Ekonomi biliminin doğuşundan bugüne, temel sorunlardan biri toplumun refahının nasıl arttırılacağıdır. Ülke toplumunun yaşam seviyesini yükseltmek için üretimi artırıp, ulaşılan zenginliğin adil bölüşümü, üzerinde uzlaşılan bir konu olmakla birlikte bunun nasıl yapılacağı ya da bu amaçla hangi yöntemlerin kullanılacağı konusu ekonomi bilimini düşünsel ve uygulama bazında meşgul etmiştir.
Ülke hükümetlerinin zenginliği nasıl yaratacağı ve dağıtacağı sorunsalında temel olarak kabul edilen olgu; ülkenin doğal kaynaklarının etkin bir biçimde kullanımı ve bu sürecin nitelikli işgücü ile organize edilip, kullanılmasıdır. Ancak bu belirtilen süreçlerin ulaşacağı ortak hedef, ülkenin sermaye birikiminin sağlanmasıdır. Ülke için daha önceden üretilmiş olan üretim mallarının anlamlı bir bütünü olarak ifade edebileceğimiz sermaye kavramı kalkınma için temel etken durumundadır. Doğal kaynakların verimli kullanımı ve nitelikli işgücünün istihdamı bizzat sermaye birikimini zorunlu kılmaktadır.
Ülke ekonomisinin gelişimi ve bunun toplumsal sürece yansıması için temel kabul edilen sermaye birikimi için, iktisat biliminde dört temel evreden söz edilmektedir. Bunlar; tarımdan sermaye birikimi için kaynak aktarımı, dış kaynak kullanımı, sanayileşme sürecine hız kazandıracak işçileştirme (istihdam ve üretim faktörü olma özelliği düşünülerek) olgusu ve son olarak rant yaratma amaçları şeklinde sıralanabilir.
Özellikle Batı ekonomilerinin onikinci yüzyıldan itibaren başlatılabilecek ilerleme çizgisi iktisadi boyutu bu aşamaları kapsamaktadır. Tarihsel olarak ya da günümüzdeki olgular bağlamında düşünürsek dahi ülkelerin niteliksel ve niceliksel durumları ne olursa olsun öngörülen temel refah arttırma amacı, yukarıda ifade edilen dört aşamayı kapsamaktadır.
Bugüne değin birçok ülke sermaye birikimini arttırma amacına yönelik aynı aşamaları benimsemiş ve bu hedefe yönelik çeşitli politikalar üretmeye çalışmıştır. Günümüz gelişmiş ülkeleri, özellikle Batı Avrupa, aynı süreçleri tarihsel aşamalarda yaşamış olmalarına rağmen, gelişmekte olan ülkeler için süreç oldukça sorunlu olmuş ve olmaya devam etmektedir.
Gelişmekte olan ülkelerin, günümüz küresel ekonomi döneminde bile temel amaçlarının kalkınma ya da sanayileşme olduğu düşünüldüğünde, sermaye birikimi konusunun iyi analiz edilmesi gerekmektedir. Türkiye’nin de hala gelişmekte olan ülke sarmalında bulunduğu düşünülürse konunun önemi daha da artmaktadır.
Tanzimat’tan bu bugüne, Türkiye’nin 200 yıllık modernleşme serüveninin[1] iktisadi boyutunda, tıpkı siyasal ve toplumsal modernleşme çabalarında olduğu gibi sıkıntılar hala sürmektedir. Hatta geçmişte alınan karar ya da uygulanan politikaların etkileri bugün bile her alanda hissedilmektedir.
Modern Türkiye’nin kuruluşu döneminde, 1923 İzmir İktisat Kongresinin toplanması ülkenin ekonomik alanda sermaye birikimine (özellikle ulusal nitelikli sermayenin artışı) ve kalkınma amacına verilen önemin göstergesidir. Ancak Cumhuriyet’in ilerleyen yıllarında özellikle 1940’lı yıllardan itibaren gerek ülkenin içsel koşullar (etkin ve rasyonel bir ekonomi politikasının yürütülememesi, popülizm vb), gerekse dışsal koşulları (İkinci Dünya Savaşının olumsuz etkileri, Soğuk Savaş döneminin koşulları ve gelişmiş ülkelerin salt kendi çıkarlarını gözeten politikaları gibi) nedeniyle sermaye birikimi istenilen düzeye ulaşamamıştır.
Sermaye birikimi sağlanamayınca, üretim artışı yetersiz kalmış, bunun reel ekonomiye yansımaları ülkenin siyasal ve toplumsal dengelerinin olumsuz etkilenmesine neden olmuştur. Örneğin sermaye birikim sürecinde ilk aşama olan tarımdan kaynak aktarımı süreci zaman içinde çiftçiden ucuza ürün alıp ya da vergilendirip kaynak elde etme amacından saparak popülist politikalar uğruna harcanmıştır. Tarımdan kaynak aktarımı amacı bir yana, elde edilen dış borçlar dahi kırsal kesime aktarılmıştır. Ancak bu süreç tarımda modernleşme ya da üretim artışı doğurmayarak, büyük toprak sahiplerinin gücünü arttırmış ya da oy kaygıları nedeniyle yüksek fiyatlı ürün alımını beraberinde getirmiştir.
Tarımdan kaynak aktarımı konusunda yol alınamazken özellikle Demokrat Parti döneminde alınan dış borçlar üretimi artırma amacına kullanılamamıştır. Özellikle o dönemde Türkiye’nin tamamen ve sorgulamasız Batı yanlısı dış politikası dış borç alabilme amacının yegane aracı olarak görülmüştür. Dış borçların üretime yansımaması ve tarımsal alanda bir aşama kaydedilememesi, yani sürecin daha çıkış noktasında tıkanması Türkiye’nin iktisadi yaşamını derinden etkilemiştir.
Sermaye birikim aşamalarında fakirleşen köylü (kırsal) kesiminin kentlere göç ederek sanayileşen ekonomide istihdamı öngörülmektedir. Ancak toprak sahipliği anlayışının devam etmesi ve kırsalda beklenen gelişmelerin yaşanmaması köylüyü farklı biçimde kentlere yönlendirmiştir. Gerekli altyapıya sahip olmayan kentsel düzen içinde kırsal nüfusun istihdam edilememesi kentlerde beklenen dinamizmi yaratamamıştır. Bunun tersine ne kentli ne de köylü olabilen[2], kent hukuku ve iktisadi yaşantısına karşıt bir sosyo-kültürel yapı gelişmiştir. Elbette ki bu durumun toplumsal ilişkilere yansıması; toplumsal dokunun zedelenmesi, üç ayrı askeri müdahale ile kesilen sorunlu bir demokrasi ve benzeri birçok sıkıntılı dönemi beraberinde getirmiştir.
Dış ticaret politikaları ve maliye politikaları ile oluşturulan rant olgusu da bizzat ekonomik gelişme için kullanılamamıştır. Rant kavramı şimdi ifade edilen anlamıyla paralel olarak yasal olmayan ve kişisel çıkarlar için kullanılan bir araç durumuna düşmüştür. Özellikle ihracata dayalı kalkınmanın benimsendiği 1980’li yıllar rant aracı ile sermaye arttırma fonksiyonu olmaktan ziyade, hayali ihracatlar gibi olumsuz gelişmelerle sermayeyi azaltan bir unsur haline gelmiştir.
Sonuç olarak, Türkiye özelinde de analiz etmeye çalıştığımız gibi, sermaye yaratma aşamaları ülkeler tarafından benimsenen bir tür nesnellik olmasına rağmen, sürecin ülkeler tarafından uygulanışı ya da yorumlanışı o ülkenin niteliklerine ya da politikalarına göre farklılaşmaktadır. Türkiye’nin 200 yıllık modernleşme serüveninde yaşadığı çıkmazlarda olduğu gibi, ki iktisadi anlamda modernleşme diğer unsurlardan farklı değildir, ekonomik anlamda sermaye birikimi yaratma amacı yetersiz kalmıştır.
[1] “Modernleşme Serüveni“ siyaset bilimi, sosyoloji ve benzeri birçok disiplinde, Şerif Mardin’den alıntı yapılarak kullanılan bir kavramdır.
[2] Mübeccel Kıray, Sosyoloji yazıları başlıklı araştırma serisinde bu kavramı “araform“ kavramını geliştirerek açıklamaktadır.