TASAM Başkan Yardımcısı Büyükelçi (E) Murat Bilhan’ın Natalie Carney’e Verdiği Röportaj
NATO’nun füze kalkanı sisteminin Türkiye’ye konuşlandırılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
NATO dayanışması ve NATO’nun Savunma stratejisi açısından Türkiye’nin esasen farklı davranması beklenemezdi. Dolayısıyla bu sistemin haber toplama birimi olan radar sisteminin Türkiye’de Malatya’da konuşlandırılmasını doğal karşılamak gerekiyor. Bunun Savunma Kalkanı anlamına gelen füzeleriyle ilgili bölümünün Türkiye dışında, Almanya’da konuşlandırılmasının ve Türkiye’de toplanan istihbarata dayalı olarak vurucu gücünün ve komuta kontrol merkezinin Almanya’da yerleştirilecek olması bir bakıma, çift anahtarlı bir güvenlik sağlayacaktır. Benim bu sistemdeki tek kuşkum ve endişem Türkiye’nin İran ve Rusya’nın hedef tahtasına oturtulma ihtimalidir. Bu olasılığın ciddiye alınması gerektiği İran Devrim Muhafızları Komutanları’nın iki ayrı zamanda yaptıkları açık tehditlerle ortaya çıkmıştır. Her ne kadar İran’ın siyasi yetkilileri bunu yalanladılar ve tevil ettilerse de, kafalarında bunun mevcut olduğu anlaşılmaktadır. Bunun dışında sistemden rahatsız olduğunu yine açık bir şekilde belli eden Rusları da hesaba katmak gerekmektedir. Nitekim Ruslar, daha doğrusu doğrudan Medvedev, Rusya’nın Baltık kıyısındaki uç noktasında (Almanca adıyla Königsberg, Rusça adıyla Kaliningrad) yer alacak bir füze kalkanı sistemini bir kontr-ağırlık olarak kurabileceğini açıklamıştı. Bunlar Türkiye’yi hesaplaması gereken bir tehditle karşı karşıya bırakabilecek unsurlardır. Bunun için “mixed feelings“ içinde olduğumu ifade etmiştim.
NATO’nun Türk halkı arasındaki popülaritesi ne durumdadır?
Bu yıl 60. üyelik yılını kutlayan Türk halkının NATO konusundaki yaklaşımı en olumludan, nispi kuşkulara dönüşmekte olan bir çizgi izlemiştir. Bunlar sebepsiz değildir. Birincisi, NATO genellikle ABD ile özdeşleştirilmekte ve dolayısıyla Türk-ABD ilişkileri zik-zaklar yaptıkça, NATO’ya bakış açısı da bundan etkilenebilmektedir. İkincisi, NATO çeşitli zamanlarda Türkiye’nin dış politik tercihlerinde bağımsız kararlar almasının önüne geçmiş ve ittifak sistemine saygı çerçevesinde davranmak mecburiyetinde kalmıştır. Bu Türkiye’nin zaman zaman başka NATO üyelerinin Türkiye’yi ilgilendirmeyen çıkarları doğrultusunda kararlar alınmasına vesile olmuş ve bazen bunlar Türkiye’nin çıkarlarına aykırı da olabilmiştir. Ama her seferinde ortak çıkarlar ve dayanışma ve NATO’nun ülkemiz üzerindeki koruma şemsiyesinin getirileri ağır bastığı için NATO kararlarına uyulmuştur.
Bunları somut örneklerle açıklayabilir misiniz?
- 1962’de (yani Türkiye’nin NATO üyeliğinin 10. Yılında) Dünyayı 3. Cihan Harbine götürme istidadındaki Küba füze krizi sırasında Türk savunmasını sağlayabilecek jüpiter füzelerini Türkiye’den sökerek Türkiye’ye bedel ödeterek çözüm sağlanması
- Türkiye’nin NATO dayanışması içinde BM’de Fransa lehinde, Cezayir’in aleyhine kullanılabilecek şekilde çekimser oy kullanması
- Fransa’nın NATO’nun askeri kanadına dönüşünde sıcak destek verilmesi; buna karşılık her iki açık desteğimize rağmen Fransa’dan hiç bir dönemde (yalnız Sarkozy dönemi değil) beklenen dostluğu ve desteği görmememiz
- NATO’ya yeni alınan her yeni üye için (sırasıyla F.Almanya, Romanya, Bulgaristan ve diğerleri) Türkiye’nin müzahir ve öncü rol oynamasının karşılığında bu ülkelerden aynı ölçüde bir dayanışma görmemesi
- 1974’te Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadından Kıbrıs olayları dolayısıyla çekilmesinden sonra, NATO’ya tekrar dönüşü sırasında Türkiye’ye verilen sözlerin tutulmaması
- Türkiye Irak’taki Saddam rejimi tarafından füzelerle tehdit edildiğinde, NATO’nun 5. Maddesini işletmek istediğini beyan etmiş, ancak bu beyan cevapsız kalmıştır.
- Yunanistan’ın Soğuk Savaş sırasında NATO’nun kuruluş amacına uygun olarak Sovyet Bloku dururken “Doğu’dan gelen tehdit“ adı altında Türkiye’yi ana tehdit odağı olarak ilan etmesi ve NATO müttefiklerimizin bir itirazıyla karşılaşmaması
- GKRY’nin AB üyesi olmasından sonra, AB-NATO işbirliği projeleri kapsamında NATO karar verme mekanizmalarına dahil olma hesaplarına Türkiye’nin karşı çıkması ve veto kullanması
- Son olarak Doğu Akdeniz’deki NATO deniz gücü manevralarına İsrail’in katılması ve daha da önemlisi İsrail’in NATO ile kurumsal işbirliğine girip, Brüksel’de temsil edilmesi konusuna Türkiye’nin izin vermemesi gibi daha birçok konuda NATO, Türkiye’nin güvenini test etmiş, etmekte ve bu da Türk halkı nezdinde NATO’nun popülaritesini düşürmektedir.
Afganistan’da Amerikan Askerleri tarafında Kur’an yakılması olayı, Türk halkını da NATO bakımında etkilemiş midir?
İnsanlar dünyanın her yerinde değişik ölçülerde kendilerince kutsal sayılan şeylerin hucuma ve hakarete uğramasına karşı tepki gösterirler. Türk halkının da kutsallarından biri olan Kur’ana bu şekilde bir davranış, tabiatıyla Türkleri de rencide etmiştir. Tepkiler derece derecedir. Bir bölümü şiddete de varabilmektedir. Yanlız bu tepkileri incelerken, kendi kutsalınıza benzer davranışlarla karşılaşırsanız neler hissedeceğinizi düşünmeniz gerekir. Dini bütün bir Amerikan topluluğu üzerinde kutsal kitap İncil’in yakılması ne anlama gelirse bu da o anlama gelir. Türkiye’nin NATO ile ilişkilerinde bu bağlamda bir ilinti görmüyorum. Bildiğim kadarıyla bu olayı, bazı ülkelerin ve bu arada ABD’nin askerleri arasındaki bir disiplinsizlik ve saygısızlık olarak olayı nitelemek mümkündür. Ancak anlamak ve anlayış göstermek mümkün değildir. Bu olay ABD askerlerinin sebep olduğu ilk olay da değildir. Özür dilemek de bir çare teşkil etmemektedir. Zira macun tüpten çıktıktan sonra onu geri sokmak, yani kırılan onurları ve öfkeyi geri sarmak mümkün olmamaktadır. ABD makamlarının kendi personeline karşı daha dikkatli olması, ağır disiplin cezalarıyla bu gibi davranışların önlenmesi gerekmektedir. Afganistan’ın Türkiye için özel bir konumu vardır. Oradaki Türk askeri Türkiye’nin yumuşak gücünü temsil etmekte, Türk halkı ile benzerlikler gösteren yerel kültürel değerlere saygı göstermektedir. Türk ordusu oraya silah kullanmak için değil, alt yapı yardımlarına katkıda bulunmak, okul, hastane gibi ihtiyaçları karşılamak amacıyla çalışmakta olup, sanırım Afgan halkının güvenini kazanmıştır. Bu nedenle Türk ordusu diğer NATO müttefikleri gibi saldırıya da maruz kalmamaktadır. NATO müttefiklerimizle Afganistan’da hem devresel komutanlıklar yoluyla, hem de kültürel bir köprü olarak hizmet vermeye çalışmaktadır.
Türkiye’nin bu üyelikten kazançları nelerdir?
Türkiye üyeliğinin 60. yılında NATO’ya hala güvenliği için sağlam bir şemsiye olarak bakmaktadır. 60 yıllık çeşitli iniş-çıkışlarla ama oybirliği gerektiren kararlarda hemen hemen tamamen oybirliğine uyum sağlayarak iyi bir müttefik olduğunu göstermiştir. NATO üyeliği bazı sıkıntılara rağmen Türk halkının çoğunluğunda tartışmalı bir konu değildir. NATO içinde daha evvel saymış olduğum bazı olaylar Türkiye’nin müttefikleriyle arzulanmayan görüş ayrılıklarına sebebiyet verse de, hem NATO müttefiklerimizin anlayışı, hem de Türkiye’nin uyumlu davranışlarıyla şimdiye kadar hep aşılmıştır. NATO’nun eskiden hatta üyeliğimizin 10. yılı olan 1962’de Küba füze krizinde satıldığını gördük. Türkiye’nin beklediği ve hakettiği saygıyı her zaman görmediğini ve beklentilerinin karşılanmadığını da biliyoruz. Ama bunlara rağmen ve bunlarla eş zamanlı olarak Türkiye’nin NATO içindeki itibarının da artmakta olduğunu gözlemliyoruz. Örneğin, NATO Genel Sekreter Yardımcılıklarından birinin şu sırada Türkiye’nin elinde olması, son NATO Strateji Belgesi’nin yazımını gerçekleştiren Âkil Adamlar Kurulu’nun 12 kişilik kadrosu içinde bir Türk Büyükelçisi’nin de yer almış olması gibi faktörler Türkiye’nin önümüzdeki dönemde NATO’nun sadık ve etkin bir üyesi olmaya devam edeceğini göstermektedir.
Suriye’deki son referandumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Referandum’un yapılması kadar sonuçlarının da inandırıcı olmadığı, göstermelik olduğu ve Suriye’deki gidiş çizgisini değiştirmeyeceği bellidir. Bir kere yapılışındaki gayri ciddilikler - eğer durum gerçekten trajik olmasaydı - komedi diyebileceğimiz bir durumdadır. Şimdi bir seçim sandığına giden veya referandumda anayasaya oy veren insanların perde arkasına aynı anda birden çok kişiyi almaları, durumun ne kadar açık bir demokrasi ihlali olduğunu göstermektedir. Uluslararası gözlemciler ya kabul edilmediğinden, ya da medya mensuplarının Şam dışındaki başka yerlere geçmelerine engel olunduğundan, referandumun sadece Şam’ın, o da tamamının değil, sadece birkaç bölgesinin yabancılara gösterildiğini ortaya koymaktadır. Buna bile Şam yönetiminin açıkladığı duruma göre katılım düşük ve %52 civarındadır. Bu durumda referandum sonuçlarını ciddiye almak mümkün olabilir mi? Kaldi ki, Şam yönetimi evvela Türk yetkililerine daha sonra Rusya Dışişleri Bakanı Larov’a verdiği sözler doğrultusunda, istese bile bir reform gerçekleştirebilir mi soruları cevap beklemektedir. Gerçekleştiremeyeği bellidir. Zaten niyet de bellidir, bu da reformun son derece sınırlı tutulmasından ve kozmetik sayılabilecek düzenlemelerden anlaşılmaktadır. Bu arada Suriye Dışişleri Bakanı’nın bir Türk medya muhabirine vermiş olduğu ve sert sözleri havi demeçten anlaşıldığına göre “Suriye’nin laik rejimi“ Türkiye’nin telkinlerinin aksine, Suriye’deki Müslüman Kardeşler örgütünün kurumsal olarak parti şeklinde örgütlenip siyasete girmesine engel olacakları, sadece Müslüman Kardeşlere sempati duyan kişilerin bireyler olarak siyasete girebileceklerini hesapladıkları anlaşılmaktadır.
Türkiye Suriye’ye bireysel olarak, ya da benzer görüştekilerin ittifaki şeklinde askeri, ya da başka türlü bir müdahaleyi öngörmekte midir?
Türkiye’nin karar mekanizmalarında neler düşünüldüğünü bilmiyorum. Ancak kişisel görüşüm olarak, askeri müdahalenin karşısındayım. Suriye’de Türkiye’nin kimin tarafında olması gerektiği doğal olarak bilinmekte, ama çatışmada taraf olması gerekmemektedir. Suriye halkına her türlü yardım ve desteği yapmamız gerekir, Suriyelilerin yaralarını sarmaya çalışmamız, gerekenleri getirip ülkemizde tedavi etmemiz, mümkün olan durumlarda Suriye’nin iç kesimlerine tıbbi malzeme, gıda ve giyecek yardımında bulunmamız, Suriye muhalefetini, ilerideki Suriye devletinin çekirdeğini oluşturmak üzere Türkiye’de bir araya getirip aralarında uzlaşmalarını sağlamamız gibi birçok yapabileceği şeyler vardır. Diplomatik, ekonomik, siyasi, kültürel ve birçok konuda her fırsatın değerlendirilmesinde Türkiye’nin ön planda rol alması gerekir. Ama askeri alanda hayır. Çünkü ister mezhep savaşı olsun, ister rejim savaşı olsun, ister iktidar savaşı olsun herhangi bir iç savaşta Türkiye’nin Suriye bataklığına girmemesi gerekmektedir. Zira bunu bugün isteyen bazı Suriye muhalif grupları olabilir, ama böyle bir çatışmada Türk askerinin Suriye’yi veya belli bir kısmını işgali anlamına gelebilecek bir müdahale, bizzat bu kesim tarafından dahi ileride aleyhimizde kullanılabilir. Arap sokağındaki geçici sevgiler ve gösteriler Türk düşmanlığına dönüşebilr ve yeniden Osmanlı tahakkümüne çağrışımlar getirebilir. Diğer Arap ülkelerinden gelebilecek tepkileri ise saymak bile istemiyorum. Uluslararası toplumun gözünde Türkiye uzlaştırıcı değil, bir savaş şahini ülke olarak gösterilmek istenirse, bundan büyük bir üzüntü duyarım.