İran’ın Silahlanma Programı, Dış Güçlerin Konuya Yaklaşımı Ve Bölgesel Dengeler

Kategori Seçilmedi

Stratejik Yorum No: 232
İran’ın bu konudaki çalışmalarına, iki kutuplu sistemin en sıkı olduğu dönem olarak bilinen 1960’lı yıllarda ABD’nin himayesinde başladığı belirtilmektedir.(1) 1967 yılında Tahran’da bir nükleer araştırma merkezi açılarak ABD’nin vermiş olduğu nükleer araştırma reaktörleri burada etkin hale getirilmiştir. Şah Rıza döneminde iki ülke arasında yapılan anlaşma sonrası 2000 yılına kadar 23 nükleer reaktörün birlikte inşa edilmesi kararı alınmıştır. 1975 yılında ABD Dış İşleri Bakanı Henry Kissinger’in imza koyduğu nükleer işbirliği adlı memorandum ile İran’a 6 milyar dolarlık nükleer enerji donanımı satılmasına ilişkin detaylar açıklanmıştır.(2) Ancak, İran’da Şah’ın devrilmesi, bu konuda iki ülke arasındaki işbirliğinin gelişimini olumsuz etkilemiş, İran’ın nükleer enerji programını geliştirme işine daha sonra Alman firmaları dâhil olmuştur.

İran, Irak ile 9 yıl süren savaş esnasında SSCB, Çin ve diğer Doğu Bloğu ülkelerinin yanında Batılı devletlerin de silah ticareti yaptığı bir ülke olmuştur. Özellikle 1990’lı yılların başlarında İran’ın nükleer silah tasarımı ile ilgili Batılı ülkelere ait dokümanları ele geçirdiği tahmin edilmektedir.(3) Ayrıca yine bu dönemde Rusya Federasyonu ve Çin Halk Cumhuriyeti ile nükleer teknoloji transferi konusunda İran önemli bir mesafe kat etmiştir.(4)

Rusya ve Çin’in bu konudaki yaklaşımı, İran’ın nükleer enerji programının başarıya ulaşabilmesini sağlaması açısından büyük önem taşımaktadır. İran, Ortadoğu’da nükleer silahlara sahip olmaya istekli ülkelerin başında gelmektedir. AB’nin devreye girmesi sonucu Ekim 2003’te uranyum zenginleştirme faaliyetlerini askıya aldığını açıklayan İran, görüşmelerin 2005 baharında kesilmesiyle, faaliyetlerine tekrar başlamıştır.

İran, kimyasal savunmaya yönelik olarak da yüksek miktarda yatırımlar yapmıştır. ABD, İran’ı bölgedeki en büyük kimyasal silah stokuna sahip ülke olarak görmektedir. İran 1998 yılında yaptığı açıklamada İran-Irak Savaşı esnasında Irak’ı caydırmak amacıyla kimyasal silah programı uyguladığını, ancak ateşkesin sağlanmasıyla birlikte programı durduğunu belirtmiştir.(5)

İran’ın biyolojik silahlar ile ilgili faaliyetlere de 1980’li yılların başlarında başladığı tahmin edilmektedir. 1990’lı yılların ortalarında ise İran’ın biyolojik silah üretme ve bu silahları kullanabilme yeterliliğine ulaştığı yolunda önemli bilgiler mevcuttur. (6)

İran’ın elinde söz konusu silahların kullanımını sağlayacak hava atma vasıtaları da bulunmaktadır. Kendi teknolojisi ile uzun menzilli roketler ve kısa menzilli füzeler imal etmeyi başaran İran, Scud füzelerine de sahiptir. İran, 11 Ağustos 2004 tarihinde Shahab–4 adlı Kıtalararası Balistik Füze’nin ön denemesini başarıyla gerçekleştirmiştir.(7)

İran’ın biyolojik ve kimyasal silah programı devam etmekle birlikte, bu ülkenin dış yardımlar ile 1–2 yıl içinde nükleer silahlara da sahip olabileceği hesaplanmaktadır.

Savunma stratejisi, ülkenin toprak bütünlüğünü ve ulusal menfaatlerini korumak üzerine kurulu olan İran’ın bölgesel entegrasyonlar için çalışarak bölgede stratejik boşlukların oluşmasına engel olmak ve özellikle ABD ve İsrail’den gelmesi olası tehditleri caydırarak İslam ülkelerinin savunma yeteneklerinin bir parçasını teşkil etmeyi amaçladığı belirtilmektedir. Bundan dolayı İran 1980’den sonra kitle imha silahları programına büyük önem vermeye başlamıştır. İran, bu yeterliliği kazanmak suretiyle Körfez’de üstünlüğünü korumak bölgesel ve caydırıcı bir güç olmak, İslam ve Batı dünyasının gözünde itibar oluşturarak ve bu vesileyle zorlayıcı diplomasi uygulayabilme yeterliliğine sahip olmayı amaçlamaktadır. İran, ABD’nin kendisi ile ilgili politikalarını iyi bir şekilde analiz ederek, bölgede sıradaki hedefin kendisi olacağını ve bu nedenle de kendi stratejisini uygulama konusunda kararlılıkla hareket edeceğini vurgulamaktadır.

İran’a silahlanma konusunda büyük destek veren ülkelerin başında Rusya Federasyonu gelmektedir. Çin ve Kuzey Kore de İran’a önemli destek sağlamaktadırlar. Ayrıca Pakistan, Suriye, Ukrayna ve Kazakistan ise İran’ın bu konuda işbirliği yaptığı diğer ülkelerdir.(8)

İran- Rusya ilişkilerini bu açıdan değerlendirmek gerekirse, İran’ın Rusya’dan yardım ve gerekli teçhizatı satın alması en önemli sorun olarak görülmektedir. İran bilindiği gibi NPT’nin (9) de imzacıları arasındadır ve buna göre barışçı nedenlerle nükleer program uygulama hakkına sahiptir ki; bu ülke söz konusu girişimlerini de buna dayandırmaktadır. Bu meseledeki bir başka sorun yaratan husus ise İran ile başta Güney Kafkasya olmak üzere birçok konuda ortak çıkarları bulunan Rusya’nın İran’ın enerji programı ile ilgili talepleri karşısında uluslararası anlaşma ve taahhütleri dikkate almayan tutumundan kaynaklanmaktadır. Rusya, SSCB’nin yıkılmasının ardından NPT konusunda eskiden sahip olduğu bütün hak ve yükümlülükleri üstlendiğini belirtmiştir. Ancak buna karşın, Rusya’nın ilgili uluslararası kurumlara herhangi bir açıklama yapmadan, İran’a nükleer silah üretiminde gerekli desteği sağlaması, NPT’nin açık bir şekilde ihlal edilmesi anlamına gelmektedir.(10)

İran’ın Rusya ile olan ilişkilerindeki bu yakınlık, şüphesiz en çok ABD’yi tedirgin etmektedir. Çünkü İran, ABD için öncelikli ve vazgeçilmez hedeflerden birisidir. Bunun nedenlerine şu şekilde sıralamak mümkündür;

• İran, hedeflerine ulaşmak için İslamı siyasal bir araç olarak kullanan radikal bir yönetime sahiptir ve ABD’ye göre, bu yönetimin yıllarca kendi rejimini ihraç etmeye çalışması ‘’medeniyetler çatışması’’ içinde İran’ı doğal bir hedef yapmaktadır.

• İran’ın Hamas, İslami Cihat ve Hizbullah gibi radikal terör gruplarını desteklemeye devam etmesi, küresel teröre karşı savaş açtığını ilan eden ABD için önemli bir nedendir.

<<>>

- İran, radikal Şii yapısı ile savaş sonrası başta Irak olmak üzere bölgede nüfuzunu genişletme kapasitesine sahiptir. ABD ve müttefikleri, özelikle de İsrail, Irak’ın yeniden yapılandırılması ve bölgede yeni dengelerin oluşturulması sürecinde, karşılarında Şiilerden oluşmuş bir muhalif blok görmeyi arzu etmemektedirler.

• İran, günümüz itibariyle biyolojik ve kimyasal silahlara sahip olmakla birlikte atma vasıtalarına da sahip bir ülke konumundadır. Ayrıca, kararlı bir şekilde nükleer enerji programını sürdürmesi, bu ülkenin yakın gelecekte nükleer silahlara da sahip olması riskini de doğuracaktır ki; ABD tarafından bu durum kabul edilemez olarak değerlendirilmektedir.

• İran’ın nükleer güç olması, bölgede güvenlik dengelerinin önemli ölçüde değişmesi anlamına gelmektedir ve durum özellikle bölgedeki nükleer güç İsrail’i olumsuz etkileyeceği için önemli bir tehdit unsuru olarak görülmektedir.

• İran, enerji bakımından oldukça zengin bir ülkedir. Ortadoğu’da S.Arabistan’dan sonra en zengin enerji kaynaklarına sahip olması, ayrıca Rusya’dan sonra da ikinci en büyük doğalgaz rezervlerini elinde bulundurması, söz konusu ülkenin, Avrasya enerji kaynaklarını kontrol ederek küresel pazarlara uygun fiyatlarla istikrarlı enerji akışını sağlamaktan sorumlu olduğuna inanan ABD için bir başka hedef nedeni olmasına vesile olmaktadır

• İran, Hürmüz Boğazı’nda Basra Körfezi petrolünün küresel pazarlara ihracını tıkama yeteneğine de sahiptir ki; ABD bu riskin de farkındadır.(11)

• ABD, İran’ın nükleer bir güç olması durumunda bölgede nükleer silahlanma yarışının başlamasından, İran’ın nükleer güç kozunu ön plana atarak petrol fiyatlarını etkilemesinden ve radikal gruplara daha fazla yardım ve asıl önemlisi söz konusu gruplara nükleer destek sağlamasından kaygı duymaktadır.

Görüldüğü gibi sıralanan nedenler ışığında ABD, İran ile ilgili iddialarını sağlam temellere oturtma uğraşı içerisindedir. Bu nedenle ABD’nin ikna ve vaat yöntemlerini de kullanma vasıtasıyla uluslararası kamuoyunun desteğini de alması son derece önemlidir. Olayın bir başka boyutuna baktığımızda ise İran’da birçok nükleer tesisin varlığı, bu tesislerin vurulması durumunda meydana gelecek olan nükleer kirlenme, İran’ın buna misilleme olarak Hürmüz Boğazı’nı tıkayarak Körfez petrolünün akışını engelleme ihtimali, radikal grupların kendilerini destekleyen İran’ın yanında yer alarak terör eylemlerinde bulunmaları gibi riskler, olası bir önleyici darbe girişimini zorlaştırmaktadır. Ancak, her şeye rağmen İran, ABD için vazgeçilmez bir hedeftir. Çünkü ABD, İran’a yönelik yaptırım ve kısıtlamalardan geri adım atsa dahi yakın gelecekte Büyük Orta Doğu’ya yönelik her politikasında karşısına yine İran’ın çıkması muhtemeldir.

İran’ın NPT’ yi imzalamasına karşın barışçıl amaçlarla nükleer faaliyetler de bulunduğunu düşünmeyen ABD, buna karşın söz konusu antlaşmayı imzalamayan ve bu konularda hiçbir zaman barış girişimine yanaşmayan Hindistan’ın nükleer silah programının barışçıl olduğunu düşünmekte ve Hindistan’daki yönetimin demokratik olduğu gerekçesiyle bu ülkeyi desteklemektedir. İran ise bu faktörü de göz önünde bulundurmak suretiyle ABD’yi çifte standart yapmakla suçlamaktadır.

İran’ın nükleer silahlara sahip olmasının olası sonuçlarına bakarak bir analiz yapacak olursak, en başta söz konusu silahların İran için önemli bir koz olacağını söylemek mümkündür. İran, bu sayede gerek bölge ülkeleri gerekse Batı dünyası üzerinde ciddi bir itibar sağlamak suretiyle bu durumu kendi lehine birtakım ekonomik ve politik avantajlar sağlama konusunda bir koz olarak kullanabilir.

İran, nükleer ve diğer kitle imha silahlarını olası bir kriz ya da çatışma durumunda kullanabileceği izlenimini vererek, diğer ülkeler nezdinde krizin tırmanmasını önleme konusunda caydırıcı bir etkiye sahip olacaktır.

Küresel açıdan meseleye bakıldığında, İran’ın nükleer silahlara sahip olması, başta ABD ve müttefiklerinin doğrudan müdahale girişimlerini daha da zorlaştıracak, hatta muhtemelen bunu ortadan kaldıracaktır. Çünkü Batılı müttefikler tarafından yapılması düşünülebilecek olası müdahalelerin zayiatı göze alınamayacak derecede ciddi riskler taşıyacaktır. Söz konusu caydırıcı etki Kuzey Kore örneğinde de görülebileceği gibi İran’a önemli bir koz sağlayacaktır. Ancak bu caydırıcılığın etkili olabilmesi de bazı koşullara bağlıdır. İran’ın bu konuda başarılı olabilmesi için, her şeyden önce rasyonel, atacağı her adımda fayda/ maliyet analizini yapabilecek karar alıcılar tarafından yönetiliyor olması gerekmektedir. Ayrıca İran’ın hedeflediği caydırıcılığı sağlayabilmesi için bu konuda yeterli inandırıcılığa da sahip olması gerekmektedir. Bu durum eğer İran’a karşı olan devletlerce ve üçüncü taraflarca da bilinir ve bunun kullanılabileceği söz konusu taraflarca algılanabilirse İran’ın stratejisindeki başarısını ya da başarısızlığını önemli ölçüde etkileyeceği kesindir.

Bölgesel dengeler açısından bakıldığında, İran’ın bu silahlara sahip olması, bölgede kendisine denk güçte ve hasım olarak gördükleri ülkeler karşısında önemli avantajlar sağlayacaktır. Burada İsrail ve Türkiye’nin de politikaları son derece önem taşımaktadır. Özelikle İran, bu vesile ile İsrail’in bölgedeki nükleer üstünlüğünden kaynaklanan avantajını da dengeleme fırsatına sahip olacaktır. Ayrıca İran’ın nükleer silahlara sahip olması, Türkiye’nin iç ve dış güvenliğini, bölgesel konumunu ve özellikle Orta Asya’ya açılımını olumsuz etkileyecektir.

Bölge ülkeleri açısından diğer olası sonuçlara bakıldığında iki farklı senaryonun ortaya çıkması muhtemel görünmektedir. İran’ın nükleer silahlara sahip olmak suretiyle kazanacağı saygınlık ve caydırıcılık, diğer bölge ülkeleri için de teşvik edici bir unsur olabilecektir. Bir diğer senaryo ise İran’ın kendilerine tehdit oluşturduğunu düşünecek olan ülkelerin de nükleer silahlanmaya yönelmeleri riskini içermektedir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus, ülkelerin bunu ulusal çıkarları ve güvenlikleri çerçevesinde bir teşvik mi yoksa bir tehdit unsuru mu şeklinde tanımlayacaklarıdır. Aslında her iki durumda da diğer ülkelerin imkânları çerçevesinde nükleer silahlanmaya yöneleceklerini tahmin etmek pek güç değildir. Özetle İran’ın silahlanması diğer ülkelerin de bu konuda bilinçlenerek etkin bir rol oynamasını beraberinde getirecektir.

Irak’taki etnik çeşitlilik ve mezhep farklılıklarına karşın, İran’da mezhep farklılıklarının daha az olması, bu ülkede Irak benzeri senaryoların uygulamaya konulmasını zorlaştırmaktadır. Ancak şu unsuru da gözden kaçırmamakta yarar vardır ki; Irak müdahalesi ile İran sorununu karşılaştırdığımızda NATO’lu müttefikler arasında Irak konusunda yaşanan görüş ayrılıklarının, İran konusunda rafa kaldırıldığını hatta Fransa ve Almanya’nın özellikle son dönemde kamuoyu önünde dahi İran’a uyarılarda bulunarak bu konuda ABD ile aynı görüşü paylaştıkları görülmektedir. Bunda şüphesiz, Fransa ve Almanya’nın kendileri açısından önemli olan İran pazarını Rusya ve Çin’e kaptırmalarının rolü de büyüktür. Bir diğer merak edilen husus, NATO’nun başat güçleri arasında sağlanan görüş birliğinin BM Güvenlik Konseyi daimi üyeleri arasında sağlanıp sağlanamayacağıdır. Özelikle Rusya ve Çin’in bu konuya yaklaşımları sorunun gidişatını belirlemesi açısından önem arz etmektedir. Bundan dolayı denetimler konusunda aktörlerin iyi niyet çerçevesinde işbirliğine yanaşmaları gerekmektedir.

Filistin’de Hamas’ın seçimleri kazanarak bölgedeki gündemi etkilemesi ve söz konusu bölgede belirsizlik ve karmaşanın sürerek başka sorunları da tetiklemesi İran’a az da olsa hareket serbestîsi kazandırabilir. Ancak İran’ın asıl hareket serbestîsi kazanması, büyük oranda Rusya ve Çin’in bu konudaki politikaları ile sistemdeki başat güçler arasında ortak bir uzlaşı sağlanıp sağlanamamasına bağlıdır. İran’ın sistemdeki karşıtlıklardan başarıyla yararlanması durumunda amacına ulaşması ve bölgesel dengelerin değişmesi kaçınılmaz olacaktır.

* TASAM Uzman Yardımcısı

Notlar

1- ‘’Eisenhover Doktrini’’ ile İran’da nükleer, bilimsel ve teknolojik altyapı oluşturulurken, ‘’Nixon Doktrini’’ ile de İran’a kapsamlı nükleer tesisler kurulması öngörülmüştür. Ayrıca Ford ve Carter yönetimlerinin de İran’ın nükleer programına destek verdikleri bilinmektedir.

2- www.aksam.com.tr , Deniz Ülke Arıboğan’ın 19 Ocak 2006 tarihli‘’Dehşet Dengesi’’ adlı makalesi.

3- A. Serdar Erdurmaz, Ortadoğu’daki Kitle İmha Silahları, Silahların Kontrolü ve Türkiye, Ankara: Ümit Yayıncılık, 2003, s.174

4- Ocak 1995’de İran ve Rusya arasında ‘’Nükleer Alanda Kapsamlı İşbirliği’’ anlaşması yapılmıştır.

5- Savaşta istenen hedeflere ulaşılamaması nedeniyle Irak da İran’a karşı zaman zaman kimyasal silah kullanmıştır ve bu durum ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından da doğrulanmıştır.

6- Erdurmaz, a.g.e. s.176

7- Söz konusu füzenin 2000 km menzilli olduğu belirtilmiştir.

8- İran’ın Pakistan ile nükleer bomba üzerinde çalıştığı, Suriye ile stratejik silahların elde edilmesi konusunda işbirliği yaptığı, Ukrayna’dan Cruise füzesi satın aldığı ve Kazakistan ile de nükleer teknoloji alanında işbirliği girişiminde bulunduğu belirtilmektedir.

9- Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması

10- Nükleer güçlerin, NPT gereği nükleer silah üretimi ile ilgili hiçbir bilgi, teknoloji ve malzemeyi nükleer statüde olmayan bir devlete sevk etmemeleri gerekmektedir.

11- Hürmüz Boğazı, Rusya için de büyük önem taşımaktadır. İran’ın bu bölge üzerindeki kontrolünü yitirmesi doğrudan Rusya’yı etkileyeceğinden, Rusya, İran ile ilişkilerini sıkı tutmaya çalışmakta ve bölgedeki gelişmeleri dikkatle takip etmektedir.

Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2525 ) Etkinlik ( 171 )
Alanlar
Afrika 64 602
Asya 75 975
Avrupa 13 607
Latin Amerika ve Karayipler 12 64
Kuzey Amerika 7 277
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1317 ) Etkinlik ( 43 )
Alanlar
Balkanlar 22 274
Orta Doğu 17 578
Karadeniz Kafkas 2 293
Akdeniz 2 172
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1277 ) Etkinlik ( 69 )
Alanlar
İslam Dünyası 53 771
Türk Dünyası 16 506
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1880 ) Etkinlik ( 76 )
Alanlar
Türkiye 76 1880

Son Eklenenler