Uluslararası İlişkilerde Denge ve Dengesizlik Düzleminde Türkiye’de Referandumun Global Etkileri

Makale

Anayasa değişikliğini öngören referandum 16 Nisan’da yapıldı ve sonuç; “evet” yönünde çıktı. Bu referandumun hem içerde, ...

Anayasa değişikliğini öngören referandum 16 Nisan’da yapıldı ve sonuç; “evet“ yönünde çıktı. Bu referandumun hem içerde, hem de dışarıda ciddi etkileri olacağı kuşku götürmez bir gerçektir. Zira küreselleşen dünyanın, yeni yüzyılda, başkalaşım geçirdiğini ve bu evrilmenin dünyayı bambaşka bir sürece götürdüğünü görmek zorundayız.

Dünyanın siyasi, sosyal ve ekonomik kodları değişiyor. Bu değişim coğrafyaları ve ülkeleri derinden etkileyecektir. Bu değişim ve dönüşümün arifesinde, bulunduğu jeopolitikten dolayı Türkiye, adeta kilit noktadadır.

Türkiye’nin son 15 yılda beklenmedik şekilde gösterdiği büyüme ve dünyada söz sahibi olma çabası, elbette Batı tarafından hoş karşılanmamıştır. Soğuk Savaş döneminden kalma eski alışkanlıklarını sürdüren Batı, Türkiye’nin yeni dönemdeki rolünü görmezden gelmekte ve bunun yarattığı hazımsızlıkla, Türkiye’ye saldırmaktadır.

Emperyal egemenlik dürtüsüyle hareket eden Batı, “makul sessiz ve uyuyan dev Türkiye“ye alışmış ve bu konsepte göre pragmasını sürdürmüştür. Türkiye, Batı ittifakında yer aldığı tarihten itibaren, Batı’ya karşı sesini yükseltmemiş, isteklerini ve çıkarlarını masada alamamış ve “uç karakol“ olarak görevini 2000’li yıllara kadar sürdürmüştür.


Soğuk Savaş Dönemi

1950’den itibaren dünya, 2. Büyük Savaşı yaşayıp, “soğuk savaş“ dönemine girerken; iki kutuplu, dengeli bir dünya düzeni vardı. İki kutuplu dünyanın Batı yanı, kapitalist, liberal bir ekonomi modelini benimserken, Doğu yanı içine kapalı, sosyalist bir ekonomi modeli uyguluyordu.

Bu çerçevede Doğu’nun lider ülkesi olan Sovyetler Birliği’nin resmi ideolojisi, küresel komünizm, Batı’nın lider ülkesi ABD’nin ise küresel kapitalizmdi. Aynı şekilde Batı’nın ayakta kalmasını sağlayan askeri gücü ve savunma doktrini NATO, Doğu’nun ki ise Varşova Paktı idi. 45 yıl süren bu dönemde yaşanan siyasi ve askeri krizler, her seferinde 3. Dünya Savaşı’nın ayak seslerini çağrıştırıyordu.

Küresel savaşı kapitalizm kazandı ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte sona erdi. Soğuk Savaş sonrasında ise adına “globalizm“ denilen, tek kutuplu dünya veya yenidünya düzeni ortaya çıktı.


Yenidünya Düzeni (Globalizm veya Tek kutupluluk)

1990’lı yıllardan itibaren başlayan yenidünya düzeninde, yüz milyarlarca ciro yapan şirketler, sınır tanımadan tüm dünyaya yayıldılar. Özellikle Çin ve Rusya en çok Batı sermayesi çeken iki ülke oldu. Kapitalizm veya genel adıyla emperyalizm içinde yeşeren globalizm, kendine daha sağlam yer edinmek ve dünyayı kontrol altında tutabilmek için, makine ve bilgi teknolojileri geliştirdi. Siber güvenlik, nano teknolojiler, robotlaşma, sosyal medya ağlarıyla egemen güç haline geldiler. Moda deyimiyle, 4.0 Sanayi Devrimi evrilmesine dümen kırdılar.

Yenidünya düzenin hamiliğini ABD üstlendi. AB ise topal ördek rolüne razı oldu. Hızla büyüyen dünya ekonomisinin en büyük sorunu; enerji, enerji arzı, devamlılığı ve güvenliğiydi. Enerji kaynakları ise Orta Doğu ve Orta Asya’daydı.

Enerji kaynaklarına sahip olmak, düzenin sürdürülebilmesi ve tek kutupluluk için, elzem olan en önemli argümandı. Globalizm, ekonomik alanda gücü kontrol altında tutarken, toplumları da dizayn etmeliydi.


Medeniyetler Çatışması Teorisi

Tam da bu noktada Samuel Huntington tarafından “Medeniyetler Çatışması“ kavramı ortaya atıldı. Huntington’a göre; soğuk savaş sonrasına tekabül eden 1990'lı yıllardan itibaren uluslararası ittifak ya da ihtilaflarda belirleyici olan unsurlar politik ya da ekonomik ideolojiler değil, “medeniyetler“ olacaktı. Medeniyetlerden kasıt ise ulusların kendi kültürlerine göre bir birleşme veya çekişme içerisine gireceği üzerineydi“. Özellikle de 21. yüzyılda da bu trend devam edecekti. Yine Huntington’a göre, medeniyetler savaşmayacak, gruplaşmalar medeniyet bazında olacaktı. Tezin özü buydu.

Zaten dünyanın Aksı da Atlantik’ten Pasifik’e kayıyordu. Avrupa ve Amerika ekonomisi belirgin şekilde durağan bir dönem yaşıyordu. Artan petrol fiyatları, küresel ekonomiyi çok zorluyordu. Hatta yeni bir “1929 Krizi“ ile karşı karşıya kalınma riski vardı. Üstelik Batı’nın enerji talebi de giderek artıyordu. Karşısında ise sürekli büyüyen Çin, Hindistan ve yeniden eski gücünü arayan Rusya vardı ve ABD, yeni bir “Çevirme Politikası“ ile Çin ve Rusya’nın önünü kesmek istiyordu. Doğu Avrupa’ya da “güvenlik kalkanı“ kurmayı planlıyordu.

Bu ortamda yapılması gereken şey, medeniyetler çatışması fikrini aşılamaktı. Böylece medeniyetler arasında bir çatışa havası yaratarak, özelikle İslam ve İslam üzerinden Orta Doğu coğrafyası hedef alındı.

Başta Avrupa’da olmak üzere, İslam Dini’ne ve Hz. Muhammed’e dil uzatıldı. Batılı liderler çeşitli zamanlarda açıklamalar yaparak, Müslüman toplumları tahrik etti, ırkçı gösteriler arttı, din adamları ve gazeteciler öldürüldü.

Bütün bunlar sanki bir ayrıştırmanın parçasıydı. Huntington; “kültürel gruplaşmalar olacak ve medeniyetler çatışacak“ demişti ya! İşte Batılı liderler, Orta Doğu’da ve Orta Asya’da olası bir kültürel birleşmeyi. doğal olarak da medeniyetler çatışmasını önlemek için, demokrasiyi ve “Ilımlı İslâm’ı“ getireceklerdi.

Medeniyetler çatışmasının özü, kültürel ve dinsel gruplaşmalar olduğundan, Batı’nın yeni bir canavar yaratması gerekiyordu. Çok geçmeden de 2000’li yıllarda atılan tohumlar meyvesini verdi ve yeni bir düşman var edildi: “Küresel terörizm!“ NATO’da terörizmle mücadeleye ya da diğer bir değişle medeniyetler çatışmasında Batı’ya hizmet edecek bir güce devşirildi.

Küresel terörizm denilince de akla hemen İslami Terör ve İslami terör örgütleri geldi. Artık yeni düşman belliydi ve terörün kökü kurutulmalıydı. Tabii aynı şekilde terörü besleyen ülkeler ya işgale uğramalı ya uluslararası arenadan izole edilmeli ya da küçük parçalar bölünerek yönetilmeliydi.

Yenidünya düzeninde demokrasi için havarilik hamaseti yapılmalı ve medeniyetler konusunda bir şeyler söylenmeliydi. Hatta öncelikle ayrışım fikri orta atılmalı, sonra da medeniyetleri ittifaklaştırmalıydı.
Bu söylenenler evangelistçe yerine getirildi. Irak ve Afganistan hemen işgal edildi. Ardından, Arap Baharı dalgasıyla Tunus, Fas, Mısır, Libya, Cezayir’de iç karışıklıklar, Suriye’de ise iç savaş çıkarıldı. Aynı şey 15 Temmuz 2016’da Türkiye’de de denendi, ancak başarılı olamadı.

Fakat ilginç olan ve dikkat edilecek olan asıl mesele ise bu medeniyet sürecinin önce Orta Doğu’dan başlamış olmasıdır. Sonra da bu olgu giderek, Orta Asya’ya doğru yayılma eğilimine girmeye başladı.

Her şey jakobence ilerliyordu. Ama uygar ve özgür dünyaya! Bir şeyler söylemek lazımdı. Gerekçe gösterilmeliydi. Tabi bütün bu süreçlerin sağlıklı işleyebilmesi için, dünya kamuoyunun toplum mühendisliği ilkeleri çerçevesinde şekillendirilmesi gerekiyordu. İşte Batı medyası, kendisine verilen görevi başarıyla yerine getirdi ve yenidünya düzeninden, bir üst düzene geçişin yolu açıldı.


Uluslararası İlişkilerde Denge ve Dengesizlik

Uluslararası ilişkilerin dengesi karşılıklı bağımlılığa (transnayonalizm) dayanır. İkili veya çoklu ülkelerin, ekonomik, siyasi, sosyal, askeri çıkarları; temelde ve olması gerektiği şekli ile “denge“de olmalıdır. Beklenen odur ki taraflar masaya eşit şartlarda otursun.

Ancak günümüz uluslararası ilişkilerinde ve diplomatik müzakerelerde taraflar masaya dengeli ve eşit şartlarda oturamaz. Güçlü olan devlet her aman avantajlıdır ve genelde masadan istediğini alarak kalkar. İşte bu da “dengesizlik“tir. Bir ülkenin haklı olması, istediğini alması anlamına gelmemektedir.

Küresel hegemonyanın yarattığı rekabet ortamı, ünlü matematikçi John Nash’in deyimiyle “oyun teorisi“ne dönüştü. Dengeler, dengesizlik üzerine kurgulanarak, güçlünün her daim kazandığı bir patronaj halini aldı.

Dünyanın G8 diye anıldığı güçlü devletleri (ABD, Çin, İngiltere, Almanya, Fransa, Kanada, Japonya, İtalya) hem siyasi, hem de ekonomik yönden güçlü, aynı zamanda da emperyaldir. Dünya GSMH’nın da % 65’ine sahiptir.

Bu ülkelerden ABD, İngiltere, Çin, Rusya, Fransa ise Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde yer almaktadır. 5 Daimi üyeli Güvenlik Konseyi, dünyayı yönetmektedir ve Ortadoğu ve Balkanlar’ın destrüktifine (yıkımına) zemin hazırlamıştır.

Dünyayı yöneten bu güçler, yenidünya düzeni için, Türkiye’nin de içinde bulunduğu bir dizi değişim ve dönüşüm rüzgarını estirmeye başlamış ve Kıyı Afrika’dan başlayarak, tüm Orta Doğu’yu etkisi altına alan, harita değişikliğine giderek, bu bölgeleri daha küçük ülkelere bölmeye ve “butik devletler“ kurmaya doğru yol almaya çalışmışlardır. Bugün Irak ve Suriye’yi parçalama çabası da bunun içindir. Türkiye’de parçalanmak istenen ülkelerden biridir.


Eksen Kayması Kaosu

Türkiye’nin son yıllarda izlediği çok yönlü dış politika, gerek iç kamuoyunda, gerekse dış kamuoyunda ilginç yorumlara neden oldu. Bu yorumların başında da “eksen kayması“ kavramı ön plana çıktı.

Türkiye’nin bölgesel güç ve ardından da küresel güç olma konusunda geliştirmeye çalıştığı çabalar, özellikle de Ortadoğu ve kısmen de Orta Asya üzerinde üstlendiği rol nedeniyle dikkatler Türkiye üzerine yöneldi.

Uluslararası arenada Türkiye’nin kendisine biçtiği bu yeni rol doğal olarak, ilgi, hayret ve endişe ile karşılandı.

Peki neydi iç ve dış kamuoyunu endişelendiren dış politikadaki yeni konsept gelişmesi? Türkiye Batı yanlısı dış politika çizgisinden son on yılda vazgeçerek, sadece Batı’nın bir parçası olmadığını, aynı zamanda Ortadoğu, Orta Asya, Akdeniz, Karadeniz, Balkanlar ve Kuzey Afrika bağlantılı (Kısaca Akdeniz havzası) bir ülke konumunda olduğunu yeniden keşfetti.

Bu coğrafi çeşitlilik, beraberinde Türkiye’nin jeopolitik-jeostratejik önemini anlamasına ve bunun içinde harekete geçmesine vesile oldu. Aynı şekilde büyüyen, kendisine büyük hedefler koyan Türkiye için, tüm dünya ile entegre olmak, yenidünya düzeninin getirdiği iklimde sürdürülebilir olmak, yeni dengeler, diplomatik güç elzem hale geldi.

Bu noktada Türkiye dış politika argümanlarında köklü bir değişime girerek, Orta Asya, Rusya, Kafkaslar, Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkeleriyle ilişkilerin geliştirilmesi için büyük çabalar harcadı. Çünkü Türkiye’nin, Orta Asya, Kafkaslar, Ortadoğu ve Balkan ülkeleriyle tarihsel ve kültürel ortak paydaları bulunmaktadır.

Türkiye’nin başta Ortadoğu olmak üzere, pek çok ülkeyle başlattığı yeni girişim, ekonomik ve siyasi işbirliği, geçmiş korkularını ve bölgeden uzak durma politikalarını kökten değiştirdi.

Uzun yıllar boyunca din bağlarıyla bağlı olduğu Ortadoğu’dan ve kan bağlarıyla bağlı olduğu Orta Asya’da uzak duran Türkiye, şimdi merkez-çevre ilişkisi konseptinde, kendi bölgesinde veya başka bölgelerde var olan sorunlara el atmakta, ara bulucu, çözüm üretici olmaktadır. Kısacası Türkiye sesini her uluslararası ortamda yükseltmektedir.

Türkiye’nin makul sessiz dış politikasından, aktif ve çeşitlilik gösteren dış politikaya geçişi bu nedenle acaba Türkiye Batı’dan kopuyor mu? Sorusunu beraberinde getirdi.

Oysa Türkiye’nin son yıllardaki dış politika tavırları, eksen kayması anlamına gelmemektedir. Ortak çıkar ve maksimum fayda ilkesiyle oluşturulmuş bir dış politika ve diplomasi geliştirilmiştir. Lakin Batı, bu değişimi farklı lanse ederek, Türkiye’nin düşünsel ve siyasal etkinliğini azaltmaya ve kendine bağımlı hale getirmeye çalışmaktadır.


Referandumun Siyasi Sistemdeki Anlamı

Türkiye, 16 Nisan’da yönetim sisteminin değiştiği ve yeni bir siyasal sistemin başladığı yeni bir yola çıkmıştır. Sistemdeki en önemli değişiklik, yürütme yetkisinin Başbakan değil, Cumhurbaşkanın da olmasıdır. Böylece Cumhurbaşkanının sadece yasaları onaylama işlevi (diğer görevleri de var elbette) sona ererek, yürütmenin başı olarak, Türkiye’yi yönetecek olmasıdır. Cumhurbaşkanlığı için zaman zaman yapılan “noter“ tartışması da tümüyle ortadan kalkacaktır.

Referandum ile Türkiye’de “sistem değişikliği“ne gidilmiştir. Başkanlık olarak nitelenecek olan sistemde, Cumhurbaşkanı ve Meclis karşılıklı olarak birbirine ihtiyaç duymaktadır. Yasama yetkisi yine TBMM’de olacaktır.
Yeni sistemde, Meclis içinden herhangi bir hükümet çıkmayacaktır. Zira, yürütmenin başı Cumhurbaşkanıdır ve halk tarafından seçimle işbaşına gelmiş olacaktır. Bu yönüyle de Cumhurbaşkanı, siyasal sistemin ve en önemlisi de yönetim sisteminin “en güçlü figürü“ olacaktır.


Referandumun Batı Dünyası Üzerindeki Etkisi

Osmanlı İmparatorluğu’nun gerilemeye başladığı yıllardan itibaren Batı, Türkiye’nin nerdeyse kaderini tayin edecek kadar, Türkiye’ye müdahil olmuştur. Birinci Dünya Savaşı sonrasında parçalanan imparatorluktan doğan ulus devlet, İkinci Dünya Savaşı sonrasında SSCB’nin militaralist yayılmacılığı karşısında, Batı ittifakı içinde yer almıştır.

Bunun sonucu olarak, 1950’lerden itibaren Batı’nın önemli ve etkin kurumlarına üye olan (Avrupa Konseyi, NATO, AGİT, AB-adaylık statüsü-) Türkiye, uzun süre Batı’nın her isteğine boyun eğmiş ve makul sessiz olmaya devam etmiştir.

11 Eylül saldırıları sonrasında Bush’un demiyle “Haçlı Seferleri“ yeniden hortlatılmış ve İslam coğrafyasında, Arap Baharı rüzgarı estirilerek, Irak, Suriye savaşa sürüklenmiş ve Mısır, Fas, Tunus, Cezayir, Irak gibi ülkelerde iktidarlar değiştirilmiştir. Diğer Orta Doğu ülkeleri ise kontrol altında tutulmuştur.

Bu bağlamda Türkiye üzerinde de oyunlar oynanmıştır. 28 Şubat süreci ile başlayan oyun, 15 Temmuz darbesi ile zirveye ulaşmıştır. 17-25 Aralık, Gezi olayları, Batı medyası tarafından kışkırtılmış ve Türkiye savaşa doğru sürüklenmek istemiştir.

Batı’nın Türkiye üzerine oynadığı oyunun tutmaması, elbette Türkiye’nin ne kadar güçlü olduğunun göstergesidir. Kadim bir medeniyet olan Türkiye, kolay yutulur lokma değildir.


Sonuç ve Değerlendirme

Bugün ABD’nin yenidünyadan çıkıp, Ortadoğu’ya gelmesinin, bu bölgedeki ülkelerde Arap Baharı rüzgarı estirmesinin, Irak, Afganistan işgalinin altında yatan neyse, Türkiye’de yeni dünya düzeni içindeki bölgesel ve küresel rolü için çeşitlilik gösteren bir dış politika tavrı da odur. Türkiye bu tavrı da sergilemek zorundadır. Bu açıdan referandum bir hata değil, Türkiye’nin güçlü olmasının bir gereğidir.

Aynı şekilde AB’nin ve ABD’nin hem Ortadoğu hem de Orta Asya ile yakın siyasi ve ekonomik ilişkileri vardır. Bu ülkeler, yeni dönemde Çin, Rusya, Hindistan gibi ülkelerle ilişkilerini geliştirmek istemektedir. O halde biz neden küresel amaçlı ilişkilerimizi geliştirmeyelim. Unutmayalım ki dünyanın merkezi Atlantik’ten, Pasifik’e (Uzak Doğu) doğru kaymaktadır.

Şunu net bir şekilde söylemek zorundayız! Türkiye, Batı’da her zaman ezilen ve horlanan taraf olmuştur. Kıbrıs Sorunu, AB Üyeliği, Körfez Krizi ve daha pek çok konuda Türkiye her daim kullanılmıştır. Batı, Türkiye’yi her zaman “çantada keklik“ olarak görmüştür.

Oysa bugün ekonomik kalkınmışlık düzeyi, enerji alanındaki jeopolitik yapısı, dış politikadaki aktivitesi, yeri geldiğinde masaya yumruğunu vurması, yenidünya düzeni içinde kendisine bölgesel ve ileri seviyede küresel oyuncu rolü biçmesi, özgüvenin bir tezahürü olarak, Türkiye’yi dünyada hatırı sayılır bir noktaya getirmiştir.

Türkiye’nin son yıllarda izlemekte olduğu çok yönlü dinamik dış politika anlayışını, radikal bir eksen kayması veya Batı’ya bir alternatif arayışı değil, bir zenginlik ve güç kaynağı olarak görmek gerekir. Batı her zaman Türkiye’yi Laik Müslüman bir model olarak Ortadoğu’ya örnek göstermiyor muydu? Cevap evet olduğuna göre, yeni sürecin kaygı vermekten ziyade, Batı ile Doğu arasında bir köprü olarak görmek daha vicdani ve akılcı davranış olacaktır.

Türkiye geçmişi ile yeniden bağ kuruyor. Bu eksen kayması değil, geçmiş tarihi ve coğrafyasıyla ile bütünleşmek anlamına gelmektedir. Sonuç olarak Türkiye, hem Doğulu hem de Batılı özelliklerinin sağladığı avantajlarını sentezleyerek dünyaya yeni bir modeli haber vermektedir.

Ancak bunu anlamak istemeyen Batı, referandum süreci boyunca “hayır ittifakı“ kurarak, Cumhurbaşkanı ve hükümet üzerinden, Türkiye’ye sürekli saldırıda bulunmuştur. Batı medyası da buna çanak tutmuş ve kışkırtıcı haberlerle ortamı daha da germiştir.

İşin bir başka ilginç yanı ise, üst akıl veya derin devlet değimiz yapılar, Türkiye’nin Almanya, Hollanda, Belçika, Avusturya gibi AB üyesi ülkelerle ilişkilerini bozmak için çabalamışlar, maalesef bu ülkelerin hükümetleri de buna boyun eğmişlerdir.

Şunu herkes çok iyi biliyor ki Türkiye, dünyaya yardım elini uzatan sosyal bir devlettir. Suriyeli ve Iraklı mültecilere kucak açması, Afrika’ya yardım etmesi, Balkan ülkelerine desteği gözden kaçmamaktadır.

Cumhurbaşkanı Batı’ya seslenip; “zülm ile abad olunmaz.“, “beş dünyadan büyük mü?“, “biz sömürmeye değil, yardıma geldik.“ Derken, elbette Batı bunu görmekte ve başarısızlıklarının veya sömürgeceliklerinin yüzlerine vurulmasına tahammül edememektedir.

Referandumun evet çıkmasıyla birlikte Türkiye’nin yönetim sisteminde “güçlü lider“ kavramı oturmuş olacaktır. Makul sessiz ve uyuyan dev Türkiye“ye uyandı ve bunun yaratacağı rüzgar, tüm dünya dengelerini etkileyecektir.

Batı kışkırtılmış travmayı yakında unutacak ve yeniden Türkiye ile masaya oturacaktır. Hem de eşit şartlarda olacaktır bu. Bizim de artık toplumsal bölünmüşlükten kopup, birlik olmamız gerekiyor.

Shakespeare’in deyimiyle “olmak ya da olmamak!“ Bütün mesele buysa, yenidünya düzeninde oyun kurucularından biri olmak veya olmamak da bizim elimizdedir.

MUSA KARADEMİR
Avrupa Birliği Uzmanı
DMW Yönetim Kurulu Üyesi ve AB Danışmanı
Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2863 ) Etkinlik ( 228 )
Alanlar
TASAM Afrika 80 666
TASAM Asya 100 1157
TASAM Avrupa 23 664
TASAM Latin Amerika ve Karayip... 16 68
TASAM Kuzey Amerika 9 308
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1415 ) Etkinlik ( 56 )
Alanlar
TASAM Balkanlar 24 297
TASAM Orta Doğu 25 630
TASAM Karadeniz Kafkas 3 297
TASAM Akdeniz 4 191
Kimlikler ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1308 ) Etkinlik ( 78 )
Alanlar
TASAM İslam Dünyası 58 786
TASAM Türk Dünyası 20 522
TASAM Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2071 ) Etkinlik ( 85 )
Alanlar
TASAM Türkiye 85 2071

İktisadi düşünce tarihi, uzun süre boyunca Batı Avrupa ve Kuzey Amerika merkezli bir epistemolojik hattın tekelinde şekillenmiş; Batı dışı toplumların entelektüel üretimleri ise genellikle "gecikmiş", "çeperde kalmış" ya da "taklitçi" formlar olarak marjinalleştirilmiştir. ;

NATO zirveleri genellikle savunma harcamaları, askeri yetenekler ve Rusya'ya karşı caydırıcılık üzerine yapılan tartışmalarla domine edilir. Ancak İttifak'ın resmi belgelerinde daha sessiz bir dönüşüm yaşanıyor. ;

İktisat biliminin tarihsel gelişimi, ekseriyetle soyut kuramların doğrusal bir çizgide birbirini takip ettiği saf bir düşünce silsilesi olarak tasvir edilir. Ancak iktisadi düşüncenin ve bu düşünceyi üreten akademik paradigmaların evrimi, göründüğünden çok daha ampirik, kurumsal ve coğrafi yer değiş...;

İktisadi düşünce tarihi çalışmaları, genellikle Anglo-Amerikan merkezli ana akım kuramların ya da Batı Avrupa menşeili büyük ekollerin gölgesinde şekillenme eğilimindedir. ;

The Lancet'te yayımlanan bir analize göre, dünya genelinde yaklaşık 1,2 milyar insan şu anda bir ruhsal bozuklukla yaşıyor ve bu yük son otuz yılda çarpıcı bir şekilde arttı. Ruhsal hastalıklar, dünyanın en çok engelliliğe yol açan sağlık sorunları arasına girdi; anksiyete ve depresyon ise bu yüksel...;

İktisat “bilimi”, çoğunlukla evrensel formüllerin, grafiklerin ve rasyonel aktör varsayımlarının soğuk laboratuvarı olarak kabul edilir. Ancak tarihin ve coğrafyanın süzgecinden geçirilmemiş bir iktisat teorisi, ruhu ve hafızası olmayan bir iskeletten ibarettir.;

Arktik, yaptırımlar, enerji güvenliği, deniz lojistiği ve büyük güç rekabetinin kesiştiği yeni bir jeopolitik laboratuvara dönüşmektedir. Bunun en açık örneklerinden biri, Çin ile Rusya arasında gelişen Arktik LNG ilişkisidir. Batı yaptırımları, Rusya’nın Arctic LNG 2 projesini finansman, teknoloji,...;

Washington’ın ittifakları muazzam bir baskı altında. Birçok müttefik ve ortak, büyük güç niteliğindeki rakiplerden gelen artan tehditlere maruz kalıyor ve Birleşik Devletler’e güvenip güvenemeyecekleri konusunda şüpheye düşüyor. Bu baskılara verilen yanıt ise yeniden silahlanmak oluyor. ;

12. İstanbul Güvenlik Konferansı (2026)

  • 19 Kas 2026 - 20 Kas 2026
  • Wish More Hotel Istanbul -
  • İstanbul - Türkiye

9. Türkiye - Körfez Savunma ve Güvenlik Forumu

  • 27 Kas 2025 - 28 Kas 2025
  • Wish More Hotel Istanbul -
  • İstanbul -

7. Denizcilik ve Deniz Güvenliği Forumu

  • 27 Kas 2025 - 28 Kas 2025
  • Wish More Hotel Istanbul -
  • İstanbul -

4. İstanbul Siber-Güvenlik Forumu

  • 27 Kas 2025 - 28 Kas 2025
  • Wish More Hotel Istanbul -
  • İstanbul -

8. Türkiye - Afrika Savunma Güvenlik ve Uzay Forumu

  • 27 Kas 2025 - 28 Kas 2025
  • Wish More Hotel Istanbul -
  • İstanbul -

2. Yeniden Asya Güvenlik Forumu

  • 27 Kas 2025 - 28 Kas 2025
  • Wish More Hotel Istanbul -
  • İstanbul -

Afrika 2063 Ağı | İstişare Toplantısı 3

  • 18 Haz 2025 - 18 Haz 2025
  • Çevrimiçi - 13.00

Millî Savunma ve Güvenlik Akademisi Sertifika Programı | 2024 Dönem 1

Millî Savunma ve Güvenlik Akademisi Sertifika Programları ile katılımcılara stratejik yönetim ve liderlik alanlarındaki yeniliklerin aktarılması, Türkiye ve dünyadaki gelişmeler ışığında ulusal ve uluslararası güvenlik stratejileri konularında çok yönlü analiz, sentez ve değerlendirmeler yapabilmelerine, çözüm önerileri, farkındalık ve gelecek öngörüleri geliştirmelerine destek sağlanması amaçlanıyor.

  • 20 Oca 2024 - 10 Şub 2024
  • İstanbul - Türkiye

Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM, Dr. Cengiz Topel MERMER’in hazırladığı “ABD Hegemonyasına Meydan Okuyan Çin’in Zorlu Virajı; Güney Çin Denizi” isimli stratejik raporu yayımladı.

Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM, Dr. Cengiz Topel MERMER’in hazırladığı “Küresel Rekabet Penceresinden Pasifik Adaları” isimli stratejik raporu yayımladı.

Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM, Dr. Cengiz Topel MERMER’in uzun araştırmalar sonunda hazırladığı “TEKNOLOJİK ÜRETİMDE BAĞIMSIZLIK SORUNU; NTE'LER VE ÇİPLER ÜZERİNDE KÜRESEL REKABET” isimli stratejik raporu yayımladı

Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM, Dr. Cengiz Topel MERMER’in hazırladığı “Sri Lanka’nın Çöküşüne Küresel Siyaset Çerçevesinden Bir Bakış” isimli stratejik raporu yayımladı.

Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM, Dr. Cengiz Topel MERMER’in hazırladığı “Çin-Japon Anlaşmazlığında Doğu Çin Denizi Derinlerdeki Travmalar” isimli stratejik raporu yayımladı.

Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM, Dr. Cengiz Topel MERMER’in uzun araştırmalar sonunda hazırladığı “MYANMAR; Büyük Oyunun Doğu Sahnesi” isimli stratejik raporu yayımladı

İngiltere’nin II. Dünya Savaşı sonrasında Hint Altkıtası’ndan çekilmek zorunda kalması sonucunda, 1947 yılında, din temelli ayrışma zemininde kurulan Hindistan ve Pakistan, İngiltere’nin bu coğrafyadaki iki asırlık idaresinin bütün mirasını paylaştığı gibi bıraktığı sorunlu alanları da üstlenmek dur...

Devlet geleneğimizde yüksek emsalleri bulunan Meritokrasi’nin tarifi; toplumda bireylerin bilgi, bilgelik, beceri, çalışkanlık, analitik düşünce gibi yetenekleri ölçüsünde rol almalarıdır. Meritokrasi din, dil, ırk, yaş, cinsiyet gibi özelliklere bakmaksızın herkese fırsat eşitliği sunar ve başarıyı...