3. Yargı Paketi “Tutuklu Vekiller” Sorununu Çözebilir mi? - I

Makale

Je t’aime, moi non plus ! / Seni seviyorum, ama o kadar da değil !

MİT Müsteşarı Hakan FİDAN hakkında özel görevli mahkeme savcılarınca soruşturma açılmasına teşebbüs edilmesi bir kırılma noktası idi. Bu noktadan sonra Hükümet, bu insiyatife yönelik bir mesaj verdi: Tıpkı bir GAİNSBOURG şarkısındaki gibi; “... Je t’aime, moi non plus ! / Seni seviyorum, ama o kadar da değil !

FİDAN krizi, Türkiye’de güçler dengesini değiştirmese de tonlamasını farklılaştırdı. Ardından Hrant DİNK davasında arzulananın aksine Mahkeme’nin örgüt bağlantısı (Ergenekon) kuramaması, akıllara şu soruyu getirdi: “Acaba özel görevli mahkeme savcıları kantarın topuzunu kaçırmış olabilir mi?”  Şike davasında açıklanan karar ise tam olarak dağın fare doğurduğunu gösteriyordu...

Bu gelişmeler, ister istemez devam eden Ergenekon, Balyoz ve Andıç davalarında Siyasi İktidarın Anayasa’da da ifadesini bulan hukukun evrensel bir ilkesini hatırlamasına neden oldu: “Masumiyet karinesi”.  Ve bu noktadan itibaren tutuklu yargılamaların adalet duygusu ve vicdanları ne derece rahatsız ettiği Siyasi İktidar tarafından da anlaşıldı.

Siyasi İktidar, sorunu çözmek için önce konudan duyulan rahatsızlığı siyasi söylem düzeyinde kamu oyu ile paylaşma yolunu seçti. Burada umut edilen, her otuz günde tutuklama kararlarını yineleyen mahkemelerin söylem değişikliğinin etkisi ile tahliye kararları vermesi idi. Çünkü Kanun gereği tutuklama kararı ihtiyari idi. Yani kuvvetli suç şüphesi olsa, Kanun’un tutuklama nedenleri dediği nedenlerden birisi olsa dâhi hakim isterse tutuksuz yargılama kararı verebilirdi. Ama öyle olmadı... Hakimler söylem değişikliğini umursamadı.... 

Siyasi İktidarın elinde artık tek bir seçenek kalmıştı: Sorunu normatif düzenlemeler yolu ile aşmak.

                                                                 ***

TBMM tarafından 2 Temmuz 2012 tarinde kabul edilen ve kamu oyunda “3. Yargı Paketi” olarak bilinen 6352 Numaralı Kanun, Resmi Gazete’de yayımlandı ve büyük beklentilerle yürürlüğe girdi. Kanun acaba ne gibi yenilikler getiriyor ? Yenilikler tutuklu yargılamalar sorununu çöze(bili)r mi?

Önce bazı temel kavramlar

Üzülerek, haber yapan muhabirler ve pek çok köşe yazarının ceza yargılamasına ilişkin bazı kavramları yanlış kullandıklarını görüyoruz. Önce bazı temel kavramlar:

Kolluk güçleri ve savcılık makamı ihbar ya da şikayet yolu ile şuç şüphesinden haberdar olurlar ve derhal olayın şoruşturmasına başlarlar.

Soruşturma, suç şüphesinin öğrenildiği andan başlayıp iddianamenin mahkemece kabul edildiği ana kadar geçen sürecin adıdır. Bu süreci bütünü ile yöneten savcıdır. Soruşturma aşamasından şuç şüphesi altında bulunan kişinin adı ise şüphelidir.

Soruşturma sürecinin sonunda mahkeme iddianameyi kabul etmiş ise kovuşturma aşamasına geçilir. Kovuşturma iddianamenin kabulü ile başlayıp hükmün kesinleştiği ana kadar geçen sürecin adıdır. Bu süreci bütünü ile yöneten mahkemedir. Kovuşturma aşamasında şuç şüphesi altında bulunan kişinin adı ise sanıktır.

İfade alma, süphelinin kolluk ya da savcı tarafından bilgisine başvurulmasıdır. Sorgu ise sanığın mahkeme tarafından (ve soruşturma evresinde tutklama kararı öncesi hakim) bilgisine başvurulmasıdır.

Ve burada üzerinde durulması gereken en temel kavram belki “koruma tedbirleri”dir...

Şuç şüphesi üzerine kişi önce yakalanır ve özgürlüğünden yoksun bırakılır. Burada soru şudur: masumiyet karinesi esastır, yani herkes suçu mahkemece sabit bulununcaya kadar masumdur. Peki ne hakla kişi yakalanır? Oysa ortada bırakın mahkeme kararını henüz iddianame bile yoktur.

Yakalanan kişi savcının kararı ile gözaltına alınır. Yani polis karakolunda demir parmaklıkların arkasına atılır. Peki ne hakla?

48 saatin sonunda savcı şüpheliyi tutklama talebi ile sulh ceza mahkemesi hakiminin karşısına çıkarır? Hakim şüphelinin sorgusunu yapar. Eğer hakim,

  1. Kuvvetli suç şüphesi var diyebiliyorsa ve
  2. Kanun’un tutuklama nedenleri dediği şu üç nedenden biri varsa (kaçma riski, delilleri karatma riski, mağdurlar, tanıklar vs. üzerinde baskı yapma riski) tutklama kararı verir.

Tutuklama kararı ağır bir tedbirdir ve bundan sonraki süreç boyunca muhtemelen şüpheli özgürlüğünden yoksun bırakılacaktır. Ama soru şudur: Masumiyet karinesi esas olduğuna göre kişi ne hakla tutuklanır?

Bununla da yetinilmez şüphelinin örneğin evinde işyerinde arama yapılır. Suçla ilintili olduğuna inanılan eşyalara elkonulur. Elkoyma, mülkiyet hakkının; arama ise konut dokunulmazlığı ve özel hayatın gizliliğinin ihlalidir. Peki ne hakla bu tedbirlere başvurulur?

Bu da yetmez şüpheli ya da sanık hakkında telefon dinleme, teknik araçlarla izleme gibi tedbirler uygulanır. Bu tedbirler ise haberleşme hürriyeti ve özel hayatın gizliliğinin ihlalidir. Soru gene aynı: Ne hakla bu tedbirlere başvurulur.

Hemen altını çizmek gerekir ki “koruma tedbirleri” dendiğinde korunan, şüpheli ya da sanığın kendisi değildir. Burada korunan kamu düzenidir. Evet masumiyet karinesini unutmuyoruz. Ancak soruşturma ve kovuşturmanın selametini sağlamak için istemeye istemeye şüpheli ya da sanık hakkında bazı tedbirler alıyoruz. Şu halde hemen bir gerçeğin altını çizmek gerekir. Koruma tedbirleri kural değil istisnadır. Kural bu tedbirlere başvurmak değil, başvurmamaktır.

Koruma tedbirleri sadece bir araçtır. Araç olma niteliği ortadan kalktığında derhal bu tedbirlerden vazgeçmek gerekir. Örneğin delilleri karartma nedeniyle tutklu yargılama yapılan bir olayda artık kovuşturma evresine gelinmiş ve deliller toplanmış ise derhal tutuksuz yargılama kararı verilmesi gerekir.

            Tutuklu yargılama konusu

Başta tutuklama olmak üzere koruma tedbirlerine başvururken hakimin kararını gerekçelendirmesi gerekir. Ne yazık ki ülkemizde hakimler somut olgularla kararlarını gerekçelendirmek yerine kanun hükmünü kopyala/yapıştır yolu ile ara kararlarına aktarırlar ve bunun bir gerekçe olduğunu zannederler. Örneğin kaçma riski nedeni ile hakim tutuklama kararı veriyorsa bu riski maddi somut olgulara dayandırmak zorundadır. Somut olgu yoksa tahliye kararı vermek zorundadır.

2007 seçimleri öncesi BDP Milletvekili Sebahat TUNCEL, tutuklu yargılanıyordu ve avukatı aracılığı ile seçimlerde adaylık başvurusunda bulundu. TUNCEL seçildiği gün ilgili mahkeme “kişinin milletvekili olması nedeni ile kaçma riskinin ortadan kalktığı”ndan bahisle tutuksuz yargılama kararı verdi ve TUNCEL TBMM’ye girdi. Doğru yönde alınmış bu karar dahi gerekçesi yönünden hukuken hatalıdır. Çünkü tutuksuz yargılamanın gerekçesi olamaz.

Ne yazık ki TUNCEL olayından farklı olarak ALAN, BALBAY ve HABERAL söz kosu olduğunda mahkeme kaçma riskinin varlığı nedeni ile tutuklu yargılamalara devam kararı verdi ve vermekte. Öyle ise mahkemenin bu kişilerin kaçacağına ilişkin ortaya somut bir olgu koyması gerekir... Bir yurtdışı bağlantı, bir uçak bileti vs...  Yok eğer mahkeme delilleri karartma riski nedeni ile tutukluluk hallerinin devamına karar veriyor ise ortada daha da vahim bir durum var demektir. Zira davada duruşma aşamasına geçildiğine göre zaten delillerin çok önceden toplanmış olması gerekirdi.

Tutuklama kararlarında ısrarcı olan mahkemelerin belki de en temel gerekçesi hakim açısından tutuklamanın “ihtiyari” bir karar olması ilkesidir. Bu ilke gereğince hâkim, tutuklama kararı verme\vermeme konusunda takdir hakkına sahiptir. Gerek Anayasa’da (m.19\3) yer alan “tutuklanabilir” ; gerek Ceza Muhakemesi Kanunu’nda  (m. 100) geçen “tutuklama kararı verilebilir” ibarelerinden, tutuklamanın ihtiyari olduğu sonucuna ulaşılır.

Ne var ki tutuklamanın ihtiyari olması, kanunda yazılı olan tutuklama sebeplerinin varlığı halinde dahi hâkimin tutuklama kararı vermek zorunda olmaması; sanığın tutuklanmasının gerçekten gerekli olup olmadığını araştırması demektir. Hakimlerimiz ise bu ilkeyi şöyle anlarlar: “kuvvetli suç şüphesi varsa ve tutuklama nedenlerinden birisi varsa ben ister tutuklama kararı veririm, istersem de vermem.”  Bu anlayışın bizi götürebileceği tek bir yer vardır: Keyfiyet.

(yazının ikinci bölümünde Kanun Değişikliği Sonrası Adli Kontrol ve Tutuklu Vekiller Sorunu)

Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2552 ) Etkinlik ( 173 )
Alanlar
Afrika 65 605
Asya 76 990
Avrupa 13 613
Latin Amerika ve Karayipler 12 64
Kuzey Amerika 7 280
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1321 ) Etkinlik ( 44 )
Alanlar
Balkanlar 22 274
Orta Doğu 18 581
Karadeniz Kafkas 2 293
Akdeniz 2 173
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1276 ) Etkinlik ( 69 )
Alanlar
İslam Dünyası 53 771
Türk Dünyası 16 505
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1907 ) Etkinlik ( 77 )
Alanlar
Türkiye 77 1907

Son Eklenenler