Ekonomik Göstergelerdeki Düşüşün Nedenleri

Kategori Seçilmedi

Stratejik Yorum No: 245

1- Siyasi istikrar,

2- AB ile ilişkiler,

3- IMF ile ilişkiler,

4- Güvenlik.

Tabii ki, tüm bu gelişmelerin uluslararası ortamdan ayrı değerlendirilemeyeceğini de özellikle vurgulamıştık.

AK Parti’nin iktidara geldiği dönemdeki uluslararası ekonomik gelişmelere bakıldığında, özellikle ABD ve gelişmiş ülkelerde faiz oranlarının sıfıra yaklaşmaya başladığı görülmekte idi. Bu durumda uluslararası sermaye sahipleri, bu ülkelere yatırım yaptıkları takdirde faiz oranlarının düşmesi nedeniyle yeterli geliri elde edemiyorlardı. Ancak gelişmekte olan ülkelerde ekonomik büyüme ve gelişme hızla devam ediyordu. Bu ortamda uluslararası sermaye daha kârlı olan gelişmekte olan ülkelere yönelmiştir. Dolayısıyla uluslararası sermayenin akışı gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere doğru olmuştur. Bu ülkelerin ihtiyaç duydukları sermaye dış kaynaklardan temin edilebilmekte, gelen bu kaynaklar ekonomiye aktarıldığında büyüme ve gelişme hızlanmakta, riskler azalmaktaydı. Söz konusu uluslararası konjonktür Türkiye ekonomisindeki gelişmelerin en önemli nedenlerinden biriydi.

Bir diğer konu da Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi ve ekonomik ortam ve bu ortamdaki gelişmelerdi. Neydi bu gelişmeler? Başlangıçta da belirttiğim gibi, siyasal istikrar bu gelişmelerden biriydi. Özellikle yapılan seçimlerle AK Parti hükümeti anayasayı dahi tek başına değiştirebilecek şekilde büyük bir çoğunlukla iktidara gelmiş ve Türkiye’de siyasi istikrar dönemi başlamıştı. Bu durum herkes tarafından kabul görmüştü. AK Parti başlangıçta bu denli siyasi gücüne ve meclisteki çoğunluğuna rağmen diğer partilerle ve toplumun her kesimiyle uzlaşmacı bir anlayışla faaliyetlerini devam ettirmekteydi. Bu uzlaşmacı anlayış Türkiye’de birlik ve beraberliği sağlamakta, dolayısıyla Türkiye’ye olan siyasi güveni artırmaktaydı. Bu kapsamda AB uyum paketleri ve çok sayıda yasa konusunda mecliste ortak görüşler ve uzlaşmayla önemli bir gelişme kaydedilirken, devrim niteliğindeki kanunlar hızla kabul edilerek uygulamaya kondu. Dolayısıyla, siyasal ortamdaki bu güvenirlilik ekonomiye ve ekonomik performansa da doğrudan etki yaptı.

AK Parti’nin ekonomi politikalarında görülen olumlu gelişmelerin bir diğer nedeni de AB ile ilişkilerin hızla gelişmesi ve Türkiye’nin AB’ye tam üyelik yönündeki beklentilerin artması ile doğrudan ilgilidir. Türkiye’nin AB’ye giriş trendindeki bu hızlı gelişme, gerek yabancı gerekse yerli yatırımcıların Türkiye’ye daha fazla güvenmesine ve yatırım yapılabilir bir ülke seviyesine gelmesine neden olmuştur. Özellikle 3 Ekim 2005 tarihinde Türkiye ile AB arasında müzakere sürecine geçilmesi bu noktada Türkiye’nin artık AB’nin ayrılmaz bir parçası olması yönündeki beklentileri artırmıştır. AB ile olan ilişkilerdeki gelişmeler kapsamında toplumsal hayatın bütün alanlarında yapılan kanun değişiklikleri Türkiye’yi gelecekte ekonomik, siyasi ve sosyal yönden güvenilir ve başarılı ülkeler konumuna sokmuştur. Bu durum uluslararası sermayenin Türkiye’ye daha fazla güvenmesine neden olmuştur.

Aynı şekilde AK Parti hükümeti IMF ile olan ilişkileri hiçbir alınganlığa ve tereddüde yer bırakmayacak şekilde uyum içerisinde geliştirmeye başlamış ve IMF ile yapılan program çerçevesinde alınması gereken tedbirler yerinde ve doğru olarak gerçekleştirilmiştir. Bu da uluslararası sermayenin Türkiye’ye akışına önemli bir katkı yapmıştır.

Güvenlik konusu da önemli parametrelerden birisidir. Özellikle PKK terör örgütünün tek taraflı olarak açıkladığı ateşkes doğrultusunda terör eylemlerine bir süre ara vermesi Türkiye’de yaşanan terörün azalmasını beraberinde getirirken, ülkenin güvenlik ortamı daha uygun bir duruma gelmiştir. İç güvenlik konusunda yaşanan bu tür sorunsuz gelişme diğer parametrelerdeki gelişmeleri daha da perçinlerken Türkiye’ye yabancı sermaye hızla akmaya başlamıştır.

Türkiye, tarihinin en büyük dış ticaret açığını vermesine rağmen ülkeye gelen sıcak para, sonuç olarak AK Parti hükümetinin ilk üç yılı ekonomik açıdan iyi geçirmesine vesile olmuştur. Bu süre zarfında hükümet “az laf çok iş“ sloganına uygun hareket ederken, Başbakan ve bakanlar çevrelerine aldırmadan sadece kendi işlerine odaklanmışlardır. Başta Meclist’e bulunan CHP ile ve toplumun diğer unsurlarıyla uzlaşma ortamı geliştirilmiştir. IMF ve AB ile yaptığı görüşmelerde hükümet tamamen karmaşadan uzak, işinin gereği neyse onu yapmıştır. Bu kapsamda ekonomik program özenle uygulanmış ve mali disiplin daha önce hiçbir hükümetin gösteremediği titizlikle kontrol altında tutulmuştur. İhracat ve dış ticaret hacmi ikiye katlanırken, büyüme hızı beklenenin üzerinde gerçekleşmiş, enflasyon tek haneli rakama inmiştir. Türk Lirası yabancı paralar karşısında değer kazanmış paramızdan altı sıfır atma operasyonu başarıyla gerçekleştirilmiştir. Yeni Türk Lirası üzerinden tahvil çıkarılmış ve ekonominin her alanında önemli gelişmeler yaşanmıştır. Özellikle Kıbrıs konusunda değişen Türk dış politikası uluslararası ortamda Türkiye’ye olan güveni artırmıştır. Türkiye’nin içindeki özgürlük ortamı da önemli ölçüde gelişmiştir. Tüm bu gelişmeler ekonomik alanda da olumlu sonuçları beraberinde getirmiştir.

Ancak 2006 yılından itibaren uluslararası ortamda hızlı bir değişim görülmüştür. Özellikle ABD başta olmak üzere gelişmiş ülkeler faiz artırımına giderken, sıfıra yakın olan faizler %5’ler seviyesine çıkmış ve gelişmekte olan ülkelerde uluslararası sermayenin kârlılık oranları düşmeye başlamıştır. Gelişmiş ülkelerdeki bu faiz artırımları, risk faktörleri de dikkate alınarak uluslararası sermayenin gelişmekte olan ülkelerden gelişmiş ülkelere kaymasına neden olmuştur. Bu süreç diğer gelişmekte olan ülkeler gibi, Türkiye’yi de olumsuz etkilemiştir.

Bunun yanında Türkiye’nin dış ticaret açığı hızla artmış ve Türkiye tarihinde ilk defa bu denli büyük bir dış ticaret açığı görülmeye başlanmıştır.

Ayrıca sorunlar sadece ekonomik göstergelerde yaşanmamakta, sıraladığımız diğer dört parametrede de kendini göstermektedir. Başbakan’ın özellikle siyasi istikrar konusundaki uzlaşmacı ve toplumun her kesimiyle işbirliği içinde faaliyet göstermeye ilişkin tutumu değişmiş ve hoşgörünün yerine müsamahadan uzak bir tavır hâkim olmaya başlamıştır. Yine bu dönemde, Cumhurbaşkanlığı seçimi gündeme getirilmiştir. Başbakan’ın bu konudaki gelişmeleri hoşgörü ve yumuşak üslupla değerlendirmesi gerekirken, aksine, meclisteki çoğunluğu dikkate alarak, bu konuda tek karar vericinin kendileri olduğunu belirtmiştir. Ayrıca laiklikle ilgili yapılan açıklamalar, var olan hassas durumu daha olumsuz bir biçimde etkilemeye başlamıştır. Toplumda her geçen gün kutuplaşma artarak devam ederken, siyasi istikrar konusundaki güvenirlilik yerini zamanla güvensizliğe bırakmıştır.

Bu olumsuz gelişmeler sadece siyasi istikrarsızlıkla sınırlı kalmayıp, aynı zamanda AB ile olan ilişkilerde de söz konusu olmaktadır. AB ile ilişkilere yeterli hassasiyetin gösterilmemesi gelişmelerde yavaşlamaya neden olmuştur. AB’ne ilişkin gelişmelerdeki bu yavaşlama AB ile bu konudaki soru işaretlerinin artmasına neden olmuştur. Özellikle Rumların Türkiye-AB ilişkilerinde veto hakkını kullanma tehdidi Türkiye’nin AB’ye katılım sürecinde belirli soru işaretlerine neden olurken, her geçen gün ilişkilerde belli bir kesinti ya da başka bir olumsuz gelişme yaşanacağı yönündeki beklentileri artırmaya başlamıştır.

IMF ile olan ilişkilerde ise biraz abartılı bir müdanasızlık içine girilmiş ve gereksiz bir soğukluk meydana gelmiştir. IMF programına yeterli hassasiyetin gösterilmeyeceği konusunda gerek uluslararası çevrelerde gerekse de Türkiye’de bir güvensizlik ortamı oluşmuştur.

Merkez Bankası’nın başkanlık seçimlerinde sorun yaşanması, aynı şekilde TRT’ye üst yönetim bürokratlarının atanması konusunda Cumhurbaşkanıyla yaşanan görüş ayrılıkları, bunun yanında bazı kanunların Cumhurbaşkanı tarafından iade edilmesi (özellikle Sosyal Güvenlik Yasası gibi) siyasi güven duygusunu daha da olumsuz etkilemiştir.

Bu gelişmelerle birlikte PKK terör örgütünün yeniden silahlı eylemlere başlayacağını açıklamasıyla, AK Parti iktidarının ilk dönemlerinde nadir görülen terör olayları yoğun bir şekilde ülke gündemini işgal etmeye başlamıştır.

Sonuç olarak, AK Parti hükümetinin iktidara geldiği zamandaki tüm parametreler 2006 yılından itibaren olumsuz bir şekilde değişmeye başlamış ve ekonomide kötümser beklentileri artırmıştır. Mayıs ayında başlayan ve Haziran’da hızlanan olumsuz gelişmeler ve hızlı düşüş bu parametrelerdeki istenmeyen değişimlerin bir sonucudur.

Peki, bu düşüş bir krize neden olabilir mi? Eğer gerekli tedbirler alınmazsa bu mümkündür. Olumlu gelişme sağlayabilecek bu parametrelerdeki olumsuzlukların giderilmesi yönünde ciddi adımların atılması gerekmektedir. Eğer ciddi adımlar atılamazsa, ekonomik parametrelerdeki bu düşüş bir krizin habercisi olabilir. Örneğin, siyasi istikrar konusunda güveni ortadan kaldıran kutuplaşma, erken seçim, Cumhurbaşkanlığı seçimi ve AK Parti hükümetinin uzlaşmaya açık olmayan görüşleri krizi hızlandıracak en önemli nedenlerdir. Bundan dolayı AK Parti hükümetinin kutuplaşmayı önleyen, hoşgörülü, başta muhalefet partisi olmak üzere diğer siyasi partilerin de görüşlerini alacak şekilde daha uzlaşmacı bir tavır sergilemesi gerekmektedir.

AB ile ilişkilerde, Türkiye üzerine düşen görevleri süratle yerine getirmeli, bu konudaki hassasiyetini her defasında göstermeli ve IMF ile yapılan programa sadık kalınması için gereken tedbirler alınmalıdır.

Ayrıca, PKK terör örgütünün silahlı mücadeleye tekrar başlayacağı konusundaki açıklamaların ardından terör olaylarına karşı artırılması gereken güvenlik tedbirlerinde geç kalındığı konusunda ciddi şüphelerimiz vardır. Bu nedenle, güvenlik alanında da gerekli tedbirler alınmalı ve PKK terör örgütünün Türkiye’nin güvenliği konusunda oluşturmaya başladığı soru işareti bu önlemlerle ortadan kaldırılmalıdır. Alınacak tedbirler uluslararası ortamdaki olumsuz gelişmelerin ülkeye aynı şekilde yansımasını kısmen azaltabilir.

Gelişmiş ülkelerde görülen %5’ler düzeyindeki faiz oranlarının uzun süre devam ettirilemeyeceği dikkate alındığında, 2007 yılından itibaren başta ABD olmak üzere diğer gelişmiş ülkelerin faiz oranlarında bir düşüş söz konusu olabilir. Bu durumda yeni dengeler oluşabilir ve gelişmekte olan istikrarlı ülkelere tekrar sermaye akışı yaşanabilir. Ülke içinde sağlanacak siyasi istikrar ve güvenle birlikte, AB ve IMF ile olan ilişkilerde ortaya çıkacak olumlu gelişmeler, ekonomik göstergelerdeki düşüşü ortadan kaldıracak ve ekonomide olumlu tablonun gözlenebilmesi mümkün olabilecektir.

* TASAM Genel Müdürü

Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2643 ) Etkinlik ( 216 )
Alanlar
Afrika 73 621
Asya 97 1035
Avrupa 22 634
Latin Amerika ve Karayipler 16 68
Kuzey Amerika 8 285
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1348 ) Etkinlik ( 51 )
Alanlar
Balkanlar 24 283
Orta Doğu 21 596
Karadeniz Kafkas 3 294
Akdeniz 3 175
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1288 ) Etkinlik ( 74 )
Alanlar
İslam Dünyası 56 778
Türk Dünyası 18 510
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1995 ) Etkinlik ( 77 )
Alanlar
Türkiye 77 1995

Daha önce, bu platformda kaleme aldığımız bazı çalışmalarda sıklıkla ifade etmiştik ki; bugün Balkanlar olarak adlandırılan Avrupa topraklarının “Batı Medeniyeti”nin dışında tutulmasının en kolay yolu, onu asla tam manası ile tanımlamamak olarak belirlenmişti. ;

Meksika ise yaklaşık 2 milyon kilometrekarelik yüzölçümü ile Orta Amerika’daki stratejik konumu, 124 milyon civarındaki nüfusu, insan kaynağı, 1,223 trilyon GSYİH ile büyüyen ve gelişen ekonomisi, BM, Amerika Devletleri Örgütü (ADÖ), Rio Grubu, OECD, ANDEAN, Orta Amerika Entegrasyon Sistemi (SICA),...;

Afganistan, dünyadaki hemen her sorunun önüne geçti. Gazze’ye artık sadece göz ucu ile bakıyoruz. Yemen’i unuttuk gibi. Doğu Akdeniz ve Kıbrıs, Libya ve deniz yetki alanları ile ilgili belirsizlikler sanki bir kenara itildi. ;

Suudi Arabistan ise Asya’yı Afrika’ya ve Akdeniz’i Hint Okyanusu’na bağlayan bölgedeki stratejik konumu, Arap ve İslam dünyasındaki öncü rolü, 34 milyon’a yaklaşan dinamik nüfusu, doğal kaynakları, kanıtlanmış dünya petrol rezervlerinin yaklaşık % 20’si ile enerjide öncü ülke oluşu, turizm ve insan ...;

Türkiye’de ve dost/kardeş ülkelerde stratejik vizyonu temsil eden devlet adamları ile bürokratlar, bilim insanları, kurumlar, iş insanları, sanatçılar, siyasetçiler ve gazeteci-yazarları onurlandırmak amacıyla 2006 yılından beri gerçekleştirilen TASAM Stratejik Vizyon Ödülleri’nin resmî internet sit...;

Brezilya ise 213 milyonu aşan nüfusu ile dünyanın altıncı ve 8,5 milyon km² üzerindeki yüzölçümü ile beşinci büyük ülkesi olarak Latin Amerika’da önemli bir siyasi ve ekonomik güç ve küresel düzeyde önemli bir aktördür. 2 trilyon dolar civarındaki GSYİH’sı ile Latin Amerika’nın en büyük, dünyanın do...;

Muhammed Nadir Şah, Afgan kraliyet ailesi üyelerinden birisidir. Amanullah Han ile aynı soydan gelmektedir. Nadir Şah, Amanullah Han’ın kuzenidir. Eski Afgan Emiri Dost Muhammed’in yeğeni Mehmet Yusuf Han’ın oğludur. ;

Doğu; nüfuz ve müdahale etmeye çalışan Batı’ya karşı müdafaanın sınırları, özellikle sömürgecilik dönemi süresince ve Sanayi Devrimi sonrasında gerçekleştirilen etkiye karşı geliştirilen tepki olarak nitelenebildiği gibi, Batı’nın sınırlarını çizdiği (Edward Said’in ifade ettiği) “bağımlı ırkların” ...;

İngiltere’nin II. Dünya Savaşı sonrasında Hint Altkıtası’ndan çekilmek zorunda kalması sonucunda, 1947 yılında, din temelli ayrışma zemininde kurulan Hindistan ve Pakistan, İngiltere’nin bu coğrafyadaki iki asırlık idaresinin bütün mirasını paylaştığı gibi bıraktığı sorunlu alanları da üstlenmek dur...

Gündem 2063, Afrika'yı geleceğin küresel güç merkezine dönüştürecek yol haritası ve eylem planıdır. Kıtanın elli yıllık süreci kapsayan hedeflerine ulaşma niyetinin somut göstergesidir.

Geçmişte büyük imparatorluklar kuran Çin ve Hindistan, 20. asırda boyunduruktan kurtularak bağımsızlıklarına kavuşmuş ve ulus inşa sorunlarını aştıkça geçmişteki altın çağ imgelerinin cazibesine kapılmıştır.

Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) ilişkilerinin bugünü ve geleceğinin ele alındığı Avrupa Birliği Sempozyumu, Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM) ile Türk Avrupa Bilimsel ve Eğitimsel Araştırmalar Vakfı (TAVAK) işbirliğinde 02 Şubat 2018’de İstanbul Taksim Hill Otel’de gerçekleştirildi.

1982 Anayasası'nın defalarca değişikliğe uğramasına rağmen iskeletinin değiştirilememesi nedeniyle Türkiye'nin yeni bir anayasaya gereksinimi olduğu konusunda kamuoyunda genel bir konsensüs bulunmaktadır.

Bu rapor, Türk savunma sanayiinin gelişme sürecinin sürdürülebilirliginin ve ihracat potansiyelinin arttırılmasında, şekillendirilecek geleceğe uygun; insan sermayesi, yapı, süreç ve stratejilerin tasarlanmasına ışık tutmak, bu kapsamda alınabilecek tedbirleri saptamak maksadıyla hazırlanmıştır.

Rusya'nın hem Avrasya bölgesine hâkim olmak hem de dünya politikalarında lider aktörlerden biri olmak amacıyla geliştirdiği Avrasyacılık tartışmaları, analitik olarak klasik ve modern olarak değerlendirilebilir.

Soğuk savaşın ardından, “yeni dünya düzeni“ olarak adlandırılan dönem, hegomonik bir güç olarak beliren ABD’nin “büyük vaadi“ ile başladı: “Demokrasiyi dünyada yaygınlaştırmak“. Bu “büyük“ vaad, yoksulluk, adaletsizlik ve şiddet dolu bir dünyayı kurmak biçiminde gerçekleşti ve iki “siyasi/askeri“ ar...