Hiçbir AB Ülkesi Nükleer Tesisini Kapatmıyor

Röportaj

Nuriye Akman'ın TASAM Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Necmi Dayday ile yaptığı 3 Nisan 2011 tarihli Röportaj....

| Nuriye Akman'ın TASAM Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Necmi Dayday ile yaptığı 3 Nisan 2011 tarihli Röportaj: |

Nükleer enerji tartışmaları Japonya'daki depremin ardından bütün dünyada yoğun olarak tartışılıyor.

Fakat müthiş bir bilgi kirliliği var. Kafalar aydınlanacağına doğruluğundan emin olmadığımız haber ve yorumlarla iyice karışıyor. UAEA Nükleer Güvenlik Eski Uzman Müfettişi Dr. Necmi Dayday'la bu konuyu olumlu ve olumsuz boyutlarıyla enine boyuna konuştuk. Bu söyleşinin, zihinlerin berraklaşmasına katkı yapacağına inanıyorum.

Nükleer Santraller olmadan Türkiye enerji sorununu çözemez mi?

Başarılı bir çözüm, sorunun tarif ediliş şekline sıkı sıkıya bağlıdır. Ben, Türkiye'nin 'enerji sorunu'nu şöyle tarif ediyorum: sürekli güvenilir birincil kaynakları kısıtlı olan, buna karşılık nüfusu hızla artan, çağdaş yaşamın maddi olanaklarını kazanmak ve bunu da "sürdürülebilir kalkınma" anlayışı içinde yapmak isteyen, milli bağımsızlığına değer veren bir halkın çok uzun (en az 50 yıl) süreler için ihtiyaç duyacağı enerjiyi, mümkün olan en üst düzeyde, güvenli ve güvenilir bir biçimde, sağlamak Bu önkabul altında ve sürdürülebilir kalkınma anlayışı içinde, nükleer enerji santralı, nükleer elektrik üretimi ve enerji temin güvenliği açısından bir seçenek olmaktan da öte bir zorunluluk haline gelmektedir. Bilimsel ve teknolojik gerçeklere dayanan akılcı bir plan uyarınca ve uzman kadrolar tarafından yapılması gereken nükleer santrallar, enerjide başka ülkelere bağlılığımızı azaltır. Nükleer enerji üretiminde, birincil kaynaklar açısından pek zengin olmayan, bu bakımdan bize benzeyen, ancak buna rağmen gelişmiş olan ülkeleri örnek almak gerekir."Amerikayı yeniden kaşfetmeye" gerek yok! Bu durumdaki ülkelerden Fransa, Japonya ve Güney Kore'nin büyük ölçekteki elektrik ihtiyaçlarını karşılamada nükleer santrallarıi seçtiklerini görüyoruz. Fransa, elektriğinin yaklaşık yüzde 80'ini nükleer enerji ile karşıladığı gibi dünyanın en çok elektrik ihraç eden ülkesidir de. 80'lerin başında İtalya nükleer reaktörlerden vazgeçti (moratorium ilan etmişlerdi): Ama yanı başındaki Fransa'dan nükleer elektrik alıyor. Aynı şekilde Almanya da alıyor. 2008 yılında Fransa'nın nükleer elektrik satımı yaklaşık 5 milyon Avro idi. 54 reaktör ile elektrik enerjisi ihtiyacının yüzde 30'unu karşılayan Japonya'da 2, 21 reaktörü ile elektrik ihtiyacının yüzde 35'ini sağlayan Güney Kore'de ise 5 reaktörün inşası sürmektedir.

Her tür birincil enerji kaynağını kullanacak enerji teknolojisine hâkim olan bu ülkelerde nükleer enerji neden tercih ediliyor?

Baz yük santralları olarak nükleer enerji santralları tercih ediliyor. Bunun çeşitli teknik, ekonomik sebepleri var. Ancak ben, 'bağımsızlık' şartı yönünden önemli olan özelliklerden kısaca bahsedeyim. Bir nükleer reaktörde kullanılan yakıt, az zenginleştirilmiş (yüzde 2- yüzde 4,5) uranyuma olan yıllık ihtiyaç 25 ton civarındadır. Bir reaktörün yakıt bölümü yaklaşık 2 metre çapında 4 metre yüksekliğinde bir silindir şeklinde bir yer kaplar. Bu kadar küçük bir hacimdeki yakıtla çalışan 1000 MWe gücündeki bir santral kesintisiz 365 gün elektrik sağlıyor. Öte yandan, bir reaktörün ilk yakıt yüklemesi bugünkü fiyatlarla 350-450 milyon ABD doları tutmaktadır. Bu yakıt reaktöre yaklaşık 3 yıl boyunca yeter. Bu ilk yüklemeden sonra ise yıllık yüklemeler 180-240 milyon dolar civarında tutar. Bu harcamalar, elektrik üretiminde kullandığımız doğal gaz harcamaları yanında çok küçük kalır. 1000 MWe bir santralın 10 yıllık yakıt ihtiyacı için yapılacak harcamanın yaklaşık 2,5 milyar dolar civarında olduğu düşünülürse, nükleer enerjinin, nükleer santrale sahip olma (daha da iyisi nükleer santrali bizzat inşaa etme kapasitesine sahip olma) durumunda, doğal gaz, petrol, kömür gibi seçeneklere göre, çok daha fazla bağımsızlık (hem tedarikçi ülkeden hem de fiyat artışlarından) sağlayıcı olduğu anlaşılır. Çok az yer kaplamasından dolayı, yakıt bol miktarlarda depolanabildiğinden, yakıt fiyatlarında fahiş artışlar olması ki çok düşük ihtimaldir, bu halde dahi nükleer elektriğin üretim maliyeti uzun yıllar önemli bir oranda etkilenmez.

-Nükleer enerjimiz olursa sanayileşmemiz de bundan nasibini alır mı?

Evet! Günümüzde hayati bir önemi olan bu teknolojiyi kazanmak, bilimsel ve teknolojik alanda ilerlemek anlamına gelir. Zira, bir nükleer santralde, yüksek teknoloji ürünü olan, yaklaşık 22 bin değişik parça bulunur. Dolayısıyla, böyle bir teknolojiye sahip olmaya yönelmek bile sanayimize, bilim ve teknoloji kuruluşlarımıza pek çok değişik alanda kullanılabilecek bilgi birikimi ve tecrübe kazandırır. Bu kapsamda, sanayide değişik iş kollarının kurulup çalıştırılması, yeni iş alanlarının açılarak istihdamın arttırılması gibi konular sayılabilir. Ayrıca, ülkede nitelikli bir 'Güvenlik Kültürü'nün yerleşmesi ve gelişmesinde önemli rol oynar. Nitekim, Dünya'daki mevcut konjonktürde, nükleer enerji ve teknolojilerinin, teknoloji planlamalarını akılcı bir şekilde başarabilen gelişmiş ülkelerde toplandığı görülmektedir. Nükleer teknoloji transferini çok başarılı bir şekilde gerçekleştiren ülkelerin başında gelen Güney Kore'nin, bu gibi kazanımlar sayesinde, diğer teknolojik alanlarda elde ettiği başarılı sonuçlar bilinmektedir.

<<>>

NÜKLEER RİSKLİ AMA MEDYADA DA DEZENFORMASYON ÇOK

Bunlar nükleer enerjinin faydaları. Gelelim zararlarına...

Tabii ki, hayatın her alanında olduğu üzre riski var. Risk algılaması insanın bilgi seviyesine, psikolojisine ve özellikle de yapılan sürekli propagandaya çok bağlıdır. Nükleer santral söz konusu olduğunda, bazı gruplar tarafından, derhal "Çernobil Faciası" senaryoları servise konur. Bilgi kirliliği, dezenformasyon, saptırmalar ve hatta, devletler, ulusal ve uluslararası kurumlar düpedüz yalancılıkla itham edilir. Gerçekler tersyüz edilir, saklanır.

Nedir o saklanan gerçekler?

1945'te Hiroşima ve Nagazaki'ye atılan atom bombalardan sonra, nükleer radyasyonun canlılar ve çevre üzerindeki etkileri üzerinde, o günden bu yana on binlerce araştırma yapıldı. Bu araştırmaların pek çoğu BM tarafından koordine edildi. Bu çalışmalara dayanarak başta UAEA, Dünya Sağlık Örgütü ve Uluslararası Çalışma Örgütü ile birlikte bir çok ülke İnsan sağlığı ve çevre için tehlikeli olabilecek radyasyon seviyeleri ve doz miktarlarını belirledi. Konuyu, "yüksek radyasyon var", "kanser tehlikesi var" gibi, sayısal verilerle desteklenmeyen ve bilimsellikten uzak söylemler ortaya atan kişilerce gözlerden uzak tutulur.

Ya Çernobil'in mahvettiği çevre ve insanlar?

Bu konudaki söylentilerin doğru olmadığını söylemekle yetineceğim. Ancak, geniş bilgi almak isteyen okuyucularınıza TAEK yayını olan "20. yılında Çernobil Serisi"ni www.taek.gov adresinden indirmelerini tavsiye ederim. Çernobil'deki radyasyon yayılmasının sağlık ve çevre üzerindeki etkilerinin, UAEA'nın koordinatörlüğünde, 20 yılı aşkın bir sürede pek çok ülkeden 3 bin 300 doktor, onkolog,radyasyon sağlığı uzmanı vb. uzmanların yaptığı 10 binlerce çalışma sonucu elde edilen veriler, 'uzmanlığı kendilerinden menkul' bazı kişilerce "yanlış", "yalan" ve "gizleyici" gibi sıfatlarla yaftalanıyor. Kendilerinin kanıtları sorulduğunda ise, verdikleri referanslar iki elin parmaklarını geçmez. Bu 'referans isimlerin' neden biraz evvel zikrettiğim 3 bin 300 uzman içinde olmadığını da açıklayamazlar!

Peki nedir o 3 bin 300 bilim adamının bulgusu?

"Çernobil kazası nedeni ile ölen veya gelecekte ölmesi beklenen insan sayısının abartılmış yaklaşım ve rakamlar ile 4000 civarında olacağı tahmin edilmektedir" deniyor. Ancak, bu değer olasılık hesabına dayalı bir yaklaşımla bulunduğundan, yaklaşık 4000 kişinin radyasyon kökenli kanser nedeniyle öleceği manasına gelmez. Bir noktaya işaret etmek isterim. Çernobil, modeli ancak müzelerde kalmış uçaklar gibidir. Nasıl o uçaklarla kimse yolculuk yapmıyorsa, Çernobil tipi reaktörle de enerji üretilmiyor. Bu reaktör, 40 seneden beri yapılmayan bir reaktör tipidir. Her nükleer kaza ve olaydan bir Çernobil çıkarmak, 21. yüzyılda bilime, teknolojiye ve gelişmeye sırtını dönmektir. Eğer derseniz ; "Peki bundan sonra Çernobil gibi bir kaza olur mu?" Hayır olmaz. Çünkü 1986'dan bu yana işletmede olan bir ikinci Çernobil reaktörü yok ve hiç bir zaman da olmayacak. Bilim ve teknoloji dünyası, kazalardan önemli dersler çıkararak ilerler.

Belki dediğiniz gibi yeni Çernobil'ler olmayacak ama Japonya'da deprem sonrasında Fukushima Daiiçi nükleer santrallarında yaşanan kazadan sonra özellikle AB ülkelerinde nükleerden kaçış yaşandığı doğru değil mi?

Bakınız, 27 AB ülkesi, birincil enerji tüketiminin yüzde 14,6'sını, elektrik ihtiyacının ise yüzde 31'ini nükleer santrallardan temin ediyor. Son on yıl içinde de, AB'nin nükleer enerji kapasitesinin arttırılması yönünde büyük ivme oluşturuldu. Öyle ki, yeni reaktörlerin yapımını durdurma kararı almış olan Almanya ve İsveç, nükleer enerjiden tamamen vazgeçmiş olan İtalya ve Polanya dahi, eski kararlarını, gözden geçirerek, değiştirme yönüne gittiler.

Avrupa ülkelerinin nükleer rönesansa geçme kararı almasında üç etken önemli rol oynadı: Birincisi Çernobil kazasından bu yana geçen 25 yılda hiç bir önemli reaktör kazasının yaşanmış olmaması, ikincisi reaktör tasarımında ve yapımında gerçekleştirilen önemli gelişmeler ve son olarak Rusya'nın yarattığı, siyasi amaçlara yönelik, doğal gaz krizleri. Bunun yanında, 450 milyon nüfuslu AB pazarını en son nesil reaktörlerinin şatışına açmak isteyen, AB'nin nükleer enerji firmalarının topluca bastırması da etkili oldu.

Ancak, 11 Mart 2011'deta meydana gelen Fukishima Daiiçi Nükleer Santral kazası, reaktörlere için duyulan isteği oldukça yavaşlattı, hatta bazı ülkelerde soğuttu. Avrupa'da reaktörlerin kapatılacağı hakkındaki abartılı haberleri değerlendirmek için, AB'nin önemli ülkelerinin nükleer enerji açısından durumlarını gösteren şöyle bir tablo sunacağım size:

  

Bu tablodan anlaşılacağı gibi AB ülkelerinin en önemli nükleer enerji üreticileri olanlardan , Almanya dahi, Nükleer santrallarını kısa zamanı bırakın orta vadede bile kapatmayı düşünmüyorlar.

<<>>

FUKUSHIMA'DAN EN ÇOK ALMANLAR ETKİLENDİ

Oysa Merkel'in eyalet seçimlerini bu yüzden kaybettiği söyleniyordu.

Gelin, Almanya'yı biraz daha ayrıntılı inceleyelim. Haziran 2002'de Alman Başbakanı Gerhard Schröder (Sosyal Demokrat Parti'den), koalisyon ortağı Yeşiller Partisi ile "nükleer enerji kullanımına son veren" bir anlaşma imzalamıştı. Ne varki, o zaman muhalefette olan Hıristiyan Demokratsi Birliği ile Hıristiyan Sosyalist Birliği sözcüleri ve daha sonra Angela Merkel, "iktidara geldiğimizde, biz bu anlaşmayı iptal edeceğiz" diyordu. 2010 Eylül'ünde bu sözünü tutarak yeni bir nükleer enerji planını onayladı. Ekim 2010'da Alman Parlemento'sunda, az bir oy farkı ile onaylanan bu plana göre, halen işletmede olan Alman reaktörleri kapatılmayacak, aksine ömürleri ortalama 12 yıl uzatılacaktır. Bu karar halen Alman Anayasa Mahkemesi'nde görüşülmektedir. Ne var ki, Almanya'nın yeni programı, Almanya deprem bölgesi olmadığı halde, Fukushima'daki nükleer kazadan en çok etkilenen program oldu.

Merkel, 14 Mart 2011'de bu planı 3 ay için dondurdu. 15 Mart'ta da, 1980'den önce işletmeye alınmış reaktörlerin kapatılacağını ve önceki açıklamada öngörülen 3 aylık bir süre boyunca kapalı kalacaklarını açıkladı. Bunun üzerine Essenbach kentindeki Isar-1 santralının kapatılma işlemlerine başlandı. Berlin şehri ve Brandenburg Eyaleti yetkilileri Polonya Hükümetin'den nükleer planlarını yeniden ele almalarını istedi.

Mart ayından Eylül sonlarına kadarki zaman diliminde Almanyada, Belediyeler ve Eyaletler temelinde Seçimleri yapılacağı göz önüne alınınca, nükleer konunun neden bu kadar siyasi polemik meselesi yapıldığı anlaşılır. Tam bu sırada iki eyalette yapılan seçimlerde nükleer santrallar, muhaliflerce, seçim kampanyasının odağına oturtuldu.

-Halka hiç soru soruldu mu bu konuda?

Soruldu. UAEA'nın "Eurobarometre" adlı incelemesinde, 27 AB ülkesinin vatandaşlarına sorulan; "Size göre, nükleer enerjinin diğer enerji kaynaklarının toplamına olan oranı azaltılmalı mı, aynı mı kalmalı, yoksa çoğaltılmalı mıdır?" şeklindeki soruya, 2010 yılında, "azaltılmalı" diyen Almanların sayısı yüzde 52 idi. Bu oran Fransa'da yüzde 37, Belçika'da yüzde 35, İsveç'te yüzde 36 ve Finlandiya'da yüzde 23'dür. 27 AB ülkesinin ortalaması yüzde 34'tür. Görülüyor ki, nükleere karşıtlık oranı en yüksek ülke Almanya'dır. Fukushima olayından sonra bu oranlarda bir artma beklenirse de, bu artış Eurobarometre - 2010 sonuçları büyük oranlarda etkileyecek boyutlarda olmayacaktır. Fakat yine de, koalisyonlarla idare edilen Almanya'da, çok yüksek olmayan 'karşıt oy' artışları bile seçimlerin sonuçlarını etkileyecektir. Kıssadan Hisse: Her ülkenin kendine has özellikleri ve ihtiyaçları vardır. Başka bir ülkenin yaptıklarını örnek göstererek, kendi ülkesinin enerji politika ve planlamalarını yönlendirmeye çalışmak çok kez yanıltıcıdır.

BİLİM DEMOKRATİK DEĞİLDİR, REFERANDUMA SUNULAMAZ

-Peki Japonlar neyi ihmal ettiler de bu sonuçla karşılaşıldı?

Japonların bir şeyi 'ihmal ettiklerini' söylemek doğru olmaz. Yaptıkları çalışmalar, santralların inşa tarihlerinde bilinen tüm bilimsel veriler ile mühendislik bilgi ve normlarına uygun olarak yapılmıştır. "Bilinmeyeni öngörmek", bilim adamlarının değil, doğaüstü sihirbazların alanına girer! Bu kaza, UAEA'nın 1996 yılında ortaya koyduğu "Uluslararası Nükleer ve Radyolojik Kazalar Ölçütü'ne göre 5. dereceden olarak değerlendirildi. Hâlbuki Çernobil Kazası, ölçütün en yüksek derecesi olan 7 derece ile değerlendirilmişti. Buna rağmen, medyada Fukushima Kazası, ikinci Çernobil faciası olarak takdim ediliyor. Medyamızın, halkı doğru şekilde, bilimsel ve teknolojik temel bilgi ve verilerle donatmak ve aydınlatmak gibi bir görevi yerine getirmekten çok, sansasyona dönük yayınlar yapmasını çok üzücü buluyorum. Konu, sanki meseleler bu güne kadar hiç düşünülmemiş, incelenmemiş ve üzerinde uzmanlarınca yoğun çalışmalar yapılmamışçasına, sanki sıfırdan başlanıyormuş gibi takdim edilerek ele alınıyor. Üstelik bilimsel ve teknolojik konularda uzmanlaşmış kişilerin, uzun yıllar içinde özümsedikleri bilgi ve tecrübelerini, bir TV programında veya bir kaç sayfalık yazıda kamuoyuna aktarması istenmektedir. Ayrıca, verilen bilgi düzeyinin bir fen sınıfı öğrencisinin bilgi düzeyinde bile olmamasına da azami özen gösteriliyor!

-Hatta, "Referanduma" sunulması bile önerildi.

Olacak iş değil! Bilim ve teknolojide demokrasi olmamıştır, olamaz. Bu eşyanın tabiatına aykırıdır. Hangi bilimsel teori halk oyu ile 'doğru' veya 'yanlış' kabul edilmiştir? Hangi buluş, teknik ilerleme bir referandum sonucu sağlanmıştır? Tarih böyle bir şey kaydetmemiştir. "Ama burası Türkiye" diyenleri duyar gibiyim!

-Peki şimdi bizim santralımızı yapacak Ruslar, Japonya'dan ne ders aldılar?

Teknolojik gelişmeler, genellikle kazalardan ders alınarak, bilimsel sonuçlar çıkarılarak sağlanır. Yalnız Ruslar değil, nükleer santral yapımına hâkim olan ülkeler, başta UAEA olmak üzere uluslararası kuruluşlardaki uzmanlar, güvenlik normlarında değişikliğe gideceklerdir. Nükleer alanda uluslararası normlara uymak nerdeyse bir zorunluluktur. Rusya da Türkiye de bu normları kabul etmek durumundadır.

<<>>

NÜKLEER SANTRAL İÇİN TÜRKİYE'NİN ALT YAPISI HAZIR DEĞİL

-Bu santraller için Türkiye'nin alt yapısı sizce hazır mı? Yeterli sayıda uzman elemanı var mı?

Cevabım kısaca hayır! 21 reaktör işleten ve reaktör yapan ülke Güney Kore'nin nükleer alanı kapsayan konularda yaklaşık 40 bin uzmanı var. Şu anda bizde 'yüksek düzeyde profesyonel uzman' hemen hemen yok denecek kadar az. 'Profesyonel uzman' dahi yetersiz sayıda. Toplam 100 kişi var yok. Ön proje çalışmaları denilen ilk safhada, yalnızca proje çalışmaları (mevzuat ve yönetmelikleri hazırlayacak, lisanslama ölçütlerini belirleyecek) için 30-40 üst düzey uzman gerekir. Bir ileri safhada ise nükleer mühendislik, nükleer enerji ve bunlara bağlı reaktör fiziği gibi sahalarda uzman 130 kadar kişi gerekiyor. Üstelik bu safhalar henüz hazırlık safhalarıdır.

-Bir nükleer santralın yapım sürecinde toplam kaç kişi çalışır?

6-7 bin kişi çalışır. Bunların dörtte biri uzman niteliklidir. İstenilen niteliklere sahip bu sayıda insan elimizde yok. Ruslar tarafından yapılacak ve işletilecek olan Akkuyu santrali için binlerce uzmana gerek yok. Ne var ki; özellikle nükleer güvenlik ve lisanslama konularında gerekli dokümanların hazırlanmasına, reaktör yapımının çeşitli safhalarında lisanslama yapılmasına ve geniş bir kontrol mekanizmasına ihtiyaç vardır. Türk uzmanların bu konularda, en azından yapan kişiler kadar yetkin ve yeterli sayıda (yaklaşık 350) olması gerekir.

-Geçen yıl Mayıs ayında Rusya ile Türkiye arasında "Akkuyu Sahası'nda Nükleer Güç Santralinin Tesisine ve İşletimine Dair İşbirliğine İlişkin Anlaşma" imzalandı. Önce şunu sorayım. Rusların teknolojisinin bizim için en uygun teknoloji olduğundan emin miyiz?

Emin değiliz! "En uygun teknolojiyi", ihaleden çok önce belirlemek şarttı. İşte bu yapılmadı. Olaya salt elektrik üretimi, alımı satımı açısından yaklaşınca ortaya bu protokol çıktı.

-Peki, bu anlaşmayla başarılı bir teknoloji transferi yapılabilir mi?

Ne yazık ki buna da cevabım Hayır. Zira, nükleer teknoloji transferine, Anlaşma'nın Amaç ve kapsamı belirleyen 3. Maddesi'nin 2. bendinin 2.24 nolu paragrafında atıfta bulunuluyor. Ancak bu atıfta transferin neleri kapsayacağı belirtilmemiş. 3. bendde ise; "İşbu madde kapsamındaki işbirliği konuları, Türk Kuruluşları ve Rus Kuruluşları tarafından, Türk Tarafı'na mali yük getirilmeden yürütülür. Türkiye Cumhuriyeti'nde nükleer yakıt üretim tesislerinin kurulması ve işletimi de dâhil olmak üzere nükleer yakıt döngüsü hakkındaki işbirliği ve teknoloji transferi Taraflarca mutabakata varılacak ayrı koşullar çerçevesinde yürütülecektir" deniyor.

-Ne demek bu?

Teknoloji transferinin "nükleer yakıt üretim tesislerinin kurulması ve işletimi de dahil olmak üzere nükleer yakıt döngüsü"ne münhasır kalacağı anlaşılıyor.Hükümetin kamuya yaptığı açıklamaları ve ülkemizde nükleer konularda yapılan ön hazırlıkları birlikte değerlendirdiğimizde, bu şartlar altında, gerçek ve kapsamlı bir nükleer teknoloji transferinin yapılmasının maalesef mümkün olmadığını söylemek durumundayım.

-Neden mümkün değil?

Çünkü değişik reaktör tiplerine ve yapımcılarına, dolayısıyla farklı yapım, işletme, güvenlik kültürüne açık bir yaklaşım Türkiye'yi zora sokar. Zamanla, ne ekonomimizin, ne teknik insan gücümüzün ne de organizasyon kapasitesimizin kaldırabileceği bir durum oluşacaktır. Bunu, otomotiv sanayimizdekine benzetebiliriz. Pek çok ülkenin çeşitli otomobil markası ve modelini üretiyoruz. Ne yazık ki, yaklaşık yarım asırlık geçmişe rağmen, bugün dahi kendimize ait bir otomobil modeli bile yok! Üstelik, en stratejik unsuru olan motorunu yapamıyoruz.

-TAEK teknoloji transferinde rol oynayabilir mi?

Maalesef Hayır! TAEK'in, değil nükleer teknoloji transferi gibi geniş kapsamlı ve karmaşık bir süreci, bir nükleer santral tasarımını sıfırdan ele alarak inceleyerek gerekli lisansları vermek hususunda bile, mükemmel bir örgütü, bu konuda yetişmiş yeterli nitelik ve sayıda elemanı hatta eksiksiz bir mevzuatı olduğunu söylemek mümkün değildir. Ancak, yeni bir örgtün kurulması ve istenen seviyeye gelmesi çok uzun zaman alır. TAEK'in halihazırdaki lisans verme görev ve yetkilerinin genişletilerek devredileceği bir 'Nükleer Düzenleme Kurumu'nun en kısa zamanda kurulması şarttır. TAEK'in, Türkiye'nin nükleer teknoloje girmesi için gerekli her türlü çalışmayı yapmasına imkan verecek yepyeni bir kanun ile gerekli yetkilere kavuşturulması bu yöndeki ilk adım olabilir.

Dr. Necmi Dayday kimdir?

1969'da İstanbul Teknik Üniversitesi Enerji Enstitüsü'nde Nükleer Enerji Mühendisliği dalında Yüksek Lisansını yaptı. Aynı yıl, Çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi'nde (ÇNAEM) Nükleer Mühendislik Bölümü'nde çalışmaya başladı. 1970'de Fransa'da, Nötrön Fiziği konusunda ikinci bir Yüksek Lisans ve Reaktör Fiziği konusunda da doktora yaptı. ÇNAEM'deki 5 megawatlık TR-2 Araştırma Reaktörü'nün reaktör kalbi hesaplarını ve tasarımını yaptı. Çeşitli komisyon ve komite çalışmaları yanında, 1974-1978 yılları arasında "TAEK Nükleer Santral Yer Seçimi Komitesi" üyesi olarak Akkuyu, Sinop vb. sahaların şeçimine imza koydu. 1978-1998 arası, UAEA'nın Nükleer Araştırmalar ve İzotoplar ve Nükleer Güvenlik Kontrolleri Bölümlerinde çalıştı.

Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 4791 ) Etkinlik ( 169 )
Alanlar
Afrika 64 1112
Asya 73 1709
Avrupa 13 1336
Latin Amerika ve Karayipler 12 135
Kuzey Amerika 7 499
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2770 ) Etkinlik ( 43 )
Alanlar
Balkanlar 22 566
Orta Doğu 17 1131
Karadeniz Kafkas 2 649
Akdeniz 2 424
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 3097 ) Etkinlik ( 69 )
Alanlar
İslam Dünyası 53 2000
Türk Dünyası 16 1097
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 3316 ) Etkinlik ( 72 )
Alanlar
Türkiye 72 3316

Son Eklenenler