Avrupa Birliği Ve Balkanlar

Kategori Seçilmedi

Stratejik Yorum No: 243

Dolayısıyla, 1990’lı yıllar, Balkanlar için sosyalizmden kapitalizme geçiş yıllarıdır. Bu geçiş döneminde Balkan ülkelerinin genel durumunu beş noktada özetleyebiliriz:

1. 1990 sonrasında Balkan ülkelerinin iç ve dış politikasını etkileyen en temel ve en yaygın olgu milliyetçiliğin yükselişe geçişi olmuştur. Bu yükseliş kaçınılmaz olarak beraberinde çatışmaları doğurdu. Çünkü farklı etnik, kültürel ve dinsel toplulukların iç içe yaşadığı; siyasal sınırlar ile etnik, kültürel ve dinsel sınırların çakışmadığı; etnik, kültürel ve dinsel açıdan son derece heterojen bir özellik taşıyan Balkanlar coğrafyasında milliyetçi söylem ve siyaset tarih boyunca çatışmalara/savaşlara neden olmuştur. Sosyalizm sonrası yeni ulus-devletlerin inşa edilmesi, kapitalizmin yeniden yapılandırılması, bu süreç içerisinde artan iktisadi çelişkiler ve yoksulluk, 1990’lı yıllarda Balkanlar coğrafyasında milliyetçiliğin yükselişindeki başlıca etmenler olmuştur. (1)

2. Eski komünist partilerin yönetici ve lider kadroları, partilerinin isimlerini “sosyalist” olarak değiştirdiler. Bu yeni ad altında komünist parti ilkelerinden uzaklaşıp milliyetçiliğe yöneldiler. Öte yandan liberal, sosyal demokrat ve faşizme kadar varan aşırı milliyetçi partiler muhalif partiler olarak siyaset sahnesine girdiler ve böylece tek parti sisteminden çok partili hayata geçildi.

3. Yugoslavya’nın parçalanması sonucunda bölgedeki devlet sayısında artış yaşandı. Eski devletlerin (Bulgaristan, Yunanistan, Romanya) yanında Slovenya, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Makedonya ve Sırbistan-Karadağ Federasyonu devletleri Balkan politikasında yerlerini aldılar. Ve nihayet, 21 Mayıs 2006 referandumu ile Sırbistan-Karadağ Federasyonu da sona erdi ve Karadağ Cumhuriyeti yeni bir bağımsız devlet haline geldi. Dolayısıyla 1990 sonrası dönem, Balkanlar açısından yeni devletlerin ortaya çıktığı ve bu nedenle de bölgesel ekonomi-politik ve askeri dengelerin değiştiği bir dönem olmuştur.

4. Bu ülkelerin hepsi sosyalizmden kapitalizme geçiş döneminde sıkıntı ve sorunlar yaşadılar. Devlet yapısının yeniden örgütlenmesi, gelen dış yardım ve kredilerin iktidar çevrelerince özel servet edinme kaynakları olarak kullanılması, gelişmiş ve olgunlaşmış bir burjuva sınıfının olmayışı, siyasal sürecin çoğu zaman etnik temeller ve milliyetçilik üzerinde gelişmesi, rüşvetin yaygınlaşması, eğitim ve sağlık gibi temel kamu hizmetlerinin yozlaşması, organize suç örgütlerinin gelişip güçlenmesi, kayıt dışı ekonominin yaygınlık kazanması gibi. pek çok büyük sıkıntılar yaşandı. Her ne kadar önemli bir yol kat edilmiş olsa da, bu sıkıntılar hal devam etmektedir.

5. Liberalleşme ve özelleştirme politikaları ile siyasi, iktisadi ve sosyal alanlarda Batı Avrupa tarzı kurum ve kuruluşlarının oluşturulması, sosyalizmden kapitalizme geçen ve kapitalist dünya sistemine entegre olan Balkan ülkelerinin ortak özellikleri olmuştur. Bu ülkeler, geçişi hızlı ve mümkün mertebede az bedeller ödeyerekten gerçekleştirebilmek amacıyla, yüzlerini AB’ye, ABD’ye ve NATO, IMF, BM, Dünya Bankası, Uluslararası Ticaret Örgütü gibi kurum ve kuruluşlara çevirdiler.

Kapitalizmin yeniden yapılandırılması, kapitalist dünya sistemine entegrasyon ve bu süreçte yaşanılan köklü değişim dönüşüm ile çatışmalar/savaşlar, Balkanlar coğrafyası üzerinde uluslararası nüfuz mücadelesine yeni bir ivme kazandırdı ve güçler dengesini değiştirdi. 1945 sonrasında bölge üzerinde güçlenmiş olan Sovyet/Rus etkisi 80’lerde azaldı ve 90’larda dibe vurdu. Sovyetler Birliğinin parçalanması ve Rusya Federasyonu’nun kendi içinde ciddi sorunlar yaşaması nedeniyle bölgede bir “güç boşluğu” oluştu. Rusya, Sırbistan-Karadağ ve Yunanistan vasıtasıyla etkinliğini arttırmaya çalışmış olsa da bunda pek başarılı olamadı. Almanya ise yeni kurulan Slovenya ve Hırvatistan devletlerini kendi “arka bahçesi” olarak algıladı ve bu iki “bahçe” üzerinden etkinliğini arttırdı. ABD ise, Balkanlar coğrafyası üzerinde tarihinde hiç olmadığı kadar yüksek bir nüfuza ve etkinliğe 90’lı yıllarda ulaştı. ABD bölge üzerinde nüfuzunu arttırırken Arnavutluk, Bosna-Hersek, Kosova, Bulgaristan, Romanya ülkeleri ile işbirliği ilişkileri kurdu ve geliştirdi. Bu dönemde, ayrıca İngiltere, Fransa ve İtalya Balkan coğrafyası üzerinde güçlerini arttırmışlardır.

Böyle bir köklü değişim-dönüşümün yaşandığı, uluslararası güç dengelerinin yeniden şekillendiği bir dönemde Avrupa Birliği (AB), önemli dönemce girmiştir. 1950’li yıllarda başlamış olan AB süreci bir iktisadi bütünleşme hareketi olarak başlamıştır: 1951 Paris Antlaşması ile Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu, 1957 Roma Antlaşması ile Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu kuruldu. 1965 Füzyon Antlaşması ile bu üç topluluğun yürütmeleri birleştirilerek Avrupa Topluluğu (AT) kuruldu. AT’nin amacı, Avrupalı kapitalist devletler arasında bir iktisadi bütünleşme sağlamak idi. Bu iktisadi bütünleşme sayesinde (a) Avrupalı devletler arasında ortaya çıkabilecek anlaşmazlıkları barışçıl yollarla çözmek, (b) Avrupa ekonomisini yeniden yapılandırıp güçlendirmek, (c) komünist hareketin ve SSCB’ni Batı’ya doğru gelişimini engellemek ve (ç) ABD’nin kıta üzerindeki hegemonyasını sınırlandırmak amaçlanmıştır.

AT içinde siyasi bütünleşme konusu ilk defa 1980’li yıllarda gündeme gelmeye başladı. AT’yi iktisadi bütünleşme alnından siyasi bütünleşme alanına yönlendirecek olan ilk ciddi girişim 1986’da imzalanan ve 1987 Temmuzunda yürürlüğe giren Avrupa Tek Senedi oldu. Tek Senet, iktisadi, mali ve siyasi bakımdan tekleşmeyi karara bağladı. AT’nin iktisadi bütünleşme süreci büyük ölçüde 1992 yılında tamamlandı. Aynı yıl içinde, 7 Şubatta, Maastricht Antlaşması (Avrupa Birliği Antlaşması) imzalandı ve Topluluğun ismi Birliğe dönüştürüldü. Bu antlaşmayı, 1993 Kopenhag Kriterleri, 1997 Amsterdam Antlaşması, Aralık 2000 Avrupa Birliği Haklar Temel Şartı, 2001 Nice Antlaşması takip etti. Aralık 2001 tarihinde Laeken’de toplanan AB Konseyi, “Avrupa Birliği’nin Geleceği Üzerine Laeken Deklarasyonu” yayınladı, Şubat 2002’de Avrupa’nın “Geleceği Hakkında Konvansiyon” kuruldu ve Temmuz 2003’te bir Avrupa Anayasası taslağı hazırlandı. Taslak ( Avrupa Anayasal Antlaşması ), 29 Ekim 2004 tarihinde AB üye ve aday ülkeleri devlet veya hükümet başkanları tarafından Roma’da imzalanarak kesinleştirildi ve üye devletlerin onayına sunuldu. Üye devletlerin bazıları taslağı referanduma sundu. Fransa’da yapılan referandum taslağı kabul etmeyince AB Anayasası projesi daha ileri ki bir tarihe ertelendi. 28 Mayıs 2006 tarihinde AB dışişleri bakanlarının Viyana’da yaptıkları son toplantıda, “Anayasa Krizi”nin 2009’a kadar çözülmesi gerektiği vurgulandı.

Tüm bu gelişmeler gösteriyor ki, 1990 sonrasında AB, siyasi bütünleşme doğrultusunda hızlı bir derinleşme yaşamıştır ve bu derinleşme halen devam etmektedir. Siyasal derinleşme süreci genişleme süreci ile birlikte yürümektedir: 1995’te İsveç, Finlandiya ve Avusturya; 1 Mayıs 2004’te Kıbrıs Cumhuriyeti, Letonya, Litvanya, Estonya, Macaristan, Polonya, Slovenya, Malta, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya ülkeleri AB’ye katılmışlardır.

Uluslararası güç dengelerinin yeniden şekillendiği, AB’nin hem siyasal derinleşme hem de genişleme yaşadığı ve Balkan coğrafyasının iktisadi, siyasi ve sosyal yönden adeta bir alt-üst oluş geçirdiği 1990 sonrası dönemde Birlik, kaçınılmaz olarak Balkan ülkeleri ile yakından ilgilenmek zorunda kaldı. Balkanlarda yaşanılan olaylar karşısında her ne kadar kendi içinde bazı tartışmalar ve farklılaşmalar yaşamış olsa da, AB’nin 1990 sonrası Balkan politikası üç temele dayanmıştır:

•  Balkanlarda yaşanılan çatışma ve savaşların AB’nin siyasi derinleşme sürecine zarar vermesini engellemek.

•  Balkan ülkeleri üzerinde iktisadi, siyasi ve ideolojik hegemonya kurmak.

•  Eski sosyalist, yeni kapitalist Balkan ülkelerini belli bir tarihsel sıralama ile yavaş yavaş AB içine almak.

Bu üç temel politika doğrultusunda hareket etmiş olan AB, Hırvatistan-Sırbistan Savaşı, Bosna-Hersek Savaşı, 1997 Arnavutluk Krizi, Kosova Krizi ve Makedonya’da Arnavut-Makedon Çatışması olaylarına müdahale etmiştir. Tüm bu müdahaleleri AB, ABD’nin yardımıyla yapmıştır. Bu müdahaleler, çatışmaları / savaşları sona erdirdiği ve böylece AB’nin siyasal derinleşeme sürecinin bu çatışma ve savaşlardan zarar görmesi engellendi. Ayrıca bu müdahaleler sonrasında coğrafya üzerinde tartışılmaz bir AB-ABD hegemonyası inşa edildi. Örneğin, Bosna-Hersek’te büyük ölçüde AB ve ABD ortaklığı tarafından yönetilen bir “uluslararası manda rejimi”(2) oluşturuldu. Kosova ise yine bu iki güç tarafında kontrol edilip yönetilmektedir. Kosova’nın statüsü üzerine görüşmeler AB ve ABD’nin denetimi altında Arnavut ve Sırp taraflar arasında devam etmektedir. Dolayısıyla, Kosova’nın ve Bosna-Hersek’in geleceği AB ve ABD’nin ellerinde şekillenmektedir.

AB, 1990 sonrası yıllarda Balkan ülkeleri ile yakın ve derin ilişkiler geliştirdi: Slovenya 1 Mayıs 2004 tarihinde AB’ye alındı. Slovenya’dan sonra en iyi ve sıkı ilişkiler Bulgaristan ve Romanya devletleri ile geliştirildi. 1993 yılında bu iki ülke ile ticari işbirliği anlaşmaları ve 1995’te ortaklık anlaşmaları yapıldı. Her iki ülke 1995 yılı içinde tam üyelik başvurusunda bulundu. Aralık 2002 Kopenhag Zirvesinde bu iki ülkenin 2007 yılında AB’ye alınacağı açıklandı. Bu açıklamayı, 2005 yılında AB ile katılım antlaşmalarının imzalanması takip etti. AB tarafında son yapılan açıklamaya göre iki ülkenin üyeliğinin 2008’e ertelenmesi gündeme geldi. Bu ertelemenin yapılıp yapılmayacağına, önümüzdeki Ekim ayında açıklanacak olan ilerleme raporlarının ardından karar verilecek.

1999 yılında AB, Batı Balkanlar İstikrar Programı başlattı. 2001’de Hırvatistan ile İstikrar ve Ortaklık Anlaşması (İOA) yapıldı. Hırvatistan’ın AB’ye tam üyelik başvurusu Nisan 2004’te AB Konseyi tarafından kabul edildi. Fakat savaş suçlularının yakalanıp eski Yugoslavya için kurulan Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi’ne teslim edilmesi konusunda yeterince çaba sarf etmediği gerekçesiyle, Hırvatistan ile görüşmeler donduruldu. 3 Ekim 2005’te özellikle Almanya ve Avusturya’nın ısrarı üzerine Hırvatistan ile tam üyelik müzakereleri başlatıldı. Hırvatistan’ın 2010 yılında AB’ye alınması planlanıyor.

Makedonya Mart 2004’te AB’ye üyelik başvurusu yaptı. Bir ay sonra iki taraf arasında İOA yapıldı ve AB, Makedonya’yı “AB üyeliğine potansiyel aday ülke” statüsü verdi. Bu tarihten itibaren AB – Makedonya ilişkileri İOA çerçevesinde ilerlemektedir. AB, şu anda Makedonya’nın birinci ticaret ortağıdır. İki taraf arasında en geç 2011’e kadar serbest ticaret rejimi kurulması kararlaştırılmıştır. Ayrıca, Aralık 2003’ten beri Makedonya-Kosova sınırı AB polis gücü (PROXIMA) tarafından denetlenmektedir.

AB ile Sırbistan-Karadağ Federasyonu (SKF) arasındaki ilişkiler Ekim 2000’de Miloşeviç iktidarının yıkılması ve yerine Kostunica hükümetinin kurulması ile birlikte hızla gelişme kaydetti. Kostunica iktidara gelir gelmez AB ile ilişkileri geliştirmek için çalışmaya başladı. Ekim 2000’de iki taraf arasında bir destek ve yardım anlaşması yapıldı. Bu anlaşma çerçevesinde AB, SKF’ye parasal yardım başlattı. Aynı yıl içinde iki taraf arasında İOA imzalandı. İOA çerçevesinde yönetim, adalet, iç işleri, ticaret, bankacılık ve telekomünikasyon alanlarında işbirliği ilişkileri geliştirildi. Fakat 4 Mayıs 2006 tarihinde AB, savaş suçlularının yakalanıp Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi’ne teslim edilmesi konusunda yeterince gayret gösterilmediği gerekçesiyle Sırbistan ile devam eden İOA ilişkilerini askıya aldı. 21 Mayıs 2006 referandumu sonrasında toplanan Karadağ Parlamentosu, 4 Haziran’da Karadağ’ın bağımsızlığını ilan etti. Bu ilanın hemen ardından AB, Karadağ Cumhuriyeti’ni tanıdı. Karadağ ve AB arasında İOA ilişkilerinin devam edebilmesi için, Karadağ Cumhuriyeti’nin yeniden AB’ye başvuruda bulunması gerekmektedir.

Arnavutluk ve AB arasında bir İOA yapmak amacıyla 2003 yılında görüşmeler başlatıldı. Üç yıl süren görüşmelerin ardından 13 Haziran 2006’da Lüksemburg’da iki taraf arasında İOA imzalandı. Arnavutluk, bu anlaşmayla Avrupa ailesine ilk adımını atmış oldu. Arnavutluk Başbakanı Sali Berişa anlaşmanın imzalanmasından hemen sonra yaptığı açıklamada “Bu anlaşma ile Arnavutluk dev bir adım attı” dedi. İmzalanan anlaşma konusunda Arnavutluk Dışişleri Bakan Yardımcısı Edith Harxhi ise NTV ye yaptığı açıklamada “Bu olay Arnavutluk’un AB’ye aday ülke olması için görüşmelerin başlaması konusunda kapılarını açtı”dedi. Ayrıca Harxhi “Şimdi görüşmelerin yanısıra özellikle adalet ve ekonomi alanında bazı standartları da yerine getirmemiz lazım. Bu da bölgenin istikrarı için çok önemlidir” yorumunu yaptı. Harxhi, Arnavutluk’un iki ya da üç yıl sonra AB’nin aday ülkesi, 2010 da ise AB üyesi olabileceği konusunda umutlarını da dile getirdi. (3)

AB, 1990 sonrası dönemde Balkanlara yönelik geliştirdiği üç temel politikanın ilk ikisini başarıyla gerçekleştirmiştir. Yani AB, hem 90’lı yıllarda yaşanılan çatışma ve savaşların kendisine zarar vermesini engellemiştir, hem de bölge ülkeleri üzerinde iktisadi, siyasi ve ideolojik hegemonyasını büyük ölçüde kurmuştur. AB, Balkanlara yönelik üçüncü politikasını gerçekleştirmekte zorluk çekmemektedir. Çünkü neo-liberal politikalar vasıtasıyla sosyalizmden kapitalizme geçiş yapan Balkan ülkeleri, yüzlerini tamamen AB’ye çevirmişlerdir. Hepsinin nihai amacı AB’ye girmektir. Nitekim Slovenya bu amacına 1 Mayıs 2004’te ulaşmıştır. AB ile diğer ülkeler arasındaki ilişkiler, AB’nin planladığı gibi ilerlemektedir. Büyük bir ihtimalle – ciddi sorunlarla karşılaşılmadığı takdirde – 2012 yılına kadar, bu bölgedeki tüm ülkeler AB’ye alınacaktır. AB’nin Balkan coğrafyasını içine alacak biçimde genişlemesi ve derinleşmesi ise, uluslararası güç dengeleri bağlamında AB’ye büyük bir avantaj ve güç sağlayacaktır.

Balkan ülkeleri açısından ise AB’ye katılma siyasi, iktisadi ve güvenlik konusunda önem arz etmektedir. Bu ülkelerin hepsi iktisadi ve siyasi geleceklerini AB’de görmektedirler. Balkan ülkeleri 1990’lı yıllarla birlikte şiddetli siyasi istikrarsızlık yaşamışlardır. Dolayısıyla bu siyasal istikrarsızlık durumundan kurtulmak için AB’ye katılmak istiyorlar. Ayrıca AB’ye katılım bu ülkelere kendi ekonomilerini iyileştirme olanağı sağlayacaktır. Balkan ülkelerini yakından ve derinden ilgilendiren bir başka mesele güvenlik ile ilgilidir. 90’lı yıllar Balkanlar için savaş, çatışma ve parçalanma yılları olmuştur. Tüm bu olumsuzluklar bölge ülkelerini güvenlik konusunda son derece hassas kılmıştır. Dolayısıyla, AB’ye katılım, Balkan ülkelerine önemli bir güvence sağlayacaktır.

AB ile Balkan ülkeleri arasında gelişen bu yakın ve derin ilişkileri Türkiye bağlamında değerlendirdiğimizde şöyle bir tabloyla karşılaşıyoruz: 1990’lı yıllar Türkiye’ye, Balkanlarda önemli açılım olanağı sağlamıştır. Fakat bu coğrafyadaki ülkelerin iktisadi, siyasi ve güvenlik konularında yüzlerini AB’ye çevirmeleri ve AB ile iyi ilişkiler geliştirmeleri Türkiye’nin bu bölgedeki etkinliğini sınırlandırmıştır. Örneğin, bölge ülkelerinin AB’ye katılımı temel dış politika olarak belirlemeleri nedeniyle, Türkiye’nin öncülüğünde kurulmuş olan Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü’nün Balkan ülkeleri için önemi iyice azalmıştır. Dolayısıyla, Türkiye AB’ye girmediği takdirde, Balkan ülkelerinin AB’ye dâhil olması Türkiye’nin bu bölgedeki etkinliğini adeta sıfırlayacaktır. Öte yandan ise, Balkan ülkelerinin AB’ye girmesi durumunda, Balkanlar’daki Türk etkisi iyice artacaktır. Fakat Balkan ülkelerinin peşi sıra AB ile İOA’ları imzalamaları ve AB’ye aday olmaları, Türkiye’nin adaylık konusundaki rakiplerinin sayısını arttırmıştır. Ayrıca AB’ni, genişleme sürecinde önceliği Balkan ülkelerine tanıması durumunda Türkiye’nin AB’ye katılımı daha ileri tarihlere ertelenebilir. Böyle bir durum ise bölgedeki etkinliğini arttırmak isteyen Türkiye’yi son derece olumsuz etkiler.

* TASAM Balkanlar Uzmanı

  1. Bu konuda yapılmış iki güzel çalışma için bkz. Julliard, Jacques, Geliyorum Diyen Faşizm , Istanbul: AFA Yayınları, 1994 ve Bookman, Milica Zarkovic, Economic Decline and Nationalism In The Balkans , New York: St. Martins Press, 1994.
  2. Manda rejimleri I. Dünya Savaşından sonra Ortadoğu’da İngiltere ve Fransa tarafından Irak, Filistin, Suriye ve Lübnan’da oluşturulmuştur. Bu ülkeler, kendi öz-kurumları ve seçilmiş yöneticileri tarafından değil, Fransa ve İngilter’nin oluşturduğu kurumlar ile yine bu iki devletin tayin ettiği yöneticiler tarafından yönetiliyorlardı. Buna benzer bir yönetim rejimi günümüzde Bosna-Hersek’te mevcuttur: Dayton Anlaşmasına göre Bosna Hersek Cumhuriyeti (BHC) iki entiteden (Republika Srpska - RS ve Bosna-Hersek Federasyonu - BHF) oluşturulmuştur. Her bir entitenin ve BHC’nin seçimler ile belirlenen parlamentoları, hükümetleri ve devlet başkanları mevcut. Ayrıca BHF’de seçimler ile belirlenen 10 Kanton meclisleri ve başkanları ile RS’de belediye meclisleri ve başkanları mevcuttur. Fakat tüm bu seçimler ile belirlenen kurumlar ve yöneticilerin üstünde adeta mutlak iktidar ile donatılmış Yüksek Temsilcili Ofisi (YTO) bulunur. YTO’nun başında bulunan Yüksek Temsilci, Barış Uygulama Konseyi (BUK)’nce atanır. BUK, Almanya, Fransa, İngiltere, ABD, Rusya, Kanada, Japonya, İtalya, AB Başkanlığı, Avrupa Komisyonu ve İslam Konferansı Örgütü adına Türkiye bulunur. BUK’un atadığı yüksek temsilci (şu anda İngiliz Paddy Ashdown), ülkenin seçimlerle oluşturulan tüm meclislerini dağıtma ve yeni seçimler gitme; meclislerce alınan kararları iptal etme; seçimle iş başına gelen hükümetleri, hükümet ve devlet başkanlarını görevden alma; RS’daki belediye ve BHF’deki kanton başkanlarını görevden alma; seçimle gelen yöneticiler hakkında suç duyurusunda bulunma yetkilerine sahipti. Yüksek Temsilci, düzenli olarak ülkenin durumu hakkında ABD, AB, BM ve Rusya’ya rapor sunar. Ayrıca, ülkenin iç güvenliği ve asayişi 2004 Aralığına kadar NATO güdümlü SFOR kontrol ediyordu, bu tarihten itibaren ise AB’ni oluşturduğu EUFOR tarafından kontrol ediliyor. BHC Anaysa Mahkemesi’nin 9 üyesinin 3’ü AİHM’nce atanıyor. Devletin Merkez Bankası Başkanı ise IMF tarafından atanıyor. Ülkenin özelleştirme politikaları ve yeniden yapılandırma çalışmaları IMF, Dünya Bankası ve Avrupa Bankası tarafından yapılıyor. Ülkedeki seçimler AGİT tarafından; insan hakları ihlalleri ise AGİT, BM, AİHM ve Avrupa Konseyi tarafından denetleniyor. Tüm bunlar bugünki BHC’nin bir “uluslararsı manda rejimi” olduğunu gösteriyor. Bu manda rejiminin baş aktörleri ise AB ve ABD’dir. (Bu konudaki bir analiz için bkz. Caner Sancaktar, “Avrupa’da Bir Kriz: AB ve ABD Arasında Bosna-Hersek Cumhuriyeti”, Stratejik Öngörü, sayı 3, İstanbul: Tasam Yayınları, 2004).
  3. http://www.ntvmsnbc.com/news/376514.asp.
Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 4777 ) Etkinlik ( 166 )
Alanlar
Afrika 64 1109
Asya 70 1701
Avrupa 13 1333
Latin Amerika ve Karayipler 12 135
Kuzey Amerika 7 499
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2769 ) Etkinlik ( 43 )
Alanlar
Balkanlar 22 566
Orta Doğu 17 1130
Karadeniz Kafkas 2 649
Akdeniz 2 424
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 3097 ) Etkinlik ( 69 )
Alanlar
İslam Dünyası 53 2000
Türk Dünyası 16 1097
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 3304 ) Etkinlik ( 72 )
Alanlar
Türkiye 72 3304

Son Eklenenler