Avrupada Federalizm ve Feodalizm

Makale

Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso yıllık Birliğin Mevcut Durumu başlıklı konuşmasında Avrupa Birliği'nin federasyon haline getirilmesini önerdi. "Bu kelimelerden korkmayalım:...

Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso yıllık Birliğin Mevcut Durumu başlıklı konuşmasında Avrupa Birliği'nin federasyon haline getirilmesini önerdi. "Bu kelimelerden korkmayalım: ulusal devletlerin federasyonuna gereksimimiz var ve bu bizim siyasi ufkumuzdur“ diye kaydeden Barroso’ya göre, artık AB’de büyük ölçekli siyasi reformların zamanıdır, çünkü birlik "siyasi bunalım, güven bunalımı ile“ karşı karşıya: "Biz sık sık büyülü bir sarmalla karşılaşmaktayız: AB devlet ve kurum yöneticilerinin toplantılarında önemli kararlar alınmasına rağmen, bir gün geçmeden aynı şahısların alınan kararların ya çok uzağa gittiğini, ya da uzağa gitmediğini diyerek gelinen sonuçlara kuşku ile bakmaktadırlar. " Barroso, bu güven bunalımının çözümünü sadece derin entegrasyonda görmektedir. Konuşmasının sonunda Avrupa'ya yeni bir düşüncenin gerektiğinin vurgulayan Barroso, "İnanıyorum ki, Avrupa'nın kalbi var. Bu kalp gerekenleri gerçekleştirmek için bize güç ve dayanıklılık verebilir." Sözlerini ekledi

Avrupa kendini kaybediyor

Bu konuşmadan bir ay bile geçmeden, tüm dünya Avrupa’da ayrılıkçılık hareketinin boy göstermesinden bahsetmeye başladı. 15 Ekim’de İngiltere başbakanı David Cameron’la İskoçya bölgesel hükümetin Başbakanı ve iktidardaki ulusal Parti lideri Alex Salmond arasında Edinburgh’da yapılması öngörülen İskoçya’nın tam bağımsızlığının masa yatıracak halk oylamasına dair anlaşma imzalandı.

Daha sonra, Katalonya’nın İspanya’dan bağımsızlığını destekleyen yarım milyona yakın insan Katalonya’nın ulusal sarı-kırmızı bayraklarıyla Barcelona sokaklarında yürüdü. Belçika’nın Flaman bölgesindeki yerel seçimleri milliyetçi Yeni Flaman Birliği kazandı. Belçika’nın ikiye bölünmesinin ateşli yanlısı Bart de Wever ise ülkenin ikinci en büyük kenti olan Antwerp’in belediye başkanlığına getirildi. Ayrılıkçı eğilimler Danimarka, İtalya, Norveç, Polonya ve diğer Avrupa devletlerinde de etkili hale gelmektedirler.

Son olaylardaki en belirgin husus, öncelikle Avrupa'nın ayrılıkçı hareketlerinin temel katılımcılarının çalışmalarının inanılmaz şekilde eşgüdüm halinde olmasıdır. Bunu, Avrupa’da giderek derinleşen mali-ekonomik kriz ışığında istikrarın bozulmasının başlangıcı olarak kabul edebiliriz. Önceleri ayrılıkçı güçlerin merkezi hükümetlerle mücadelelerde aşırı yöntemlere başvurmalarına karşın son zamanlar onların hiç bir şiddet uygulamadan yerel iktidarlara yerleştiklerini görüyoruz. Dolayısıyla onları iktidara sanki gözükmeyen “yumuşak bir güç“ getirmektedir. Avrupa ülkelerindeki ayrılıkçı hareketlerin ortak yanları farklılıklardan daha fazladır. Bunu anlayabilmemiz için bazı Avrupa ülkelerindeki ayrılıkçlık süreçlerine göz atmamız gerekli.

İskoçya, Kuzey Denizi'ndeki yataklarıyla bütün Avrupa Birliği'nde hemen hemen en zengin hidrokarbon rezervine sahip ülke olarak bilinmektedir. Sübvansiyonlu bir bölge olarak kabul görmesine rağmen, bu petrol ve doğal gaz gelirleri (yıllık 20 milyar dolara yakın) Londra’ya aktarılmasından dolayı olsa gerek. Bu yüzden de İskoç milliyetçilerini esas sloganlarının petrol ve doğal gaz yataklarının kendilerine verilmesi olması şaşırtıcı olmamaktadır. İskoçları rahatsız eden bir neden de Londra’nın nükleer cephaneliği yenilemek girişimi. İskoçlara göre bu girişim hem kısa hem de uzun dönem için aşırı pahalı.

Anket sonuçlarına inanırsak İskoçya halkının hepsinin ülke bağımsızlığı isteklerinin olduğunu söyleyemeyiz.

Büyük olasılıkla temel öncelik, yerel İskoç hükümeti güçlendirmek ve “merkezden daha fazla uzaklaşmaya“ yönelik kararların alınmasıdır.

Her ne kadar Londra İskoçya’yı İngiltere içinde daha fazla tutmak olasılığının zayıf olduğunu görüyorsa da, yapılacak bağımsızlık oylaması sonuçlarını etkilemek için elinden geleni yapıcaktır. Çünkü ülke yönetimi, İskoçya’nın bağımsızlık kazanma sürecinin Kuzey İrlanda ve Galler tarafında dikkatle izlenildiğini anlamaktadır.

Ekonomik kriz ve akabinde ortaya çıkan mali zorluklar İspanya’da bölgelerin Madrid ile ilişkilerinin bozulmasına neden olmaktadır.

Üniter İspanya devleti kendi hükümetleri ve parlamentoları olan on yedi özerk bölgeden (illerden) oluşmaktadır. Bunlarının her birinde çok güçlü tarihsel gelenekler miras olarak kalmıştır, bazıları eskiden bağımsız devletler halindeydi. Bölgesel siyasi partilerin yetkisine dayanarak yerel yönetimler gelişmiş durumda. Dolayısıyla İspanya’dan ayrılarak bağımsızlığın ilan edilmesi için tüm önkoşullar bulunmaktadır.

Asi İspanyol illerinin başında hiç kuşkusuz Katalonya gelmektedir. Ülkenin GSMH’ın %20’sinin kendi bölgelerinden oluşmasına dayanarak, Katalonlar merkezi hükümetten 5 milyar euro değerinde kredi ve kendilerine bağımsız vergi politikası verilmesinin talep etmektedirler. İspanyol parlamentosunun sadece 5 milyarlık kredi ayrılması kararından yetinmeyen Katalonya yerel yasama organı, 25 Kasım’da erken seçimlere gidilmesi kararını almıştır. Seçimler daha önce de beklendiği üzere ayrılıkçılık görüşünü destekleyen partilerin kesin zaferi ile sonuçlanmıştır. Dolayısıyla, kısa bir süre sonra İspanya’dan tam bağımsızlık sürecinin başlatıldığını görmek hiç de şaşırtıcı olmayacak. Böyle bir durumda, Madrid’in ülkenin toprak bütünlüğünü korumak için askeri güç kullanma olasılığı gibi tehlikeli senaryolar gerçekleşebilir. Madrid ve ayrılıkçı Barcelona arasındaki müzakerelerde arabulucu rolünü mühtemelen Brüksel'in oynayacağı dikkat çekicidir.

Katalonya örneği diğer özerk bölgeler için de cazip gelebilir. Örneğin, 21 Ekim'de Bask bölgesel parlamento seçimlerini, milliyetçi güçler tarafından kazandı. Her ne kadar kazanan partinin liderlerinin görüşlerinin ılımlı olduğu söylense de, onların İspanya’dan tam bağımsızlık kazanmalarını deneyecekleri kuşkusuz. Bask ülkesi ve Galiçya gibi bölgelerde bağımsızlık için tarihsel ve dilsel zemin bulunmaktadır. Buna ek olarak, Baskların bağımsızlık için silahlı mücadele deneyimi vardır. Yakın zamanlara kadar İspanya merkezi hükümeti ile çatışan terör örgütü “ETA“ da Fransa’nın güney topraklarını bile içine alan bağımsız bask devleti kurma peşinde. Bunun yanında Endülüs, Galiçya ve Kanarya adalarına ayrılıkçılık egilimlerinin artışı sezilmekte. Bu bölgelerin hepsi İspanya merkezi hükümetini bağımsızlıkla tehdid ederek milyarlarca kredi istemektedirler. İspanya’da merkezi mali kurumların bu bölgelere düzenli olarak yaptıkları sübvansiyonların boşuna gittiğini göz önüne alırsak, olası iki senaryodan birinin gerçekleşeceğini tahmin edebiliriz: ya İspanyol yetkililer, bölgelerdeki ayrılıkçılığı en sıkı şekilde ortadan kaldırmayı deneyecekler ki bu daha fazla kaos ve hatta savaşa yol açabilir, veya resmi Madrid sorunun aradan kaldırılmasına AB’nin yardımı karşılığında egemenliğinden taviz vericektir.

Daha önce de belirtildiği gibi, İspanya'da ayrılıkçılar sadece bölgesel seçimler ve bu seçimlerde milliyetçilerin zaferiyle merkezi hükümeti tehdit ediyorsa, Belçika'nın iki bağımsız parçaya ayrılması destekleyen Flaman milliyetçileri artık iktidara gelmiş durumdalar. Flamanlar’ın büyük bir bölümü kendilerini, Fransızca konuşan Valonların “besleyicisi“ olarak görmekde ve ekonomik olarak daha az gelişmiş Valon bölgesi ile aynı ülkeyi paylaşmak istememektedirler. Batılı analistlere göre, Belçika’nın kırılgan devlet mekanizması çözülmektedir ve ülkenin parçalanması şaşırtıcı olmayabilir.

AB başkanı Herman Van Rompuy’un kardeşi, Flaman Hristiyan Demokrat Eric Van Rompuy durumu açık şekilde böyle ifade etmektedir: “Belçika komada. Klinik ölüm halinde olan bir hasta“. Yapılan anket sonuçlarına göre 11 milyonluk Belçika nüfusunun %60-nı oluşturan Flamanların büyük bir bölümü Frankların yaşadığı bölümden ayrılmak istiyor. Nüfus çoğunluğunu dikkate alırsak burada, İngiltere veya İspanya’daki gibi azınlığın değil, çoğunluğun ayrılıkçılığının söz konusu olmasını ifade edebiliriz. Avrupa’da boy gösteren ekonomik kriz ve Belçika’nın kendisinde de yaşayan sosyo-politik krizi göz önünde tutarsak ülkede ayrılıkçı eğilimin güçleneceğini, dolayısıyla Belçika’nın ikiye bölünmesinin kaçınılmaz olacağını söyleyebiliriz.

Şunu da belirtelim ki, tarihi Flandriya’nın bir bölümü de günümüz Hollanda sınırları içinde yer almaktadır. Protestan Hollandalılardan farklı olarak ülkede yaşayan Flamanlar Katoliktir.

Danimarkada ise nufusu 60 binden az Grönland’ın ayrılması olasılığı vardır. Bağımsızlığını kazanacağı takdirde, bu ada zengin hidrokarbon ve doğal gaz rezervlerinin bulunduğu Atlantik Okyanus’un %40’nda hak iddia edebilir. Wikileaks’in yayınladığı gizli yazışmalarda ABD dış işleri yetkililerinin, Grönland’ın bağımsızlığının amerikan petrol şirketlerinin yararına olacağını belirtmişlerdi.

Bir başka AB ülkesi İtalya’da zengin kuzey ve ekonomik geride olan güney arasındaki geleneksel çatışmanın yanı sıra, bölgesel ayrılıkçı siyasi kuruluşların çalışmaları ivme kazanmıştır. Bölgedeki en büyük siyasi parti olan Venedik Ligi, Kuzey Ligi’nin bir parçası ve kurucularından. Venediklilerin talepleri mütevazi sayılamaz: Siyasi ve mali özerklik, Venedik dili resmi bölgesel düzeyde tanınması, bunlardan bazıları. Daha radikalleri ise Venedik’in İtalya’dan bağımsızlığını istemektedirler. Bunun yanında ülkenin kuzeyinde bulunan ve Almanca konuşan etnik azınlığının yaşadığı Trentini ve Güney Tirol gibi bölgeleri de göz ardı edemeyiz.

Görüldüğü gibi, Barroso’nun bahsettiği Avrupa Birliği’nin federasyonlar haline gelmesi, nedeni ne olursa olsun “ulusal egemenlik ilkesinin“ hakim olduğu Westfalya uluslararası sisteminin sonunu getirebilir. Bu, Avrupa’yı, küçük toprak birimlerinin bağımsız politika izlemeye çalışırken büyük imparatorluklar elinde araç olmalarına sahne olan, feodal derebeyliklerinin hakim olduğu orta çağ dönemlerine götürebilir.

Nasıl bir “bölünme“?

Uzmanlara göre Avrupa federasyon süreci, dolayısıyla ulusal devletlerin yetkilerinin uluslarüstü bölgesel kuruşlara devretmesi, küresel finans seçkinlerinin planlarını uygulayan AB yönetiminin yararınadır. İstikrarsızlık, çeşitli çekişmeler ve yönetilebilen kaos ortamını oluşması ile sonuçlanabilecek devletlerin ulusal bölgelere parçalanmasını AB liderleri desteklemektedirler. Ne garip ki temel hedef olarak, uluslararası sermayenin rahat şekilde genişleyebileceği, yönetimin temel işlevlerinin uluslararası finans seçkinlerinin elinde toplayabilecek yeni, devletler üstü ağ sistemli yönetimin kurulmasıdır. Çünkü bilhassa Westfalya sonrası ulus devletler Avrupa’nın tam anlamıyla birliğine ve Avrupa Birliği’nin nihani hedeflere ulaşmasına engel olmaktadırlar. Ulus devletler için kendilerinin ulusal çıkarları daha önemli olduğundan, onlara kendi iradelerini dayatmak AB için kolay olmaktadır. Yani, entegrasyonun gerçekleşebilmesi için ulusal kimlik genel Avrupa kimliği ile değiştirilmelidir. Bu yüzden de ulus devletlerde ayrılıkçı bölgeleri destekleyerek AB yönetimi kendi entagrasyon çıkarlarının peşindedir. Görevliler eski ve denenmiş – “Böl ve yut“ yöntemini uygulamaktadırlar. Yukarıda da belirtildiği gibi ayrılıkçı bölgelere genellikle ekonomiş olarak daha gelişmişler ve bu bağlamda onların desteklenmesi rastlantı olmamaktadır. Bir yandan, ekonomik olarak gelişmiş bölgelerin bağımsızlığı ulus devletler üzerinde zayıflatıcı etkiye sahiptir, öte yandan maliyyet optimizasyonu nedeniyle Avrupa bankı giderek otonom politik bir oluşuma dönüşmektedir. Yakın gelecekte AB’nin tek mir merkezden karar verme mekanizmasıyla, merkezi genel bürokrasi, tek polis, tek ordu ile devasa bir imoaratorluk haline gelerek ulus devletlerin kalıntılarının da imha ettiğini görmemiz şaşırtıcı olmayacaktır.

Ayrılıkçılık eğilimlerinin ve mali krizin büyümesi, II Dünya Savaşı’nda sonra Almanya’nın kaybettiği askeri ve siyasi konumunu tekrar kendisine kazandırmaktadır. Merkel sürekli olarak avroyu kurtarmanın tek yolunun devlet eğemenliğinden AB lehine tavizlerin verilmesinde gördüğünü söylemiştir. Bizzat ayrılıkçılığı destekleyerek Almanya emperyalist tasarımlarını gerçekleştirebilmektedir. Bir çok uzman AB projesinin ilk Nazi Almaniyası’nda ortaya çıkmasına işaret etmektedir.

Tüm bunlardan yola çıkarak şunu belirtebiliriz kı, Avrupa’daki Westfalya uluslararası ilişkiler sistemi çok zor dönemini yaşamaktadır. Öngörülen değişimler Ortaçağ feodal derebeyliği döneminin ve akabinde İmparatorluklar dönemini getirebilir.

Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2608 ) Etkinlik ( 195 )
Alanlar
Afrika 70 618
Asya 87 1012
Avrupa 18 628
Latin Amerika ve Karayipler 13 65
Kuzey Amerika 7 285
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1341 ) Etkinlik ( 51 )
Alanlar
Balkanlar 24 280
Orta Doğu 21 592
Karadeniz Kafkas 3 294
Akdeniz 3 175
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1286 ) Etkinlik ( 74 )
Alanlar
İslam Dünyası 56 778
Türk Dünyası 18 508
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1989 ) Etkinlik ( 77 )
Alanlar
Türkiye 77 1989

Fransa’da yaşayan ve Goncourt Akademisi Edebiyat Ödülü sahibi olan meşhur Lübnanlı yazar Amin Maalouf, 07 Mayıs 2021 Cuma saat 21.00’de Galatasaray Üniversitesi Siyaset Bilimi Kulübü ve King’s College Turkish Society tarafından gerçekleştirilen çevrim-içi söyleşinin konuğu oldu.;

Türkiye - Güneydoğu Asya Stratejik Diyaloğu; karşılıklı potansiyellerin ve mevcut işbirliklerinin nasıl stratejik bir işbirliğine dönüştürülebileceğini ortaya çıkarmayı hedeflemekte ve stratejik zeminin kapasite inşasına katkıda bulunmayı amaçlamaktadır.;

Mısır ile kopan ilişkilerimiz yeniden düzelme sürecine girerken geçmişten güne bakarak geleceği düşünmek faydalı olabilir. Mısır ile müzakerelerde hangi kalemler üzerinden konuşacağımız devletlerin kendi maslahat algıları çerçevesinde gelişecektir. ;

Çok boyutlu şekillenen dünya güç sistematiği içerisinde Türkiye - Hollanda ilişkilerinin ideal bir noktaya taşınabilmesi için, yalnızca siyasi ve stratejik temelli değil, her parametrede daha fazla karşılıklı derinlik oluşturacak bir yapıya doğru yönelinmesi gerekir. Bu bağlamda sektör temsilcilerin...;

1990’ların başlarında Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve Sovyetler Birliği ve Yugoslavya gibi devletlerin dağılmasıyla birlikte, toprak kazanımı, güç mücadelesi ya da etnik hâkimiyet kaygılarının tetiklediği iç savaşlar yaygınlaşmaya başlamıştır. Bu süreçte BM bu duruma bigâne kalmayarak, Irak, Somali, H...;

Türkiye - Güney Asya Stratejik Diyaloğu; karşılıklı potansiyellerin ve mevcut işbirliklerinin nasıl stratejik bir işbirliğine dönüştürülebileceğini ortaya çıkarmayı hedeflemekte ve stratejik zeminin kapasite inşasına katkıda bulunmayı amaçlamaktadır.;

Avrupa Birliği (AB) ve Birleşik Krallık (BK) arasında 30 Aralık 2020 tarihinde imzalanan “Ticaret ve İşbirliği (TCA) Anlaşması” 30 Nisan 2021 itibarı ile yürürlüğe girdi. ;

Hindistan ve Pakistan, yaklaşık iki asır boyunca Güney Asya coğrafyasına hükmeden İngiltere’nin 1947 yılında Hint Yarımadası’ndan çekilmek zorunda kalması üzerine, din temelli ayrışma esasında kurulan devletlerdir. ;

İngiltere’nin II. Dünya Savaşı sonrasında Hint Altkıtası’ndan çekilmek zorunda kalması sonucunda, 1947 yılında, din temelli ayrışma zemininde kurulan Hindistan ve Pakistan, İngiltere’nin bu coğrafyadaki iki asırlık idaresinin bütün mirasını paylaştığı gibi bıraktığı sorunlu alanları da üstlenmek dur...

Devlet geleneğimizde yüksek emsalleri bulunan Meritokrasi’nin tarifi; toplumda bireylerin bilgi, bilgelik, beceri, çalışkanlık, analitik düşünce gibi yetenekleri ölçüsünde rol almalarıdır. Meritokrasi din, dil, ırk, yaş, cinsiyet gibi özelliklere bakmaksızın herkese fırsat eşitliği sunar ve başarıyı...

Gündem 2063, Afrika'yı geleceğin küresel güç merkezine dönüştürecek yol haritası ve eylem planıdır. Kıtanın elli yıllık süreci kapsayan hedeflerine ulaşma niyetinin somut göstergesidir.

Geçmişte büyük imparatorluklar kuran Çin ve Hindistan, 20. asırda boyunduruktan kurtularak bağımsızlıklarına kavuşmuş ve ulus inşa sorunlarını aştıkça geçmişteki altın çağ imgelerinin cazibesine kapılmıştır.

Meritokrasi Devlet geleneğimizde yüksek emsalleri bulunan Meritokrasi’nin tarifi; toplumda bireylerin bilgi, bilgelik, beceri, çalışkanlık, analitik düşünce gibi yetenekleri ölçüsünde rol almalarıdır. Meritokrasi din, dil, ırk, yaş, cinsiyet gibi özelliklere bakmaksızın herkese fırsat eşitliği sunar...

Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) ilişkilerinin bugünü ve geleceğinin ele alındığı Avrupa Birliği Sempozyumu, Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM) ile Türk Avrupa Bilimsel ve Eğitimsel Araştırmalar Vakfı (TAVAK) işbirliğinde 02 Şubat 2018’de İstanbul Taksim Hill Otel’de gerçekleştirildi.

Bu rapor, Türk savunma sanayiinin gelişme sürecinin sürdürülebilirliginin ve ihracat potansiyelinin arttırılmasında, şekillendirilecek geleceğe uygun; insan sermayesi, yapı, süreç ve stratejilerin tasarlanmasına ışık tutmak, bu kapsamda alınabilecek tedbirleri saptamak maksadıyla hazırlanmıştır.

Rusya'nın hem Avrasya bölgesine hâkim olmak hem de dünya politikalarında lider aktörlerden biri olmak amacıyla geliştirdiği Avrasyacılık tartışmaları, analitik olarak klasik ve modern olarak değerlendirilebilir.