Hayatta herkes eşittir! Ama göreceksin, bazıları daha eşittir !
Şurası açıktır ki dünya politikası kuralları, süper güçler tarafından şekillendirilmektedir. Oyunun kurallarını belirleyen, doğal olarak gücü elinde bulunduranlardır. İkinci Dünya Savaşı ve uluslararası ilişkilerdeki gelişim bütün konsepti değiştirmiştir. 2.Dünya Savaşı’nın ardından düzeni koruma görevi açık bir şekilde uluslararası örgütler aracılığı ile başat güçlere verilmiştir.
Klasik dönemle karşılaştırıldığında en önemli noktalardan birisi, sömürgeci düzenin sona ermesi ve bağımsız ulus devletlerin ortaya çıkmasıdır. Beraberinde birçok devletin bağımsız hale gelmesi sonucu bunların kendi kendilerine yetmeleri ve yönetilmeleri sorunu da gündeme gelmiştir. Dünyanın herhangi bir yerinde yaşanan kriz ya da çatışma, bütün sistemi etkileyebilmektedir. Yumurta kartonu, bu konuda verilebilecek bir örnektir. Kartondaki kırılmış bir yumurta tüm koliyi etkiler, bu yüzden bunun sağlam olan ile değiştirilmesi gerekmektedir. R.J. Vincent; uluslararası toplum karton, devletler ise yumurta gibidir demiştir. Sömürgeci düzenin sona ermesinin başka bir sonucu da şudur; orada bulunan güçler geleneksel yönetim yapısını yok etmeye yetecek sürede kalmış, fakat yerine işleyen bir yapı bırakmadan ayrılmışlardır. Neticede uluslararası toplum, haydut ve düşkün ülkeler ile karşı karşıya kalmıştır. Gelinen noktada yine bu güçler, düşkün (failed ) ve haydut (rogue) ülkelerin kimler olduğunu belirlemektedir. Genel anlamda düşkün ülkeler, tüm uluslararası toplumu ilgilendiren ve tanım noktasında üzerinde mutabakatın sağlandığı bir alandır. Buna karşın haydut ülkeler konusu daha siyasi ve bir noktada dış politika aracı olarak kullanılan bir konudur.
Düşkün Ülkeler
Özellikle bu ülkelerin ortaya çıkmasından sorumlu olsa bile ABD, liberal değerler temelinde dünyayı korumak gibi bir görevi kendisine atfetmiştir. Soğuk Savaş döneminde göreceli olarak kaynak bulabilen ülkelerin, bu kaynakların ortadan kalkması ile zayıflıkları gün yüzüne çıkmış ve yeni bir denge adına bölgesel çatışmalar yaşanmaya başlamıştır. Yeni sistemin odaklandığı nokta haydut ülkeleri düşkün ülke haline gelmeden yeniden sisteme kazandırmak ve oyuna döndürmektir. Bu yüzden koruma tedbirleri ana ekseni oluşturmaya başlamıştır. Bir konuşmasında Birleşik Krallık eski Dışişleri Bakanı Jack Straw : “Düşkün devletler ile yüzleşmeden önce, neden devletlerin bu hale geldiğini, nasıl olduğunu ve belirtilerini tanımlamamız gerekir“ demiştir.
Düşkün ülkelerin tanımında bir mutabakat sağlanmıştır. Genel olarak ülke otoritesinin çöktüğü, hukukun uygulanmadığı ve güvenliğin kontrolden çıktığı bir hal söz konusudur. Bu durumda hükümet; topraklarında kontrolü, yurttaşlarının güvenliğini ve hukukun uygulanmasında kontrolü yitirmiştir. Ama unutulmaması gereken nokta, kurumların işleyişini sağlayacak merkezi bir hükümetin olmayışıdır. Bir ülke bu hale geldiği zaman komşularına ve uluslararası sisteme zarar vereceği için tekrar acil bir şekilde sisteme kazandırılması gerekmektedir. Ancak bu aşamada işler ve süreç daha zor olacağı için öncesinde koruma ve önleme tedbirleri alınması daha uygundur. Uluslararası ilişkilerde özellikle güvenlik anlayışında yaşanan gelişmeler, bu ülkelere müdahaleyi kolaylaştırmış ve meşru hale getirmiştir. Artık ulusal güvenlikten ziyade bireyin güvenliği teorisi ana eksene oturmuştur. Daha öncesinde uluslararası ilişkiler, ülkelerarası ilişkileri düzenleyen bir alandı. Ancak süreç içerisinde bu alanda ciddi değişimler de yaşandı. Artık herhangi bir ülkede yaşanan iç sorun ya da insan hakları konuları da bu disiplini ilgilendirmektedir. Ağustos 1949’daki Cenevre Antlaşması ile verilen haklar neticesinde bireylerin devletler aleyhinde dava açma hakları ile beraber bireye karşı devletin yargılanması ve hatta ceza alması en önemli değişimlerden birisi olmuştur. Bu anlamda içişleri kavramı konsepti tamamen değişime uğramıştır. Bu da dış müdahalenin meşruiyeti için bir zemin oluşturmuştur. Yine de hukuki askeri müdahalenin bazı şartlar oluştuktan sonra yerine getirilmesi gerekmektedir. Haklı yetki, doğru amaç, son çözüm…
HAYDUT ÜLKELER
Haydut ülkeler ise daha hassas bir konudur. Çünkü bu alan politik yoruma açık durumdadır. Basit bir şekilde uluslararası sistemi, hukuku tehdit eden ve anlaşmaları uygulamayı reddeden ülkeler bu kategoride yer alırlar. Bunlar, zaman içerisinde düşkün ülke haline gelebilirler. Ancak her düşkün ülke bir haydut ülke olmak zorunda değildir. Bu alanın tanımı, ülkelerin dış ilişkilerine göre şekillenebilir. Bunlarla mücadele de zordur. Çünkü söz konusu ülkeler halen bağımsız ülkelerdir ve bunlara müdahale çok da kolay gerçekleşemez. Eğer düşkün ülkeler, sömürgeci geçmişin sonuçları ise haydut ülkelerde Soğuk Savaşın sona ermesinin sonuçlarından birisidir. Soğuk Savaş sonrası ABD siyasi ve ekonomik olarak kendi sisteminin dışına çıkma eğiliminde olan ülkeleri bu şekilde tanımlama yoluna gitmiştir. Örneğin İran merkezi bir hükümeti olan, kendine has hukuk sistemine sahip bir ülkedir. Ancak uluslararası anlaşmalara uymadığı ve rejimi ile bölgesel ve küresel bir tehdit olarak algılandığı için haydut devlet sınıflamasında yer almaktadır.
Haydut devletlerin söylenen özelliklerinden birisi de şiddeti tırmandırmaları ve terörist gruplara destek vermeleridir. Belki de bu nedenle teröre karşı en büyük savaşı veren ABD dış politikasında bu kadar yer tutmaktadırlar. Yaşadığımız dönemde sistem, risk yönetimi üzerine kuruludur. Çok uluslu şirketlerin yatırımlarını yönlendirmeden ülke analizleri yaptığı şekilde, ülkelerde uluslararası örgütler ve kendi araçları ile risk analizleri yapmakta ve tehdit algılamalarını yine kendi koyduğu kurallar çerçevesinde asgari düzeye indirmeye çalışmaktadırlar. Gelinen nokta esasında postmodern emperyalizmin yaşanmasıdır. Çünkü bir takım global değerler adına bağımsız ulus devletler belli bir yönde yapılanmaya zorlanmaktadırlar.
Üst düzey İngiliz bürokratlarından Robert Cooper, bunu gönüllü emperyalizm olarak tanımlamaktadır. AB’yi de buna örnek olarak göstermektedir. Eğer aday ülke iseniz yerine getirmek zorunda olduğunuz bir dizi şartlar söz konusudur ve verileni de kabul etmek zorundasınızdır. Üye olduğunuz zaman ödül olarak söz sahibi olursunuz, ancak süreç gönüllü emperyalizmdir.
ABD DIŞ POLİTİKASINDA HAYDUT DEVLETLER
Soru şu ki, neden Amerika dünyanın her yerine askerlerini gönderiyor ve haydut devletlerle mücadelede bu kadar ısrarcı? Meşruiyet nereden kaynaklanıyor? İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerikan müdahalesinin Avrupalılar tarafından istendiği, desteklendiği ve uluslararası örgütlerin de bu noktada desteği düşünüldüğünde, Amerika’ya dünya politikasının merkezi tarafından verilmiş ve şu an otomatik olarak süresi uzatılan bir haktır. Bunun hukuksal boyutu ve etiği tartışılabilir. Amerikan dış politikası, bu rejimleri görevden uzaklaştırmakla sınırlı değildir daha sonrasında kurgulanmış değerler doğrultusunda bir yapılanma ile yönetilmeleridir ki burada da ulus inşa süreci devreye girmektedir. Tüm bunları yaparken meşruiyetin kaynağı olarak özgürlük kavramı kullanılmaktadır. ABD Uluslararası Strateji belgesinde şu ifadeler yer alır :“ABD özgürlük ve adaleti savunmak zorundadır. Çünkü bunlar dünyanın neresinde olursa olsun bütün insanlar için doğru ve gerçektir.“
Ancak garip bir ironidir ki Noam Chomsky verilmiş uluslararası mahkeme kararlarını uygulamayarak ABD’nin bizzat kendisinin esasında haydut devlet olarak tanımlanabileceğini ifade etmiştir. Yine ABD’li enerji şirketlerinin Irak’ta, İran’da ve Suudi Arabistan’da Çin ve Rusya’dan rakiplerini görmekten çok da mutlu olmayacağını söyler. Bu açıdan aslında ABD, uluslararası hukuku izlemez, çünkü kendi ulusal çıkarlarının peşindedir. Bu noktada Kagan’da eğer bir büyük güçseniz ve size sistemi koruma yetkisi verildi ise ulusal çıkarlarınızı bundan ayrı tutmanız çok da kolay değildir der. Dolayısıyla şu gerçek ortaya çıkmaktadır ki ABD dış politikası, evrensel değerler için mücadele ettiğini ifade ederken, aynı zamanda ulusal çıkarlarını da gözetmektedir.
Tüm bunlar şunu göstermektedir ki bunların meşruiyeti tartışılmakla beraber pratikte kazanılmış bir takım haklar söz konusudur ve büyük güçler bunları uygulamaya devam etmektedirler. Yaşadığımız postmodern emperyalizm döneminde belki belli sınırlar ya da imparatorluklar yok, ancak dünyanın neresinde olursa olsun insanların zihinlerine yerleştirilmiş bir takım düşüncelerin temelinde bu sanal imparatorluk çalışmaları yürütülmektedir.
Yeni anlayışta en önemli kavramlardan bir tanesi “insan haklarıdır“ Herhangi bir coğrafyaya ulusal çıkarlarınız dolayısı ile belki kolayca müdahale meşruiyeti oluşturamazsınız. Ancak evrensel birtakım değerlerin adına istediğiniz yere gücünüz orantısında müdahalede bulunabilir ve ulusal çıkarlarınızı da paralelinde gerçekleştirebilirsiniz. Bugün Amerika’nın yaptığı da esasında budur. Daha önce bahsi geçtiği üzere bir ülkeyi terörü desteklediği, sistemi tehdit ettiği ya da kendi vatandaşlarına karşı şiddet uyguladığı gerekçesi ile insan hakları öncülüğünde psikolojik savaş yürütebilir, karşı kamuoyu oluşturabilir ve haydut devlet sınıflandırmasına sokarak uluslararası örgütleri de dahil ederek bir takım yaptırımlar uygularsınız. Ana amaç, askeri müdahaleden önce devletin dönüşümünü sağlamaktır. Zira daha sonrasında orada yeniden bir ulus inşa etmek, hem kaynak hem de mali açıdan çok daha zor olacaktır. Bu anlamda koruyucu tedbirler, birincil önceliğe sahiptir. Fakat tüm bu süreç ki, buna yeniden ulus inşa etmek de dâhildir, çok ciddi altyapıyı ve insan kaynağını gerektirmektedir. Bu güce sahip olan Amerika, pratikte başarısız örnekleri de dâhil olmak üzere birçok bölgede söz konusu koruyucu tedbirleri uygulamaktadır.
En son Kuzey Afrika’da yaşanan gelişmeleri de bu çerçevede değerlendirebiliriz. Tabii ki bu ülkelerde yaşananları tamamen dış güçlerin müdahalesi ile açıklamak, söz konusu o ülke halklarının özgürlük ve adalet adına verdikleri mücadeleyi hafife almak yanlış olacaktır. Diğer yandan şunu da gözden kaçırmamak gerekir ki: son 30 yılda yoğun olarak yaşanan teknolojik ve buna bağlı iletişim alanındaki gelişmeler insanların bilgiye sahip olması kolaylaşmış ve bunun yanı sıra dünyanın diğer bölgelerinde yaşayan halkların sahip oldukları hakları takip etme ve bu mücadeleyi izleme şansları doğmuştur. Bu anlamıyla bir strateji olarak geliştirilen küreselleşme, aynı zamanda sahibini tehdit edebilecek bir mekanizma haline de gelmiştir. Bu gelişmeler sonrası tüm halkların zaman içerisinde uzun ya da kısa vadede demokratik hakları, özgürlükleri için mücadele edeceği ve toplumsal dönüşümler yaşanacağı muhakkaktır. Bu noktada zaten nihai amacın da bu olduğu akıllara gelebilir. Doğruluğu ile beraber bu stratejinin öne sürenlere karşı dezavantajı da vardır. O da örgütlenmiş toplumların, bir gün kendilerine karşı mücadele başlatacaklarıdır. Şu an uzak bir ihtimal olarak görülse de bu konuyu her zaman hatırlamakta fayda vardır.
Bu anlamda Amerika ve Avrupa tarafından toplumlardaki bu dönüşüm sadece zamanı belli olmayan bir depreme dönüşmektedir. Yapılması gereken sadece gerekli tedbirleri alıp büyük anı beklemektir. Bu tarz gelişimler, özellikle günümüzde Orta Doğu ve Kuzey Afrika coğrafyasında yaşandığı için konu günceldir. Ancak buna benzer birçok durum dünyanın farklı coğrafyalarında yaşanmaktadır ve gelecekte de bunun örnekleri sıkça yaşanacaktır. Görüldüğü üzere Mısır ve Tunus’taki halk hareketleri çok da dış müdahaleye gerek kalmadan başarı ile sonuçlandı. Libya ise bu konuda bir istisna oluşturmuştur. Neticede BM Güvenlik Konseyi kararı ile İngiltere, Fransa ve Amerika müdahaleyi başlatmışlardır. Ancak burada bile alınan bir örgüt kararına rağmen, NATO güçleri yerine, birebir ülkelerin müdahalesi ile süreç başlamıştır ve amaç ileride öngörülen hareketi NATO güçlerine bırakmaktır. Fransa koordinasyon olmadan harekâtı başlatmakla, Almaya süreçte pasif kalmakla suçlanmaktadır. Başlı başına bu durum bile işlerin çok da hukuki sınırlar içerisinde kalmadığını göstermektedir. Sonuç olarak ortaya çıkan durum, daha önce bahsi geçtiği gibi farklı araçlarla ve yöntemlerle olsa da postmodern emperyalizmin yaşandığıdır. Eğer amaç sadece insan hakları ve sıkıntı yaşayan halkların sorunlarının çözümü ise aynı mekanizmalar, Bosna Savaşı süresinde neden işlememiştir? Bu kadar kısa sürede karar alma ve uygulama yeteneğine sahip mekanizmalar neden etkinliğini orada gösterememiştir?
Hayatta herkes eşittir! Ama göreceksin, bazıları daha eşittir !