Fransız araştırmacı Maxıme Lefebvre, ABD’nin dış politika konusunda kendisini “özel ve model bir ülke“ olarak gördüğüne dikkat çekiyor. Amerika’nın kendini “özel bir ülke“ olarak görmesinin temelinde “değerler idealizmi“ ve “dinin hayatta çok etkili olması“ yatıyor.
Lefebvre, Amerika’nın günlük hayatında dine önem vermesini şu şekilde analiz ediyor: “Dinin etkisi püritanizmin kökenlerine kadar gider ve Avrupa’nın laik toplumlarıyla çelişir; Amerikalıların yüzde 90’ı Tanrı’ya inandıklarını söyler, yüzde 40’ı da kiliseye gider. Özellikle Cumhuriyetçilerin siyasal söylemlerine dinsel referanslar egemendir. Regean, aziz Matthieu’yü anar ve ABD’yi ‘tepede parlayan bir kente’ benzetir. Baba Bush’a göre ABD soğuk savaşı, ‘Tanrı’nın yardımıyla’ kazanmıştır. Oğul Bush ise terörizme karşı ‘Haçlı savaşını’ haklı göstermek amacıyla Hıristiyanlık referanslarından yararlanır, bir ‘ilahi yasa milliyetçiliğini’ körüklemektedir.“
Amerika Birleşik Devletleri’nin dış politikasının temelini dışarıdan gelebilecek “kötülüklere“ karşı korunma ve “dünyadan soyutlanma iradesi“ oluşturmaktadır. Amerikan dış politikasında “izolasyonist“ bir damarın her zaman canlı kaldığı görülmektedir. ABD, kendi dışındaki dünyayı “karmaşık ve tehlikeli“ bulmaktadır. George Bush yönetimiyle birlikte bu karmaşıklık bir adım daha ileri gitmiş, dış dünya “düşman“ olarak görülmeye başlanmıştır. Huntington’un ileri sürdüğü “Medeniyetler Çatışması“ tezi de bu “düşmanlığa“ işaret etmektedir.
Amerika başka ülkelerle işbirliği içinde, barış ve dialog çerçevesinde yaşamayı başaramamakta, kendi dışındaki ülkeleri “tehlikeli“ olarak gördüğü için sürekli olarak düşmanlarla savaşma, onları alt etme psikozu yaşamaktadır. ABD’nin Afganistan ve Irak işgalleri bu “düşman psikozu“nun en sıcak örnekleridir. Şimdi de İran ve Suriye’ye yönelik tehditleri bu düşman görme saplantısının yansımalarını oluşturmaktadır.
Amerika Birleşik Devletleri’nin izlediği dış politikanın bir başka arkaplan gerçeği ise “zoru görünce geriye çekilme“ psikolojisidir. Eğer uluslararası bir sorunda işler kötüye gitmeye başlamışsa ve bu sorunda Amerikan çıkarı mevcut değilse, ABD’nin birden bire kendi içine kapandığı, uluslararası bir boyutu olan devasa bir sorunla hiçbir şekilde ilgilenmediği görülmektedir. Bosna’daki müslüman katilamına ABD’nin çok uzun süre sessiz kalması ve dünyanın gözü önünde işlenen cinayetleri görmezden gelmesi, Amerika’nın çıkarının olmadığı hiçbir uluslararası sorunla ilgilenmediği ve kendi kabuğuna çekilmeyi tercih ettiği gerçeğini teyit etmektedir.
Fransız araştırmacı Maxıme Lefebvre, Amerikan dış politikasında “Mesihçilik“ olgusundan da sözetmektedir. Mesihçilik yaklaşımı, dünyayı “iyilik“ ve “kötülük“ şeklinde ikiye ayırmaktadır. Bugün Bush yönetiminin izlediği dış politika çoğunlukla Mesihçilik yaklaşımının izlerini taşımaktadır. Bush ve ekibinin sıklıkla kullandığı “şer ekseni ülkeler“ tabiri, dünyayı “iyiler ve kötüler“ şeklinde ikiye ayırmanın sonucudur. Bush’un bizzat kendisinin kullandığı “Haçlı Savaşı“ sözü de “iyilerin kötülere karşı açtığı savaşı“ sembolize etmektedir.
ABD’ye göre kendisi “iyiliği“ temsil etmektedir. Kendisi dışında kalanlar ise “kötülüğün“ temsilcileridir. Amerika’nın bu “tek yanlı politikası“ beraberinde küresel hegemonya kurma hedefini de getirmektedir.
Bush yönetimiyle birlikte Amerika Birleşik Devletleri, dış politikasını “güçlü olduğu için haklı olduğuna inanan“ bir perspektife oturtmaya başlamış, dünyayı kötülerden temizlemeyi adeta kendisine görev edinmiştir.
Bu temelin bugün ortaya koyduğu tablo; işgal, gözyaşı ve acıdır. Bu tablo bile temelin yanlış atıldığını ve yanlış atılan temel üzerinde yükselen binanın da çarpık büyüdüğünü göstermektedir. Adalet ve eşitlik temelinde yükselmeyen hiçbir düşüncenin uzun ömürlü olamayacağı bilinmelidir.
*Siyaset Bilimi, Sosyo Kültürel Çalışma Grubu, Proje Yöneticisi