uygulanmak zorundadır. İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi de pek çok kararında Sözleşme’nin azınlıklara ya da azınlık mensubu kişilere özgü bir hak yaratmadığının altını çizer.

Mahkeme, X c. Autriche kararında şu ifadeleri not eder: “Sözleşme, münhasıran bir azınlık diline ait hakları tanımaz. Azınlık mensubu kişilerin korunması, Sözleşme’de ifadesini bulan hakların kullanımında ayrımcılığa tabi tutulmama hakkı ile sınırlıdır.”

Benzer ifadeler Avusturya’da Almancaya hakim olan bir Sloven vatandaşının yargılandığı ceza davasında Sloven dilinin kullanımına ilişkin Isop c. Autriche kararı ve Belçika’da Flaman dilinin kullanımına ilişkin X et Y c. Belgique kararında da tekrarlanır.

Bidault c. France davasında, Fransızca bilen tanıkların beyanlarını anadilleri olan Breton dilinde vermek istemeleri karşısında Mahkeme, Sözleşme’nin Madde 6(3) düzenlemesinin tanıklara beyanlarını verirken dilediği dili seçme hakkı tanımadığının altını çizer.

Lagerblom c. Suede davası üzerine verdiği kararda ise Mahkeme, İsveç’te yaşayan, İsveç dilini konuşan ancak anadili Fince olan başvurucunun İsveç’te Fince konuşan bir avukat seçme hakkını tanımamıştır.

“Azınlık Ya Da Bölgesel Diller Avrupa Şartı”na gelince… Amacı Avrupa mekanında dilsel çeşitliliği korumak olan Şart’ın madde 9(1-a) düzenlemesi azınlık ya da bölgesel dilerin ceza davalarında kullanılmalarına kapı açar. İlgili düzenleme asgari ve azami sınırlar arasında devletlere seçimlik bir tedbirler kataloğu sunar. Şart’a taraf devletlerin çoğu 9. Maddedeki asgari yükümlülük olan “yazılı veya sözlü talep ve kanıtların, sadece ve sadece bir azınlık ya da bölgesel dilde ifade edildikleri için reddedilmelerini engellemek” bendini seçmiştir.

Kanaatimizce Türkiye’de tasarı ile oluşacak yeni durum, ilgili bendin gereklerini fazlası ile karşılamaktadır. Ancak şunu hatırlamak gerekir: ulus-devleti tahrip edeceği endişesi ile Avrupa ülkelerinin çoğu Şart’ın altına imza koymaktan kaçınmaktadır. Fransız Anayasa Mahkemesi de 1999 tarihli kararında hükümleri “Cumhuriyet’in kurucu değerlerine aykırı” olduğu için Şart’ın Fransa tarafından onaylanmasını Anayasa’ya aykırı bulmuştur.     

 

Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2523 ) Etkinlik ( 170 )
Alanlar
Afrika 64 601
Asya 74 974
Avrupa 13 607
Latin Amerika ve Karayipler 12 64
Kuzey Amerika 7 277
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1313 ) Etkinlik ( 43 )
Alanlar
Balkanlar 22 273
Orta Doğu 17 578
Karadeniz Kafkas 2 293
Akdeniz 2 169
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1276 ) Etkinlik ( 69 )
Alanlar
İslam Dünyası 53 770
Türk Dünyası 16 506
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1867 ) Etkinlik ( 75 )
Alanlar
Türkiye 75 1867

Son Eklenenler