İslamofobya Kazan(ma)dı?

Makale

Küresel dünyanın dev iletişim ağı televizyon karşısında kolalı içeceğiyle oturan genç bu sefer kendi ülkesinde yaşanan bir trajediye şahit oluyordu. ...

Küresel dünyanın dev iletişim ağı televizyon karşısında kolalı içeceğiyle oturan genç bu sefer kendi ülkesinde yaşanan bir trajediye şahit oluyordu. Bir gece yarısı sokaklara dökülen sergerdeler uçak, tank helikopter ne kadar şiddet içeren imaj varsa hepsiyle ülkesinde garip şeyler yapıyorlardı. Müslüman denen özne yine şiddet sarmalına sokulmak isteniyordu. Hayalet yeniden sokaklara çıkmış ve yüzünü bu sefer darbe görünümde ortaya çıkarmıştı. Gencin idraki ve iradesi sarsılmıştı. Neydi bu olup biten şiddet, ölüm ve barut kokularının ardından hangi aydınlık gelecekti? Demokrasi adına demokrasi suikastı iradeleri ve idrakleri parçalıyordu. Bu ülkede darbeler küresel ve yerel bazda ne sağlamıştı ve daha dün Mısır’da yaşanan darbe Mısır’a ne getirdi ki burada ne olacaktı? Ama yine hançer, kan ve şiddet işte Orta Doğu denilen mahut bölgede ortaya çıkıvermişti. Müslüman özne işini kültürel özündeki demokrat olamayan o derin çelişki ile şiddetsiz çözemiyor muydu? Bir kere daha bir negatif retoriğinin malzemesi mi oluyordu? Özündeki o uzlaşmaz kimlik kendisini bir kere daha mı açığa vuruyordu? Tüm bu sorular ekrandaki anlaşılmaz şiddet görüntüleri etrafında gencin zihninde dönüp duruyordu. Gerçekten bu coğrafya yapısal özürlü müydü? Değilse bu kurguyu daha ne kadar izleyecektik.

Ülkemizde yaşanan son darbe girişiminin bir kamu diplomasi maliyeti olduğu ve olacağı göz ardı edilemez bir gerçek olarak önümüzde duruyor. Güncel bir takım meselelerin ötesinde oryantalizmle bağlantı olarak gelişen İslamofobik imaj konusun da bu cümleden düşünülmesi gereken meseleler arasında bulunuyor. Yaşanan olayı uzaktan seyreden gözler kendi itibarlarınca konuyu ele alıp, kendi çıkarlarınca konuya değer atfedecekler. Doğru ya da yanlıştan çok kendileri için faydalı olanı tercih edecekler ve olaya yaklaşacaklar. Adil olmayacakları ise kesine yakın.

Olayı kendi iç aktörleri açısından değerlendirecek olursak bu noktada dış bakışın meseleye bakışının içeriğini anlamaya çalışabiliriz. Bu noktada “Müslüman görünen“ bir kitle kendi ülkesinde asker görünümlü olarak askeri bir darbe hareketi ile ortaya çıkıyordu. Bu şüphesiz “ılımlı“ görünen İslam’ın bile sorun çözme konusunda şiddetten uzak kalamayacağı mesajını İslamofobya kurgulayıcısı merkezlere zevkli bir mesaj olarak ulaştırıyordu. İslamofobya İslamı yine devredeydi ve yine zaferlerinden birine zafer katıyordu. Negatifler retoriği bağlamında yine silah eldeydi ve yine kan dökülüyordu. Otoriter bir bakış açısı yine devreye girmiş ve ülkesine demokrasi ve sulh?? getirme iddiasıyla yollara dökülmüştü işte. Uzaktan bakan gözlerin gördüğü ne yazık ki buydu. Şimdi sırtlarını sıvazlayanların yarın işleri bitince napalım olmadı, artık yolunuza İslam değimli hepiniz aynısınız dediklerinde Batı’ya esas duruşta duranlar bunun sorusunu millet ve tarih huzurunda nasıl cevaplayacaklar orası bilinmez. İslamofobya kendine negatif retoriği söylemi üzerinde canlı yayında yepyeni, taptaze referanslar üretmiş ve İslam’ın özündeki şiddet ve otoriter yüz bir kere daha tarihe kazınmıştı işte. Darbeciler bu noktada tarih huzurundaki sorumluluklarının farkında mıdırlar bilinmez ama medeniyet ırmağının derin ve akan nehri bu derin trajediyi batının kendi bakış açıları çerçevesinde de olsa İslam aleyhine bir not olarak tarih düştü bile. Bu böyle olduğu için değil lakin onların işine gelen bu olduğu için öyle olacaktı. Dolayısıyla darbeyi bu noktada İslamofobya kazandı dense yanlış olmaz? Hala da kazanmaya devam ettiğini görmek daha da üzücü. Dünyaya sulh ve selamet mesajı verenler kendi ülkesinde bile darbe yöntemine başvurmanın öznesi haline gelerek bunu insanlığa nasıl açıklayacaklar anlaşılması gerçekten zor bir dilemma. Bu çelişkilerin dış dünyaya anlatılması ise kamu diplomasisi açısından Türkiye’nin kendi durumunu ifade etmenin ötesinde bahsettiğimiz zaviyeden de konunun önemine binaen ciddi bir sorumluluk olarak görünüyor.

Olayın diğer tarafı ise darbeye maruz kalan tarafın yanı devletin reflekslerinin muhataplarımız tarafından İslamofobik bir imaj haline getirilmesi konusudur. Darbe sonrasında ülkede yaşananlar, kan ve şiddet görüntüleri, yaşanan olayın demokrasi ile alakasız doğası bir yana bırakılıp insan hakları vs gibi malum ve mahut terimler üzerinden başka bir istismar vasıtası da çalıştırılmaya gayret ediliyor gibi. Müslüman demokrat kimlik taşıyan bir hükümet mekanizmasını bu noktada otoriter göstererek olayın diğer cephesinden de bir sonuç çıkarmaya çalışıldığı aşikâr. Mısır medyasında bile görülen insan hakları vurgulu Türkiye haberleri insanı tebessüm ettirmenin ötesinde küresel dünyada yürüyen, İslamofobik ağın bir parçası haline gelen bir konunun derin istismarını gösteriyor. Türkiye yaşanan sıkıntının bir parçası haline getirilerek burada bazı algılara oynanıp simülasyonlar kurularak gerçeklik başka bir ayartıcı söylem düzeyinde değerlendirilmeye çalışılıyor.

Yaşanan darbe olayı bu noktada hem icracıları hem de madurları açısından İslamofobik bir suiistimale maruz kalıyor veya kalacak dense yanlış olmaz. Zira olayın Türkiye’ye yol açacağı zarar, bizzat kendisinin red edilesi olması, demokrasi açısından manası gibi hususlar göz ardı edilerek hem kullanılan darbeci taraf hem de buna karşı tedbirler alan mekanizmayı kendi diledikleri algılar üzerinden üst bir gerçeklik haline dönüştürerek dilediklerince meseleye müdahale ediyorlar. Lakin her halükarda karlı çıkan kendileri oluyor. Hem medeniyet planında İslam’a dair ön yargıları bir referans daha kazanıyor, hem bölgesel planlamalarında Türkiye’yi istikrarsız bir konumla diledikleri yerde tutmaya çalışıyorlar, hem de ülke içinde olması dilenen gelişmelere yol açacak kaygan zemin, fay kırılmaları gibi ortamları sağlamak gayretini güdüyorlar. Meselenin sadece ve tek yönlü bir olay olmadığı anlaşılıp anlatılmalıdır. Bu noktada PKK, DAEŞ gibi yapıların yanında FETÖ gibileri eklenerek referans sayısı ve tipi arttırılmakta; öz itibariyle uzlaşmaz, şiddet yanlısı ve kan dökücü bir dinin bu coğrafyada her türlüsünün ve yorumunun İslamofobik bir içeriği olduğu mesajı dünyaya yayınlanmaktadır. Bu işin arkasındakiler dünyaya verdikleri mesajlarda hala destek talepleri yaparken zımnen yaşattıkları bu çöküşün idrakinde midirler orası bilinmez? Bin bir gece masallarının coğrafyasında yeni bir trajedi retoriği oynanmaya devam ediliyor.


Bir gece yarısı uçaklar, helikopterlerle meclisi saldırıya uğrayan bir ülke manzarasının müsebbibleri hangi zafere ulaşacaklarını hayal ettiler orası meçhul, lakin birilerini çok mutlu ettikleri kesin. Bu coğrafyada hala kullanılmaya uygun hırsların ve kinlerin bulunduğu görmek, şiddettin gerekirse her türlüsüyle ortaya dökülebileceğini göstermek bakımından İslamofobik din algısı mühendislerini çok mutlu edip, onlara altından bir zafer hediye ettikleri açıktır. Uluslararası ilişkiler bakımından ülkeye ciddi bir maliyet getiren bu olay, ülke içinde de bu manada zararlara yol açıyor. Türkiye ve Türk Milleti’nin sıradan bir ülke ve millet olmadığı idrakini kaybedenler ne yazık ki en büyük zararı neye verdiklerinin hala farkında değiller. Etnik, mezhepsel ve dinsel çatışmalar bataklığına dönüştürülmek istenen bölgemizde yaşananlar kürsel planın hedefine ulaşmasına hizmetten öte bir işe yaramayacaktır. Türkler bu coğrafyada bin yıldır yaşama kültür ve tecrübesine haizdirler. Tarihi tecrübenin gösterdikleri gelecek adına umutsuz olmamızı gerektirmiyor. Çanakkale’nin Geçilmez olduğunu müdrik Asım’ın nesli hala mevcut. İslam ise fobik komikliklerin ötesinde bir medeniyet perspektifi olarak âkil zihinlerde var olacağı zamanı bekliyor. Gelecek günler kendi adil terazisinde onların arka planındaki o na to kafa na to mermeri daha da aşikâr edecektir.

Dileriz ki İslamofobya kazanmadı ve kazanmasın.
Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2608 ) Etkinlik ( 195 )
Alanlar
Afrika 70 618
Asya 87 1012
Avrupa 18 628
Latin Amerika ve Karayipler 13 65
Kuzey Amerika 7 285
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1341 ) Etkinlik ( 51 )
Alanlar
Balkanlar 24 280
Orta Doğu 21 592
Karadeniz Kafkas 3 294
Akdeniz 3 175
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1286 ) Etkinlik ( 74 )
Alanlar
İslam Dünyası 56 778
Türk Dünyası 18 508
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1990 ) Etkinlik ( 77 )
Alanlar
Türkiye 77 1990

Uluslararası mecrada bir “Türkiye Markası” hâline gelen Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi, TASAM 2004-2021 Faaliyet Raporu’nu güncelleyerek yayımladı.;

Türkiye - Güneydoğu Asya Stratejik Diyaloğu; karşılıklı potansiyellerin ve mevcut işbirliklerinin nasıl stratejik bir işbirliğine dönüştürülebileceğini ortaya çıkarmayı hedeflemekte ve stratejik zeminin kapasite inşasına katkıda bulunmayı amaçlamaktadır.;

Mısır ile kopan ilişkilerimiz yeniden düzelme sürecine girerken geçmişten güne bakarak geleceği düşünmek faydalı olabilir. Mısır ile müzakerelerde hangi kalemler üzerinden konuşacağımız devletlerin kendi maslahat algıları çerçevesinde gelişecektir. ;

Çok boyutlu şekillenen dünya güç sistematiği içerisinde Türkiye - Hollanda ilişkilerinin ideal bir noktaya taşınabilmesi için, yalnızca siyasi ve stratejik temelli değil, her parametrede daha fazla karşılıklı derinlik oluşturacak bir yapıya doğru yönelinmesi gerekir. Bu bağlamda sektör temsilcilerin...;

1990’ların başlarında Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve Sovyetler Birliği ve Yugoslavya gibi devletlerin dağılmasıyla birlikte, toprak kazanımı, güç mücadelesi ya da etnik hâkimiyet kaygılarının tetiklediği iç savaşlar yaygınlaşmaya başlamıştır. Bu süreçte BM bu duruma bigâne kalmayarak, Irak, Somali, H...;

Avrupa Birliği (AB) ve Birleşik Krallık (BK) arasında 30 Aralık 2020 tarihinde imzalanan “Ticaret ve İşbirliği (TCA) Anlaşması” 30 Nisan 2021 itibarı ile yürürlüğe girdi. ;

Hindistan ve Pakistan, yaklaşık iki asır boyunca Güney Asya coğrafyasına hükmeden İngiltere’nin 1947 yılında Hint Yarımadası’ndan çekilmek zorunda kalması üzerine, din temelli ayrışma esasında kurulan devletlerdir. ;

Dönemin ABD Başkanı G. Bush himayesinde ve Irak Büyükelçisi J. D. Negroponte başkanlığında 2005’te faaliyetlerine başlayan Ulusal İstihbarat Konseyi’nin “Küresel Trendler 2040“ raporunda; uluslararası sistem, siyaset, ekonomi, teknoloji, toplumsal gelişim, demografik dinamikler ve çevre gibi başlıca...;

İngiltere’nin II. Dünya Savaşı sonrasında Hint Altkıtası’ndan çekilmek zorunda kalması sonucunda, 1947 yılında, din temelli ayrışma zemininde kurulan Hindistan ve Pakistan, İngiltere’nin bu coğrafyadaki iki asırlık idaresinin bütün mirasını paylaştığı gibi bıraktığı sorunlu alanları da üstlenmek dur...

Gündem 2063, Afrika'yı geleceğin küresel güç merkezine dönüştürecek yol haritası ve eylem planıdır. Kıtanın elli yıllık süreci kapsayan hedeflerine ulaşma niyetinin somut göstergesidir.

Geçmişte büyük imparatorluklar kuran Çin ve Hindistan, 20. asırda boyunduruktan kurtularak bağımsızlıklarına kavuşmuş ve ulus inşa sorunlarını aştıkça geçmişteki altın çağ imgelerinin cazibesine kapılmıştır.

Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) ilişkilerinin bugünü ve geleceğinin ele alındığı Avrupa Birliği Sempozyumu, Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM) ile Türk Avrupa Bilimsel ve Eğitimsel Araştırmalar Vakfı (TAVAK) işbirliğinde 02 Şubat 2018’de İstanbul Taksim Hill Otel’de gerçekleştirildi.

1982 Anayasası'nın defalarca değişikliğe uğramasına rağmen iskeletinin değiştirilememesi nedeniyle Türkiye'nin yeni bir anayasaya gereksinimi olduğu konusunda kamuoyunda genel bir konsensüs bulunmaktadır.

Bu rapor, Türk savunma sanayiinin gelişme sürecinin sürdürülebilirliginin ve ihracat potansiyelinin arttırılmasında, şekillendirilecek geleceğe uygun; insan sermayesi, yapı, süreç ve stratejilerin tasarlanmasına ışık tutmak, bu kapsamda alınabilecek tedbirleri saptamak maksadıyla hazırlanmıştır.

Rusya'nın hem Avrasya bölgesine hâkim olmak hem de dünya politikalarında lider aktörlerden biri olmak amacıyla geliştirdiği Avrasyacılık tartışmaları, analitik olarak klasik ve modern olarak değerlendirilebilir.

Soğuk savaşın ardından, “yeni dünya düzeni“ olarak adlandırılan dönem, hegomonik bir güç olarak beliren ABD’nin “büyük vaadi“ ile başladı: “Demokrasiyi dünyada yaygınlaştırmak“. Bu “büyük“ vaad, yoksulluk, adaletsizlik ve şiddet dolu bir dünyayı kurmak biçiminde gerçekleşti ve iki “siyasi/askeri“ ar...