Cumhurbaşkanlığı Sistemi Neler Getirdi?

Makale

Aslında Cumhurbaşkanlığı sistemi ile ilgili bu yazımı referandumdan önce yazmayı planlıyordum fakat çeşitli nedenlerden dolayı referandumdan sonraya bıraktım. Öncelikle ülkemizde...

Aslında Cumhurbaşkanlığı sistemi ile ilgili bu yazımı referandumdan önce yazmayı planlıyordum fakat çeşitli nedenlerden dolayı referandumdan sonraya bıraktım. Öncelikle ülkemizde son yıllarda gündeme gelen ve sonuçlanan Cumhurbaşkanlığı sisteminin ülkemize ve milletimize hayırlı olmasını dilerim. Anayasa değişikliği, içerisinde birçok düzenlemeyi barındırması nedeniyle çeşitli açılardan tartışılmaya değerdir. Ancak ben burada sadece birkaç hususa değinmek istiyorum.

Hepimizin bildiği gibi daha önce Cumhurbaşkanı meclis tarafından seçilmekteydi. Tarihe 367 krizi olarak geçen Cumhurbaşkanının seçtirilmemesi tartışmalarından sonra Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi dönemi başlamıştır. Bana göre mesele burada kendisini göstermektedir. Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi parlamenter sistemimiz bakımından çok önemli ve dönüşümün başlangıcı olan bir karardır. Ülkemizde uygulanan parlamenter sisteme bakıldığında zaten Cumhurbaşkanının yetkileri olması gerekenden fazladır. Bunun yanı sıra Cumhurbaşkanının siyasette de etkin olması çift başlı bir yönetim sistemine neden olmuştur. Bu çift başlılık geçmişte Ecevit ve Sezer arasında yaşanan anayasa kitapçığı fırlatılması gibi üzüntü verici bir hadiseyle önemli bir krize neden olmuştur. Cumhurbaşkanının yetkileri gözönüne alındığında sorumluluğunun vatana ihanet dışında olmaması başka bir sorun olarak karşımıza çıkmıştır. Ayrıca parlamenter sistemimiz bakımından eleştirilen bir diğer husus ise koalisyonlar dönemidir. Özellikle DSP-ANAP-MHP koalisyon döneminde ortaya çıkan ekonomik kriz nedeniyle koalisyonlar çeşitli bakımdan eleştirilmiştir. Koalisyonlarda da genel olarak ortaya çıkan sorunlarda sorumlunun tespit edilememesi yönetimde sıkıntılara neden olmuştur.

Gelelim Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesiyle başlayan dönüşüm sürecine. Aslında bu süreç Fransa'daki yarı başkanlık sistemine dönüşüm süreci ile benzer özellikler taşımaktadır. Bu konudaki tespitleri Özbudun’un geçmişte yaptığı tespitlerle değerlendirerek aktarmak istiyorum. Özbudun şu şekilde bir tespit yapmaktadır[1];

...Ancak bize göre, Türk ve Fransız Anayasaları arasındaki en önemli fark Fransa'da Cumhurbaşkanının doğrudan doğruya halk tarafından seçilmesine karşılık, bizde Cumhurbaşkanının T.B.M.M.nce seçilmesidir.“ Özbudun'un konuyla ilgili bir başka tespiti şu şekildedir; “...Nitekim Fransız modelinin, zaman içinde ve özellikle General de Gaulle'den sonra, geleneksel parlamentarizme giderek yaklaşacağını beklemek mümkündü. Ne var ki, 1962 Anayasa değişikliği ile Cumhurbaşkanının doğrudan doğruya halk tarafından genel oyla seçilmesi bu durumu kökten değiştirmiştir. Şimdi Cumhurbaşkanı, hükümete oranla halk iradesini daha dolaysız biçimde temsil etmekte, diğer bir deyimle daha güçlü bir demokratik meşruluğa sahip bulunmaktadır. Hatta Cumhurbaşkanının, demokratik meşruluk açısından, Millet Meclisinden bile daha avantajlı duruma geçmiş olduğu söylenebilir. Çünkü tek tek milletvekillerinin ancak belli seçim çevrelerinin oylarıyla seçilmiş olmalarına karşılık bütün Fransız milletinin oyuyla seçilmiş bulunan, dolayısıyle milli iradeyi kendinde tecessüm ettiren makam, Cumhurbaşkanlığıdır.[2] Yazar Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini başkanlık sistemi bakımından tespit ettikten sonra meseleyi bir ileriye götürerek onun meclise oranla demokratik bakımdan daha meşru olduğunu savunmaktadır. Bu tespit özellikle 2017 Anayasa Referandumu sürecinde sıkça “EVET“ cephesine karşı yöneltilen “Tek Adam“ eleştirisine karşı cevap niteliğindedir. Yazar birçok hususu parlamenter sistem ve başkanlık sistemi bakımından tespit ettikten sonra konuyla ilgili aşağıdaki önemli tespitlere yer vermiştir. Özellikle ileride Cumhurbaşkanlığı sistemi ele alınırken bu hususların da ayrıca irdelenmesi gerektiğine inanarak tespitlerin tamamına burada yer vermek istiyorum;

Şüphesiz, Cumhurbaşkanı, Bakanlar Kurulu ve Parlamentonun ilişkileri dolayısıyle hükümet sisteminin mahiyeti, salt hukuksal düzenlemelere bağlı bir sorun değildir. Bu alanda siyasal faktörlerin çok daha etkili olduğu görülmektedir. Söz konusu ilişkiler, parlamentoda bir tek parti çoğunluğu bulunup bulunmadığına, Cumhurbaşkanının çoğunluk partisine mensup olup olmadığına ve o partinin lideri konumunda bulunup bulunmadığına göre çok değişik şekiller alabilir. Bu şartların hepsinin mevcut olduğu durumlarda Cumhurbaşkanı yürütme gücünün hakim unsuru haline gelebilir ve sistem, başkanlık rejimine yaklaşır. Parlamentoda tek bir parti çoğunluğunun bulunmadığı, aksine milletvekillerinin çok sayıda parti arasında dağılmış olduğu durumlarda da, halkça seçilmiş ve geniş anayasal yetkilerle donatılmış bir Cumhurbaşkanı, oldukça güçlü bir siyasal konumda olur. Buna karşılık, parlamentoda belli bir parti veya partiler çoğunluğunun bulunduğu ancak Cumhurbaşkanının bu parti veya partilere mensup olmadığı ya da onların lideri konumunda bulunmadığı durumlarda, sistemin işleyişi parlamenter rejime yaklaşır“.[3] Bu tespitler ileride özellikle Cumhurbaşkanının partisinin mecliste çoğunluğu sağlayamadığı ve hatta partisi olmayan bir Cumhurbaşkanının ortak aday olarak gösterilerek seçilmesi halinde çok önemli olacaktır.

Yukarıda yer verilen tespitlerin yanında ülkemiz bakımından önemli olan bir diğer hususu ise şu şekilde belirtmek gerekir. Geçmişten günümüze Özal ve Demirel'de görülen, parti genel başkanlığından sonra Cumhurbaşkanlığına geçiş sürecinde partisiz Cumhurbaşkanlığının fiilen uygulanamadığını görmekteyiz. Özal ve Demirel'in kurmuş oldukları partilerin iş işleyişlerine zaman zaman müdahale etmeleri ve yönlendirmeye çalışmaları, buna karşılık anayasal anlamda partileriyle ilişiklerinin kesilmesi bir takım sorunlara neden olmuştur. Aynı sorunların Erdoğan döneminde de olduğunu görüyoruz. Özellikle geçmişte Özal döneminin Erdoğan dönemiyle benzer özellikleri taşıdığını söylemek isterim. Şöyle ki Genel Sekreter Kemal Yamak Paşa’nın 10 Temmuz 1992 günü ve “kişiye özel“ olarak Cumhurbaşkanına takdim edilen rapor, Türk siyaset ve devlet tarihinde önemli bir yere sahiptir. Bu raporda parti liderliğinden cumhurbaşkanlığına geçiş modelinde Özal döneminde karşılaşılan sorunların, cumhurbaşkanının hükümetle, parlamentoyla, silahlı kuvvetlerle ve sivil toplumla olan ilişkilerinde mevcut anayasal yetkilerin kullanılması sürecinde kendiliğinden doğan inanılmaz anlaşmazlıklara işaret etmesi bakımından son derece önemlidir.[4] Şimdi raporda tespit edilen önemli hususlara değinmek istiyorum. İlk olarak bakıldığında Erdoğan dönemine benzer önemli bir husus şudur;

Sayın Cumhurbaşkanım, Cumhurbaşkanlığına seçilişinizden itibaren, Sayın Demirel, ANAP’la özdeşleşmiş bulunun isminizi ve şahsınızı hedef alıp yıpratmadan ANAP’ı iktidardan uzaklaştırmayacağını değerlendirerek, zatıalinizi hedef almış, seçimlerdeki stratejisini bu ana fikre göre tespit etmiş, bu propagandasını çeşitli ve çok defa ölçüsüz vaatlerle besleyerek ve bulduğu boşlukta halk psikolojisini çok iyi kullanarak, senelerdir özlediği iktidarı, aynı özleyiş içindeki bir partiyle birlikte koalisyon kurarak ele geçirmiş bulunmaktadır“, bu noktada en çok istismar edilen konular şu şekilde özetlenmiştir; “tarafsız davranmama ve ANAP ilişkisi, yetki tartışmaları, kararname imza ve onayları, bürokraside tıkanma ve kilitlenme, kanun vetolarının çokluğu, bir muhalefet lideri gibi davranma“.[5] Belirtilen hususlara bakıldığında aslında Erdoğan döneminde yaşanan sorunların ilk olmadığı dikkati çekmektedir. Özellikle güçlü bir parti genel başkanlığından sonra Cumhurbaşkanı olmanın en sorunlu tarafının, o partinin oy yüzdesini düşürmek isterken ilgili Cumhurbaşkanının şahsını ve politikalarını karalamaktır. Aslında bu tespitin doğal sonucu şudur. Cumhurbaşkanının kendisi partisiyle bağlantısını kesse bile, siyaseten partisinin ve kendisinin muhalifleri onun siyasi hayatla bağlantısını kesmekte zorlanacaklardır. Yani sürekli olarak onu siyasi hayata dahil etmeye çalışacaklardır. Yeni sistemde Cumhurbaşkanının partisiyle ilişiği kesilmemesi nedeniyle yaşanan bu soruna çözüm getirilmiştir.

Gelişmekte olan ülkelerin geçmişte yaşadığı en önemli sorun yönetimde istikrar sorunudur. Bu sorunu ülkemiz sık sık yaşamış ve ekonomik bakımdan sıkıntılar çekmiştir. Yönetimde istikrarın olmaması uluslararası alanda da önemli meselelerin çözümünde ülkemize güç kaybettirmiştir. Yeni sistemde ülkenin hükümet sorunu olmayacaktır. Bir gün öncesinden Cumhurbaşkanı ve bakanları olan ülke bir gün sonrasında aynı belirlilik ile yoluna devam edecektir. İleride Cumhurbaşkanı ile meclis arasındaki ilişkilerde önemli tıkanmalar veya krizler olması halinde ise Cumhurbaşkanının seçimleri yenilemesi ile bu sorun aşılacak, hem milletvekili seçimi hem de Cumhurbaşkanı seçimi aynı zamanda yapılacaktır. Amerika'da uygulanan başkanlık sisteminde olmayan bu husus başkanlık sisteminin zayıf yanları kısmında sayılmıştır. Gözler, konuyla ilgili olarak şu önemli tespite yer vermiştir; “Başkanlık sisteminde, fesih ve güvensizlik oyu gibi araçlarla, yasama ve yürütme organları karşılıklı olarak birbirlerinin hukuki varlığına son veremediklerine göre, bu sistemde, eğer bir kriz ortaya çıkarsa, bu krizin sistem içinde, yeni seçime gidilerek çözülme imkanı yoktur. Böyle bir ortamda, bu krizin demokratik olmayan yollarla, askeri darbeyle, çözülmesi ihtimal dahilindedir.[6]

Cumhurbaşkanlığı sisteminin uygulanması sırasında sorun yaşanabilecek en önemli husus ise Cumhurbaşkanının yargılanması kısmıdır. Meclisteki çoğunluk partisinin lideri olmayan veya çoğunluğun desteğini alamayan Cumhurbaşkanının siyasi saiklerle sık sık yargılatılmaya çalışılması sorun yaratabilecek şekildedir. Bu konunun Türk siyasi hayatına neler getireceğini şimdiden kestirmek mümkün değildir.

Ülkemizde 17 Nisan 2017 tarihi itibariyle yeni bir dönem başlamıştır. Bu yeni dönemde yeni anayasa ile yoluna devam eden ülkemiz bundan sonra da yaşayacağı sıkıntıları millet iradesiyle çözecek şekildedir. Önemli olan husus vesayet odaklarından uzak bir ortamın olmasıdır. Yönetimde istikrarın sağlanmasıyla vesayet odakları güç kaybına uğrayacaktır. Ancak yönetimde sağlanan bu istikrar ülkeler içerisinde güçlü olabilmek için yeterli değildir. Sistemimizi demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü anlayışı ile güçlendirmemiz gerekmektedir. Aksi takdirde vesayet odakları kendilerine bazı alanlarda yer bulacaklardır. Adil yargılanmanın sağlandığı, masumiyet karinesine dikkat edildiği ve insan onuruna önem verildiği yargı sisteminde mağduriyetlerin önüne geçilecektir. Bu aynı zamanda toplumun belirli konularda kutuplaşmasını da engelleyecektir.

[1] ÖZBUDUN, E., Türk Anayasa Hukuku, Bası 7., Yetkin Yayınları, Ankara, 2002, s. 334.
[2] ÖZBUDUN, a.g.e, s. 332.
[3] ÖZBUDUN, a.g.e, s. 335.
[4] ÖZDEMİR, H., Turgut Özal Biyografi, Bası 1, Doğan Kitap, İstanbul, 2014, s. 1456.
[5] ÖZMEMİR, a.g.e, s. 461-462.
[6] GÖZLER, K., Anayasa Hukukuna Giriş, Bası 2, Ekin Kitapevi, Bursa, 2002, s. 97.
Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2572 ) Etkinlik ( 173 )
Alanlar
Afrika 65 607
Asya 76 1001
Avrupa 13 619
Latin Amerika ve Karayipler 12 64
Kuzey Amerika 7 281
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1327 ) Etkinlik ( 44 )
Alanlar
Balkanlar 22 277
Orta Doğu 18 584
Karadeniz Kafkas 2 293
Akdeniz 2 173
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1280 ) Etkinlik ( 69 )
Alanlar
İslam Dünyası 53 774
Türk Dünyası 16 506
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1950 ) Etkinlik ( 72 )
Alanlar
Türkiye 72 1950

Son Eklenenler