Terörizm: Anglo-Amerikan Politikalarına Karşı Tepkisel Bir Hareke

Haber

Bu nedenle bu saldırıları sadece 11 Eylül sonrası dönemin koşulları çerçevesinde ve bu dönemde dünya genelinde ciddi bir tehdit olarak algılanan terörizm sorunu kapsamında değerlendirmek yetersiz kalacaktır. Sağlıklı bir analiz yapabilmek için daha öncesine gitmek,...

Bu nedenle bu saldırıları sadece 11 Eylül sonrası dönemin koşulları çerçevesinde ve bu dönemde dünya genelinde ciddi bir tehdit olarak algılanan terörizm sorunu kapsamında değerlendirmek yetersiz kalacaktır. Sağlıklı bir analiz yapabilmek için daha öncesine gitmek, SSCB’nin çökmesinden sonra tek süper güç olarak kalan ABD’nin bu konumunu pekiştirme ve etkisini uluslararası düzeyde hissettirme çabalarına ve Washington’un adeta kayıtsız şartsız müttefiki görünümünde olan İngiltere’nin bu çabalara verdiği desteğe bakmak gerekmektedir.

Soğuk Savaş döneminde dış politikasını komünizmin yayılmasını engellemek ve karşı kutbu yok etmek üzerine yoğunlaştıran ABD, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra enerjisini SSCB’nin dağılmasının sağladığı imkanlarla bir yandan eski etkinlik bölgelerindeki rolünü güçlendirmek diğer yandan SSCB’nin boş bıraktığı alanlarda etkisini artırmak üzerine yoğunlaştırmış, bu çerçevede oluşturulmak istenen sisteme de “Yeni Dünya Düzeni” ismi verilmiştir. SSCB’nin çökmesiyle iki kutuplu rekabet ortamı sona erdiği için, ortaya çıkan uluslararası düzenin yeni olması doğal bir durumdur ve Yeni Dünya Düzeni kavramlaştırması aslında yanlış bir ifade değildir. Fakat bu kavramlaştırmayı yapan aktör tek süper güç olarak kalan ABD ise, bu kavramın içini dolduracak olan da yine Washington olacaktır. Nitekim öyle de olmuş ve gerek Yeni Dünya Düzeni ifadesi gerekse de kökenleri 1990’lı yıllara kadar geri giden fakat 2003 Irak savaşı ile şimdiki ismini alan “Büyük Ortadoğu Projesi”(1) söylemi, ABD’nin Soğuk Savaş sonrası dünyasını kendi çıkarları çerçevesinde biçimlendirmeye yönelik uygulamalarına verilen isim olmuştur. Bu süreçte İngiltere Washington’un en yakın müttefiki olmuş ve hemen hemen her adımda birlikte hareket edilmiş, bu şekilde bir Anglo-Amerikan ittifakı ortaya çıkmıştır. Irak, İran ve Afganistan ise, Anglo-Amerikan ittifakının bu süreçteki en önemli hedefi ve aynı zamanda aracı olmuştur. Dünya petrol rezervlerinin % 65’ini barındırması, üç büyük dinin doğduğu bölge olması, bir zamanlar Hıristiyan dünyasının karşısına büyük bir tehdit olarak çıkan ve bu nedenle yeniden böyle bir tehdit oluşturmaması için çok fazla güçlenmesi istenmeyen İslam dünyası içinde dinin en güçlü olduğu bölge olması ve bölgenin iç dinamikleri nedeniyle Yeni Dünya Düzeni’nin tesis edilmesinde en fazla zorlanılacak bölge olması nedeniyle, 1990’lı yıllar boyunca Büyük Ortadoğu coğrafyası içinde büyük ölçüde Ortadoğu özelinde yoğunlaşılmıştır.

Irak’ın Kuveyt’i işgali, Anglo-Amerikan ittifakına Yeni Dünya Düzeni’nin tesis edilmesinde ve bu yıllarda daha ismi konulmamış olan Büyük Ortadoğu Projesi’nin devreye sokulmasında önemli bir koz vermiştir. Bir zamanlar kendisine destek verilerek bölgede kapasitesinden büyük hesaplar içine girmeye itilen Saddam Hüseyin, bu destekten aldığı cesaretle Kuveyt’i işgal edince bir anda düşman ilan edilmiş ve kısa bir süre sonra düzenlenen askeri müdahaleyle de Yeni Dünya Düzeni’nin hangi yöntemlerle tesis edileceği ortaya çıkmıştır. Fakat bu müdahalede Saddam Hüseyin rejimi düşürülmemiş ve Irak yarım kalmış bir sorun olarak bırakılmış, böylece bu ülkeye yönelik çözümsüzlük üzerine kurulu bir politika izlenerek Anglo-Amerikan çıkarlarına hizmet edecek yeni stratejilerin geliştirilmesi için açık kapı bırakılmıştır. Bu süre içinde Irak ile birlikte İran da Batı dünyasının tehdit tanımlamasının içine dahil edilerek, Irak ve İran’a yönelik “ikili çevreleme politikası” uygulanmaya başlanmıştır. Bu politika çerçevesinde yoğun bir uluslararası ambargo uygulanmış, bu şekilde bu ülkelerin bir yandan uluslararası alanda yalnızlaştırılması amaçlanmış, bir yandan da zayıflatılarak gelecek senaryolar için uygun koşulların yaratılmasına çalışılmıştır. Bu iki ülkeye Libya da dahil edilerek “Şer Ekseni” nitelendirmesi yapılmış, bu bağlamda bu üç ülke Batı dünyası için istikrarsızlık üreten öncelikli tehdit kaynağı olarak ilan edilmiştir. Tıpkı diğer iki ülkeye olduğu gibi, Libya’ya da uluslararası ambargo uygulanmış, fakat asıl baskı Irak ve İran üzerinde yoğunlaştırılmıştır.

Ortadoğu’nun yanında, Afganistan da Anglo-Amerikan ittifakının ilgilendiği bir alan olmuş, bu bağlamda Sovyet işgali sırasında Moskova’ya karşı savaşan Afgan mücahitler doğrudan desteklenmiştir. Ayrıca işgal sonrasında yaşanan iç savaşta, önemi son derece büyük olan Afganistan’da(2) istikrarı sağlayabilecek ve Anglo-Amerikan çıkarları için uygun ortamı yaratabilecek tek güç olarak görülen Taliban’a destek verilerek ülkede iktidarı ele geçirmesine doğrudan yardımcı olunmuştur. Özellikle ABD, destek verirken Taliban’ın ülkede istikrarı ve güvenliği sağlayarak Trans-Afganistan Boru Hattı projesinin hayata geçirilmesi için uygun ortamı oluşturabileceğini ummuştur. Türkmenistan doğalgazını Rusya ve İran’ı devre dışı bırakarak Afganistan ve Pakistan yoluyla Hint Okyanusu’na taşıyacak olan bu proje ikinci Bill Clinton hükümeti döneminde ortaya çıkmış, projenin hayata geçirilebilmesi açısından Afganistan’da güvenlik ve istikrarın sağlanması gerektiği için, Afgan gruplar arasında iç savaşın devam ettiği bir sırada Taliban hareketi ülkede istikrarı sağlayarak Trans-Afganistan Boru Hattı’nın güvenliğini ve gerçekleştirilebilmesi için uygun ortamı yaratacak bir unsur olarak görülmüş ve iktidar mücadelesinde ABD tarafından açıkça desteklenmiştir. Ancak projenin gerçekleştirilebilmesi için gerekli olan istikrarı sağlayamaması, radikal ve terörist örgütleri barındırarak ülkesini bütün dünya için istikrarsızlık üreten bir alan haline getirmesi ve anti-demokratik uygulamalarına Amerikan halkından yoğun tepkiler gelmesi, Taliban’a olan desteğin sona ermesine neden olmuştur. Bu tarihten sonra tekrar benzer senaryo yaşanmış, yani Taliban yönetimine karşı yoğun bir uluslararası ambargo ve izolasyon politikası uygulanmaya ve bu şekilde gelecekteki olası bir müdahalenin altyapısı oluşturulmaya çalışılmıştır. Nitekim 11 Eylül olaylarından sonra saldırıların sorumlusunun Usame bin Ladin olduğu tam olarak kanıtlanamamışken, ABD’nin sorumluluğu Ladin’in El-Kaide örgütüne yüklemesi ve Ladin’i topraklarında barındırdığı için Afganistan’a askeri operasyon düzenlemesinde, Taliban yönetiminin Trans-Afganistan Boru Hattı’nın gerçekleştirilebilmesi için uygun ortamı sağlayamaması nedeniyle Washington’un bu görevi bizzat kendisinin üstlenmek istemesinin büyük rol oynadığı iddia edilmektedir. Nitekim operasyondan sonra, Trans-Afganistan Boru Hattı projesinin gerçekleştirilmesi görevini üstlenen Amerikan UNOCAL şirketinin eski danışmanı Hamit Karzai’nin Afganistan Devlet Başkanlığı’na getirilmesi, yine UNOCAL’ın eski danışmanlarından olan Zalmay Halilzad’ın ABD’nin Afganistan özel temsilcisi olarak atanması, ayrıca aradan geçen süre içinde projenin gerçekleştirilmesine yönelik bazı somut adımların atılması, bu iddiaların doğruluğunu kanıtlar niteliktedir. Irak, İran(3) ve Afganistan örneğinde görüldüğü gibi, bugün Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde demokratik toplumlar yaratmayı kendisine misyon edinen ABD, tamamen pragmatist bir şekilde hareket ederek rejimin niteliğine bakılmaksızın çıkarları çerçevesinde otoriter yönetimleri destekleyebilmekte, çıkarlar farklılaşınca da onları bir anda düşman ilan edebilmektedir. Buradaki temel kriter, Amerikan çıkarlarına hizmet edilip edilmemesidir.

Ancak, bir yandan 1990’lı yıllar boyunca Irak, İran ve Afganistan’a yönelik uygulanan uluslararası ambargo ve izolasyon politikaları ile bu ülkeler baskı altına sokulup adeta Batı dünyasının karşısında bir düşmanın beslenip gelişmesine katkıda bulunulurken, bir yandan da bu politikalar sorgulanmaya ve etkisini yitirmeye başlamıştı. Irak’a ve İran’a yönelik uluslararası ambargo özellikle Avrupa devletleri tarafından yavaş yavaş deliniyor, Amerikan ve İngiliz yönetimlerinin bu politikalarına karşı halklarının huzursuzlukları artıyordu. Afganistan’da ise, Taliban rejimi kontrolünü ülkenin % 95’ine kadar genişletmiş, Batı karşıtı tutumuyla da Anglo-Amerikan çıkarları açısından giderek daha büyük bir tehdit oluşturmaya başlamıştı. Bu süre içinde bu üç ülkede yönetimlerde ve toplumlardaki Batı karşıtlığı da giderek artıyor, Anglo-Amerikan ittifakı uyguladığı politikalarla adeta kendi düşmanını yaratıyordu. İşte 11 Eylül saldırıları böyle bir ortamda gerçekleşmiştir. Saldırıların gerçekleştiği konjonktüre bakıldığında, Anglo-Amerikan ittifakının Yeni Dünya Düzeni’ni tesis etmeye yönelik politikalarının böyle bir konjonktürün oluşmasına katkıda bulunduğu söylenebilir. Saldırılardan hemen sonra yaptığı açıklamada Amerikan Başkanı George W. Bush, saldırıların niteliğinin ve kimin tarafından yapıldığının henüz tam olarak bilinmemesine rağmen, terörist saldırıya uğradıklarını ve bu andan itibaren terörizme karşı global ölçekte bir savaş başlattıklarını ilan etmiş, daha sonra bu savaşı “Haçlı Savaşı” olarak nitelendirmiştir.

Bu açıklama çerçevesinde üç noktaya değinmek gerekmektedir. Birincisi, buraya kadar anlatılanlar ışığında düşünüldüğünde, terörizm Anglo-Amerikan ittifakının kendisinin yarattığı bir tehdittir. Elbette ki terör eylemleri ve masum insanların katledilmesi hiç kimsenin tasvip edemeyeceği bir şeydir. Ancak terörizm Anglo-Amerikan ittifakı tarafından yaratılan bir tehdit olduğu ve uygulanan baskıya karşı bir tepki olarak gerçekleştirildiği için, olayların sorumlusu teröristlerden önce bu olayların alt yapısını oluşturan Anglo-Amerikan ittifakıdır. İkinci nokta, kendi yarattıkları bir tehdit olan terörizme karşı global ölçekte bir savaşın başlatıldığının ilan edilmesi ile, dış politikada yeni bir açılım geliştirme imkanına kavuşulmuştur. Artık Anglo-Amerikan ittifakı tehdit algılamalarını ve dış politikalarını kendi yarattıkları bir tehdit olan terörizm üzerinden yeniden tanımlamışlar ve yeni açılımlar geliştirmişlerdir. Bu bağlamda terörizm, Anglo-Amerikan ittifakının Soğuk Savaş sonrası dönemde tesis etmeye çalıştığı Yeni Dünya Düzeni yolunda yeni bir araç olmuştur. Şimdiye kadar hep dünya barışının veya müttefik ülkelerin tehdit altında olduğu gerekçeleri kullanılırken, artık doğrudan Amerikan topraklarının tehdit altında olduğu gerekçesi kullanılarak daha büyük çaplı eylemlere girişebilme ve buna uluslararası meşruiyet sağlayabilme imkanına kavuşulmuştur. Bu bağlamda Afganistan savaşı tüm dünyanın desteğiyle gerçekleştirilmiş, Almanya gibi Amerikan politikalarına karşı duran bir ülke bile savaş sonrasında ISAF(4) komutasını üstlenmiştir. Irak operasyonunda ise aynı meşruiyet sağlanamamış, BM Güvenlik Konseyi’nden karar çıkarılamamıştır. Nitekim savaş öncesinde ortaya atılan ve uluslararası toplum karşısında inandırıcı olamayan Irak’ta kitle imha silahlarının bulunduğu yönündeki iddiaların gerçek olmadığı savaş sonrasında anlaşılmış, bu durum dünya genelinde bir Anglo-Amerikan karşıtı hava yarattığı gibi, yine Anglo-Amerikan ittifakı tarafından yaratılan terörizm tehdidinin daha da büyümesine neden olmuştur.

Son olarak, “Haçlı Savaşı” deyimi, dünyayı Hıristiyanlar karşısında Müslümanlar şeklinde bir kamplaşmaya iten ve Hungtington’un medeniyetler çatışması tezini adeta doğrulayan nitelikte bir ifadedir. Bu ifade ile bütün İslam dünyası düşman ilan edilerek karşıya alınmaktadır. Oysa siz 1.5 milyarı aşan bir nüfusu bulunan, köklü bir tarihe ve kültüre sahip olan, pek çok imparatorluk çıkarmış olan ve uzun yıllar dünyayı yönetmiş olan, ayrıca Batı’nın ihtiyaç duyduğu enerji kaynaklarının büyük çoğunluğuna sahip olan bir dünyayı karşınıza alırsanız, onu marjinal konuma iterseniz, yerleştirmek istediğiniz düzeni yürürlüğe sokamazsınız. Bu büyük kitleyi karşı kutup olarak nitelendirirseniz, uygulamak istediğiniz politikaları o karşı kutba kabul ettiremezsiniz. Her ne kadar kısa bir süre sonra bu sözleri telafi eden açıklamalar yapıldıysa da, bugüne kadar süregelen uygulama bu sözlerin bir dil sürçmesinden ibaret olmadığını, hatta dış politikanın bu çerçevede yönlendirildiğini anımsatır niteliktedir. Nitekim hiçbir haklı gerekçesi olmaksızın Irak’a müdahalede bulunulması, yine haklı bir gerekçe bulunmadan sıranın Suriye ve İran’da olduğundan bahsedilmeye başlanması bu iddiayı doğrulayan gelişmelerdir. Oysa Ortadoğu’daki en kemikleşmiş sorun olan ve bölgedeki hemen hemen her sorunun kökenini oluşturan Filistin sorunu çözülmeden bölge genelinde barışın tesis edilmesi ve Büyük Ortadoğu Projesi’nin uygulanabilmesi mümkün değildir. Anglo-Amerikan ittifakı bütün dünyanın tepkilerine rağmen İsrail yönetimini desteklemeye devam ettiği sürece Filistin sorununda adil bir barışa ulaşılması mümkün olmayacak, bu sorun çözülmediği sürece de ne Ortadoğu’da barış ve istikrar hakim olacak, ne de ittifakın bölgeye yönelik politikaları destek bulacak veya amaçlanan sonucu getirecektir. Yani Anglo-Amerikan ittifakının geçmiş hatalarından ders aldığına ilişkin bir kanıt bulunmamaktadır. Anglo-Amerikan ittifakı, terörizmi yaratacak politikalar izleyerek büyük bir hata yapmasına ve bunun sonucunda terörist saldırılara uğramasına rağmen, dış politikasını terörizm tehdidi üzerinden yeniden tanımlayarak ve teröristlere destek vermekle suçladığı belli ülkeler üzerinde baskı uygulayarak ikinci bir büyük hata yapmaktadır. Bu şekilde karşısında terörist saldırılar düzenleyecek yeni kutuplar yaratmakta, bir saldırı söz konusu olduğunda da belli ülkeleri Batı’ya karşı terörizmi desteklemekle suçlamaktadır.

İngiltere’de yaşanan terörist saldırılar da bu bağlamda değerlendirilmelidir. İngiltere’deki saldırılar, gerek Soğuk Savaş sonrası dönemde Yeni Dünya Düzeni’nin tesis edilmesine yönelik uygulanan politikaların gerekse de 11 Eylül sonrası dönemde terörizme karşı yürütülen mücadelenin başarısızlığının ve bu çabaların terörizmi daha da tırmandırdığının, başlı başına terörizmi besleyen bir faktör olduğunun çok açık bir örneğidir. 11 Eylül saldırıları, 20 Kasım 2003’te İstanbul’da gerçekleştirilen saldırılar ve 7 Temmuz’da Londra’daki saldırılar Anglo-Amerikan ittifakının tüm dünyayı karşısına alarak tek taraflı hareket etmesinin yanlış bir strateji olduğunu ve güvenliği sağlamak yerine yeni tehditler yaratmaktan başka bir işe yaramadığını kanıtlar nitelikte olaylardır. Ancak aradan geçen zaman olması gerekenin tam tersinin yaşandığını göstermekte, tek taraflı eylemlerle dünyanın Anglo-Amerikan çakarları çerçevesinde yeniden şekillendirilmesi çabalarına devam edilmektedir. Her ne kadar Londra’daki saldırılardan sonra Anglo-Amerikan ittifakının Irak’tan askerlerini çekeceğine ilişkin iddialar ortaya atılsa da, bunun gerçekleşmesi beklenmemektedir. Çok acıdır ki, bu durumda yeni terörist saldırılar kaçınılmaz hale gelecek ve yönetimlerin terör üreten politikalarının hesabını masum insanlar vermeye devam edecektir.

* Stajyer, TASAM Kafkaslar - Orta Asya - Ortadoğu Çalışma Grubu telatargokhan@tasam.org

NOT: Bu çalışmadan terörizme haklılık kazandırılmaya çalışıldığı yönünde bir sonuç kesinlikle çıkarılmamalıdır. Her ne amaçla yapılırsa yapılsın, terör eylemlerine başvurulmasının tasvip edilemeyeceği herkes gibi bizim de kuvvetle desteklediğimiz bir görüştür. Ancak bu çalışmada, çok çeşitli nedenleri olabilecek olan terörizmin özellikle son yıllarda tüm dünyayı tehdit eden ciddi bir sorun olarak ortaya çıkmasında Anglo-Amerikan politikalarının rolünün ne olduğu sorusuna bilimsel açıdan bir cevap aranmaya çalışılmaktadır. Bu bağlamda bu çalışmada ulaşılan temel sonuç, terörizm tehdidinin büyük ölçüde Anglo-Amerikan ittifakının Yeni Dünya Düzeni’ni tesis etmeye yönelik hegemon politikalarının neden olduğu tepki niteliğinde bir hareket olduğu görüşüdür.

Dipnotlar:

  1. Büyük Ortadoğu Projesi, 2003 Irak müdahalesiyle gündeme gelmiş ve açık bir biçimde tartışılmaya başlanmıştır. Fakat ABD’nin (ve İngiltere’nin) 1991 sonrası Ortadoğu politikalarına bakıldığında, aradan geçen on yılı aşkın bir süredir aynı amaçların güdüldüğü ve benzer hedefler çerçevesinde hareket edildiği görülmektedir. Ancak 2003 Irak Savaşı’ndan ve Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’da yaşanan örtülü devrimlerden sonra, bu amaçların sadece gerçekleştirilme yöntemlerinde değişiklikler olmuştur. Bu nedenle Büyük Ortadoğu Projesi’ni, 1991 yılından itibaren uygulanmakta olan politikaların 2003 Irak müdahalesinden sonra konulan ismi şeklinde düşünmek daha doğru olacaktır.
  2. Afganistan, dünyada dört nükleer güç (Rusya, Çin, Pakistan ve Hindistan) ile çevrili tek ülke olması ve Ortadoğu, Orta Asya ve Güney Asya arasında adeta bir bağlantı noktası niteliğindeki konumu nedeniyle özellikle Amerikan dış politikasında her zaman öncelikli bir yere sahip olmuştur. Bu nedenle ABD, gerek Sovyet işgali sırasında gerekse de işgal sonrası iç savaş sırasında Afganistan’daki gelişmelere müdahale etmiştir.
  3. 1979 İslam Devrimi’ne kadar İran, Ortadoğu’da ABD ile en yakın ilişkiye sahip devletlerden biriydi. Nitekim bu dönemde bölgedeki Sovyet etkisini zayıflatmaya yönelik olarak uygulanan “iki ayaklı politika”nın bir ayağını Suudi Arabistan oluştururken diğer ayağını İran oluşturmaktaydı. 1979 Devrimi’nden sonra ise İran bölgedeki Amerikan çıkarlarını tehdit eden bir ülke haline gelmiştir.
  4. Uluslararası Güvenlik Destek Gücü. ISAF, NATO’ya bağlı olarak görev yapmaktadır.
Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2526 ) Etkinlik ( 171 )
Alanlar
Afrika 64 602
Asya 75 976
Avrupa 13 607
Latin Amerika ve Karayipler 12 64
Kuzey Amerika 7 277
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1317 ) Etkinlik ( 43 )
Alanlar
Balkanlar 22 274
Orta Doğu 17 578
Karadeniz Kafkas 2 293
Akdeniz 2 172
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1277 ) Etkinlik ( 69 )
Alanlar
İslam Dünyası 53 771
Türk Dünyası 16 506
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1881 ) Etkinlik ( 76 )
Alanlar
Türkiye 76 1881

Son Eklenenler