Siyaset sadece “kaynakların paylaşımı mücadelesi“ değildir, aynı zamanda “değerlerin paylaşılmasına hizmet eden“ bir araçtır. Siyaset toplumda uzlaşma ve bütünleşmeyi hedef alarak herkesin yararına bir toplum düzeni kurulması için çaba harcamaktadır.
Görüldüğü gibi siyaset, nasıl baktığınıza, ne anladığınıza ve hangi amaca hizmet ettiğinize bağlı olarak şekillenen bir süreçtir. Siyaset bilimci Van Dyke siyaseti, “kamuyu ilgilendiren sorunlarda kendi tercihlerini kabul ettirmek, uygulatmak, başkalarının tercihlerinin gerçekleşmesini engellemek üzere çeşitli aktörlerin yürüttükleri bir mücadele“ olarak tanımlarken, David Easton, “maddi ve manevi değerlerin otoriteye göre dağıtılması sürecine“ siyaset adını vermektedir.
Çok sayıda insanın bir arada yaşaması tek başına siyasetin varlığını açıklamaya yetmemektedir. İlter Turan Hoca, bu insanların çeşitli bağlarla birbirine bağlanmış olmalarını ve etkileşimde bulunabilmelerini siyasetin gereği olarak kabul etmektedir. Toplum organik bir bütün olmasına rağmen karşılıklı bağımlılık içinde olan çok sayıda alt topluluk bulunmaktadır. Burada karşımıza toplumun en belirgin özelliklerinden biri olan “farklılaşma“ çıkmaktadır.
Farklılaşma nedenlerinin siyasete konu olabilmesi için aynı konudaki çıkarlarını farklı algılayan, farklı tutumlar benimseyen topluluklar bulunması ve bunların siyasal sistemden değişik kararlar üretmesini beklemeleri gerekmektedir. Farklılaşma, toplumca uyulması zorunlu kararlara ilişkin çatışmalara yol açtığı için siyasetin vazgeçilmez koşulunu oluşturmaktadır. Farklılaşma sonucu toplumda ortaya çıkan görüş ve çıkarların uyumsuzluk göstermesi de doğal karşılanmalıdır. Eğer her görüş ve çıkarın kısıtlama olmadan tatmin edilmesi mümkün olsaydı, zaten siyaset olgusundan da söz edilemezdi.
İletişim de mesaj alışverişiyle insanlar arasında “ortaklık sağlama“ amacı gütmekte, “insanların sahip oldukları bilgi, düşünce ve tutumlarını, çeşitli yollarla başka kişilere aktararak toplum içinde benzeşme ve birlik sağlamayı“ hedeflemektedir. Siyaset bilimci Dan Nimmo da iletişimi, “insanların davranışlarına temel teşkil eden, dünyaya ilişkin imajlarını oluşturan anlamların meydana getirildiği ve bu imajların semboller yardımıyla değiş tokuş edildiği sosyal bir eylem süreci“ olarak ifade etmektedir. İletişim, insanın kendi amaçlarını gerçekleştirmek için çeşitli durumlara ilişkin anlamlar ürettiği ve kendi bakışaçısını yüklediği bir eylem biçimi olarak ortaya çıkmaktadır.
İnsanlar ve gruplar arasında meydana gelen iletişim, sosyal bir çerçevede gerçekleşmektedir. İletişim sadece bilgi vermez aynı zamanda yönlendirir, ikna eder ve duygulara seslenir. Siyaset, iletişimin bu özelliklerini kullanarak amacına ulaşmaya çalışır. Kitleleri yönlendirmek, verilen mesaja inandırmak ve duygularıyla haraket etmelerini sağlamak için iletişim kilit bir rol üstlenmektedir.
Demokratik sistemin aktörleri arasında kitle iletişim araçları ve siyasi kadrolar önemli yer tutmaktadır. Kitle iletişim araçları sadece siyasi kadroların mesajlarını halka ulaştırmakla kalmaz, aynı zamanda siyasi sistemi denetleme işlevi de görürler. Kitle iletişim araçları siyasal bilgi edinme ve siyasal ilgi düzeyini artırmaya da katkıda bulunurlar. Özellikle seçim dönemlerinde kitle iletişim araçlarının taşıdığı siyasi malzeme yükü daha da artmaktadır.
Kitle iletişim araçlarının toplum ve siyaset üzerindeki etkisini, Amerikalı siyaset bilimci Richard Fagen’in verdiği şu örnek çarpıcı bir biçimde açıklamaktadır: “Eğer 2 bin kişiyi kitle iletişim araçlarında kilit noktalara yerleştirebilecek bir düzenbazlık şebekesi kurabilme imkanı olsa, Amerika’nın tümünü ve dünyanın büyük bir kısmını ABD Başkanının öldüğüne inandırmak içten bile değildir!..“
Kitle iletişim araçları ya da yaygın kullanımıyla medya işte böylesine stratejik bir öneme sahiptir. Dünyayı yöneten siyaseti de medya yönlendirmektedir. Paul Lazarsfeld ve Robert Merton’un kitle iletişim araçlarının etkilerini inceledikleri kitaplarında vurguladıkları “uyuşturma etkisi“ de dikkate alındığında, medyanın siyaset üzerindeki rolü daha iyi anlaşılacaktır.
Küreselleşme sürecinde medyanın yeniden yapılanması sonucu ortaya çıkan “küresel medya düzeni“, siyaset üzerindeki medya etkisini de artırmaktadır.
Bugün dünyada artık küresel medya şirketlerinin iktidarından sözedilmektedir. Bazı küresel medya şirketleri sahip oldukları gücü yetersiz bularak diğer küresel şirketlerle birleşme yoluna gitmekte, böylece güçlerine güç katarak pazar paylarını artırmanın yollarını aramaktadır. Ayrıca eğlence ve bilgi hizmetleri sunan şirketler, güçlerini telekomünikasyon sanayii ile birleştirdiğinde ortaya “mültimedya“ şirketleri çıkmakta, bu şirketler kablolu televizyon yayını ile birlikte evden alışveriş yapma, bankacılık hizmetleri ve benzeri pekçok hizmeti de sunabilmektedir.
Küresel şirket birleşmeleriyle birlikte ortaya çıkan mültimedya şirketleri dünyada “kitlesel medya“ döneminden “kişiselleştirilmiş medya“ dönemine geçişi de hızlandırmaktadır. Artık küresel medya şirketleri genel beğeni düzeyine hitap eden ürünlerin yanısıra, “kişiye özel“ ürünler üretmekte, daha çok seçme imkanı tanıma yoluna gitmektedir.
Küresel medya şirketlerinin ürettiği ürünlerin ortak noktası, özünde “Amerikan kültürünü“ taşıyor olmalarıdır. Dünyanın dört bir yanında izlenen dizilerden, sinema filmlerine, uluslararası haber kanallarından, internet sitelerine, gazetelere, radyolara kadar hepsi Amerikan kültürünün izlerini taşımakta, “dünyanın Amerikanlaşmasına“ hizmet etmektedir.
Küresel medyanın taşığı “Amerikan kültürü“ etkisi, siyasetin oluşumuna da yansımaktadır. Siyaseti tek bir kültürün etkisinden kurtarmanın yolu ise milli değerlere sahip çıkmaktan geçmektedir.
* TASAM Siyaset Bilimi ve Sosykültürel Çalışma Grubu Yöneticisi