Adaletin Küreselleşmesi Ve Uluslararası Ceza Mahkemesi

Makale

Bu düzenlemelerin ilki 1948 yılında BM çerçevesinde yürürlüğe giren Soykırım Sözleşmesidir. Kavramın ifade ettiği fiiller tarih boyunca işlenmiş olsa da kavramın kendisi ancak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra icat edilmiştir....

Bu düzenlemelerin ilki 1948 yılında BM çerçevesinde yürürlüğe giren Soykırım Sözleşmesidir. Kavramın ifade ettiği fiiller tarih boyunca işlenmiş olsa da kavramın kendisi ancak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra icat edilmiştir. Özellikle ikinci dünya savaşı sırasında, doğrudan bir etnik grubu ve kültürü hedef alan ve bu grup ve kültürün tamamen kaldırılması amacını güden eylemler, bu terimin ve daha sonrasında da adı geçen sözleşmenin ortaya çıkmasına neden olan etkenlerin başında gelmektedir. Soykırım sözleşmesi, bir daha ikinci dünya savaşı sırasında cereyan olaylara benzer olayların bir daha yaşanmaması için alınmış bir tedbirdir. Çok sayıda devletin taraf olduğu sözleşme, bu açıdan bakıldığında amacına ulaşmış gibi gözükmektedir. Hatta sözleşmeye taraf olmasa bile bir devletin soykırımı önleme ve soykırım faillerini cezalandırma ile yükümlü olduğu ileri sürülmektedir; zira genel olarak kabul edilen bir görüşe göre bu konuda uluslararası bir teamül oluşmuştur. Bu çerçevede, örneğin, soykırım suçu ile ilgili olarak, iç çatışmaların önlenmesi ve yeni bir başlangıç yapma amacı ile özellikle Afrika kıtasında örneğine sıkça rastlanan genel af ilan edilemeyeceği kabul edilmektedir.

Soykırım sözleşmesinden bir yıl sonra 1949 yılında kodifiye edilen Cenova Sözleşmeleri de uluslararası suçların ana başlıklarından biri olan savaş suçları ile ilgili kapsamlı düzenlemeler getirmiştir. Belirtmek gerekir ki adı geçen Soykırım sözleşmesi ile birlikte Cenova Sözleşmeleri uluslararası suçlar ile ilgili sorunlarda temel referans kaynağı olmuşlardır. Gerek düzenledikleri konuların tüm insanlığı yakından ilgilendirmesi gerekse çok sayıda devletin onaylaması sonucunda uluslararası düzeydeki kabul edilirlikleri ve meşruiyetlerinin çok yüksek olması, bu iki önemli düzenlemeyi devletler arası ilişkilerde önemli bir konuma getirmiştir.

Ancak adı geçen hukuki düzenlemeler, içerik açısından önemli eksiklikler taşımasa da bu düzenlemelerin içeriğine uyma açısından gerek devletlerin gerekse devlet liderleri de dahil olmak üzere çeşitli düzeylerdeki bireylerin yeterince özen gösterdiklerini söylemek mümkün değildir. Bu açıdan bakıldığında, adı geçen düzenlemelerin uluslararası suçların işlenmesinin önüne geçemediği gözlemlenmiştir.

Başta 1990’lı yıllarda meydana gelen ve çok sayıda insanın hem de kısa bir sürede yok edilmesi ile sonuçlanan Ruanda ve Eski Yugoslavya’daki soykırım da dahil olmak üzere uluslararası suçların işlenmesi, sözleşmeler ile sağlanmaya çalışılan düzenin, uluslararası cezai sorumluluğu tam olarak yerleştiremediği sonucuna varılması sonucunu doğurmuştur. Teoride sözü geçen uluslararası sözleşmelere riayet etmeleri gereken devlet birimleri veya resmi ya da gayr-ı resmi bireyler, caydırıcı önlemlerin olmaması ve daha önce aynı suçları işleyenlerin cezasız kalmaları gibi nedenlerle soykırım gibi en büyük insanlık suçunu işlemişlerdir.

Gerek Soykırım sözleşmesi gerekse Cenova Sözleşmelerinin uygulanması tamamen devletlere bırakıldığından, soykırım da dahil olmak üzere diğer uluslararası suçların faillerinin yargılanması ve gerekirse cezalandırılması devlet otoritelerine bırakılmıştır. Halbuki çoğu durumda bu suçları işleyenler bizzat devlet yetkilileri olmuştur. Devletler arası ilişkilere hakim olan çıkar motifinin etkisiyle, uluslararası suçun işlendiği devletin etkili adımlar atmaması durumunda da uluslararası toplumun diğer üyeleri sessiz kalmayı tercih etmişlerdir. Sonuç olarak da teorik olarak kesin bir şekilde yasaklanan uluslararası suçlar, adı geçen düzenlemelere rağmen sıklıkla işlenmiştir.

Bu durumun bu şekilde devam etmemesi için benimsenen sürekli düzeyde bir uluslararası ceza mahkemesi fikrinin 2002 yılında gerçekliğe dönüşmesi, bu suçların işlenmesini önleme konusunda bir umut olarak belirmiştir. Kurulmasından sonra büyük bir tartışmaya neden Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) konusunda birbirinden farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bu nedenle, Mahkemeyi kuran Roma Sözleşmesinde de belirtildiği şekliyle uluslararası hukuki bir kişiliğe sahip olmasına rağmen UCM siyasi tartışmaların odağında yer almaktadır. Bu açıdan bakıldığında Mahkemenin hukuki boyutu ile birlikte siyasi boyutunun da gittikçe önem kazandığı ortaya çıkmaktadır.

UCM’nin son derece etkisiz olacağı görüşü ile adaletin artık evrenselleştiği görüşü arasında değişen bu görüşlerin hangisinin doğru olduğunu tam olarak zaman gösterecek. Ancak ilk gelişmeler, Mahkemenin sınırlı bir etkisi olacağını savunanların şimdiden yanıldığını ortaya koyuyor. Her şeyden önce bu görüşü savunanların, dünyadaki tek süper güç olan ABD’nin Roma Sözleşmesini onaylamaması nedeni ile Mahkemenin etkisiz kalacağı şeklindeki tezleri yanlış çıkmıştır. ABD’nin UCM’ye taraf olmamasına ve hatta Mahkemeye karşı açık bir mücadele başlatmasına rağmen Mahkemeye taraf olan ülkelerin sayısı halihazırda doksan dokuza ulaşmıştır. Üstelik bu sayıya yedi yıl gibi kısa bir zamanda ulaşılmış olduğu da unutulmamalıdır. Daha da önemlisi, geleneksel uluslararası hukuk metinlerinin aksine Roma Sözleşmesi rezerv koymaya olanak tanımamaktadır. Bu durumun, sözleşmeye taraf olmak isteyen devletler için önemli bir engel olacağı ortadadır. Buna rağmen Roma Anlaşmasını imzalayan devlet sayısının 139, onaylayan devlet sayısının da 99 olması, UCM’nin evrensel bir örgüt olma yolunda önemli aşamalar kaydettiğinin bir örneğidir.

Yine UCM’nin etkisiz kalacağı öngörüsünde bulunanlara göre UCM’nin önüne fazla sayıda dava gelmesi olasılığı oldukça düşüktür. Hele hele BM Güvenlik Konseyi’nin UCM’ye bir durumu atfetmesinin hemen hemen imkansız olduğu ileri sürülmüştür. Roma Statüsü’nde BM Güvenlik Konseyi’ne, UCM’ye taraf olmayan bir ülkede meydana gelen ve Mahkemenin kapsamı altındaki suçlardan birine uygunluk gösteren bir durumun Mahkemeye atfedilmesi yetkisi tanınmıştır. Ancak böyle bir atıf için Güvenlik Konseyi kararı gerekeceğinden ABD’nin böyle bir kararı veto edeceği düşünülmüştür.

Nitekim ABD yetkilileri de sıklıkla UCM’yi meşrulaştıracak bir adım atmayacaklarını ifade etmişlerdir.

Önce UCM’nin fazla sayıda davaya bakamayacağı iddiası ele alındığında şöyle bir tablo ile karşı karşıya bulunmaktayız: 2002 yılında kurulan ve 2003 yılında yargıç ve savcılarını seçerek faaliyetlerine başlayan UCM’ye şimdiye kadar dört durum için atıfta bulunulmuştur. Bunlardan üç tanesi UCM’ye taraf devletlerden gelmiş, bir tanesi de BM Güvenlik Konseyi kararı ile gerçekleşmiştir. Taraf devletlerden Uganda, ülkenin kuzeyindeki İturi bölgesinde meydana gelen ve isyancıların sebep olduğu olayları UCM’ye atfetmiştir. Belirtmek gerekir ki söz konusu olaylarda sadece 300’e yakın kişinin ölmüş olmasına rağmen durumun UCM’ye havale edilmiş olması Mahkemenin uluslararası suçlar ile ilgili en gerçekçi merci olduğu anlamına gelmektedir.

Bir diğer taraf ülke olan Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin (DRC) ülkedeki durumu UCM savcısına atfetmesi ise daha çok savcının zaten böyle bir girişim başlatacağı gerçeği ile yakından ilişkilidir. Yani DRC yetkilileri biraz da isteksiz bir şekilde böyle bir girişimde bulunmuşlardır. DRC makamları ülkedeki durumu savcıya atfetmemiş olsalardı bile UCM savcısının büyük bir ihtimalle bu durum ile ilgili soruşturma başlatacağı gerçeği, DRC yetkililerinin, kendilerinin başvuru yapmalarını daha uygun olacağı sonucuna vardıklarını göstermektedir.

BM Güvenlik Konseyi de Roma anlaşmasına taraf olmayan Sudan’ın Darfur bölgesindeki kriz ile ilgili olarak durumu UCM savcısına atfetmiştir. Darfur’da olayların başlamasının üzerinden iki yıldan fazla bir zaman geçmiş olmasına rağmen çatışmaların önlenememesi ve bölgede işlenen uluslararası suçlardan sorumlu olanların yargı önüne çıkarılamaması UCM’yi tek seçenek olarak bırakmıştır. Darfur krizi ile ilgili olarak UCM dışında herhangi bir çözümde ısrar eden ABD’nin çabaları ise sonuçsuz kalmıştır. Ruanda ve Yugoslavya mahkemeleri gibi BM Güvenlik Konseyi kontrolünde yeni bir mahkemenin kurulması da dahil olmak üzere bir dizi öneri sunan ABD bununla da kalmamış ve yeni bir mahkeme kurulması durumunda bütün masrafları üstleneceğini de taahhüt etmiştir. Buna rağmen UCM’nin en uygun seçenek olduğunda ısrar eden uluslararası toplumun istediği olmuş ve Darfur’daki olayların Mahkemeye atfedilmesi için gereken BM Güvenlik Konseyi kararı, ABD’nin dolaylı desteği ile geçmiştir. Mahkemeyi meşrulaştıracak herhangi bir eylemin içinde bulunmayacağını ilan eden ABD, 1593 sayılı Güvenlik Konseyi kararının oylamasında çekimser kalmış, dolayısıyla veto hakkını kullanarak kararın çıkmasına destek vermek zorunda kalmıştır.

Darfur’daki olayları soruşturma yetkisinin UCM’ye verilmesinin ardından Sudan hükümeti çatışmaları önlemek ve olayların faillerini yargılamak ve cezalandırmak için adımlar atmaya başlamıştır. İki yıldan fazla bir süre içinde hiçbir adım atmayan ve hatta bizzat katliamlardan sorumlu olduğu BM Özel Komisyonu raporları ile belgelenen Sudan Hükümeti, UCM savcısının olayları soruşturma ve gerekirse failleri yargılama yetkisine kavuşmasından sonra Darfur’daki olayların faillerinin yargılanacağını ilan etmiştir. Daha sonra da uzunca bir süre hapiste tutulan, ancak federal bir Sudan’ın yaşayabileceğini savunan ve Darfur üzerinde önemli bir etkisi olduğu bilinen Hasan el-Turabi serbest bırakılmıştır.

Tüm bunlar, adaletin yavaş da olsa küreselleşmeye başladığı anlamına gelmektedir. ABD’nin UCM’ye muhalif olması önemli olsa da Mahkemenin faaliyetleri üzerinde kısıtlayıcı bir rol oynayamamaktadır. Dahası, ABD muhalefetine rağmen UCM’ye taraf olmayan Sudan’daki olayların UCM’ye atfedilmiş olması, bundan sonra meydana gelecek Darfur benzeri olayların tek adresinin yine UCM olduğunu göstermektedir. Bir başka deyişle, artık bir devletin UCM’ye taraf olup olmaması fazla bir önem taşımamaktadır. UCM’ye taraf olmasa bile bir ülke sınırları içinde meydana gelen ve Mahkemenin yargı yetkisine giren olaylar için yine Güvenlik Konseyi kararının çıkması büyük bir ihtimaldir. Darfur örneğinde kendi tezlerini kabul ettiremeyen ABD, benzer bir durumda aynı yolu benimsemek zorunda kalacak ve istemeyerek de olsa veto hakkını kullanarak UCM’nin ilgili olay ile ilgili yetkili olmasının önünü açacaktır.

* Uzman, TASAM Küresel ve Bölgesel Güç Merkezleri Çalışma Grubu

Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2646 ) Etkinlik ( 217 )
Alanlar
Afrika 73 621
Asya 97 1037
Avrupa 22 634
Latin Amerika ve Karayipler 16 68
Kuzey Amerika 9 286
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1348 ) Etkinlik ( 51 )
Alanlar
Balkanlar 24 283
Orta Doğu 21 596
Karadeniz Kafkas 3 294
Akdeniz 3 175
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1288 ) Etkinlik ( 74 )
Alanlar
İslam Dünyası 56 778
Türk Dünyası 18 510
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1999 ) Etkinlik ( 77 )
Alanlar
Türkiye 77 1999

ABD ise geniş yüzölçümü, 330 milyonu yakın nüfusu, sanayileşme ve teknolojide elde ettiği ilerleme, büyüyen ve gelişen ekonomisi, doğal kaynakları, demografik yapısı, Birleşmiş Milletlerdeki veto gücü, IMF ve NATO içerisindeki yeri, uluslararası alandaki saygın konumu ile tüm dünyanın dikkatini her ...;

16. asrın ortalarında doğu istikametinde genişleyerek kadim Türk coğrafyasını işgal etmeye başlayan Rus Çarlığı 17. asırda Kuzey ve Doğu Asya’da yayılmaya devam etmiştir. ;

Küreselleşmenin ve gelişmiş iletişim teknolojilerinin dünyanın çehresini değiştirmesiyle uluslararası ilişkilerin devletlerarası ilişkiler ile tanımlı olduğu dönem sona ermiştir. ;

Askeri teknolojiye ağırlık veren Rusya, derin uzay aktiviteleri tam gaz devam ederken Amerika ve Çin’in gerisinde kaldı. Eski uzay gücü Sovyetler Birliği’nin mirasına Rusya sahip çıkamadı. ;

Savunma ve güvenlik alanında değişen parametrelerinin sağlıklı yönetilmesi için ilgili çalışmaların muasır ve üstü boyutlara taşınmasına, kamu bilinci oluşturulmasına ve Türkiye ile diğer ülkeler arasında güvenlik temalı ağlar kurulmasına stratejik katkı sunan Millî Savunma ve Güvenlik Enstitüsü int...;

“Değişen devlet doğası” temelinde ulusal ve uluslararası güvenlik konuları ile küresel yönetişim mekanizma ve kurumlarını her yıl ayrı bir gündemle tartışmak üzere İstanbul merkezli oluşturulan İstanbul Güvenlik Konferansı’nın resmî internet sitesi ve adresi yenilendi.;

Dr. Serkan Cantürk’ün “Konvansiyonel Kalkınmadan Dijital Kalkınmaya Türkiye” isimli kitabı TASAM Yayınları tarafından kitap ve e-kitap olarak yayımlandı.;

İnsanoğlunun uzayla ilişkisini kabaca iki kategori altında incelemek mümkün. Bunlardan ilki yerküreye görece yakın mesafeleri kapsayan yörüngesel uzay. 1957 yılında uzaya fırlatılan Sovyet Sputnik uydusunu bugüne kadar 8.000’in üzerinde uydu takip etti ve Dünya’nın yörüngesindeki uydular artık moder...;

İngiltere’nin II. Dünya Savaşı sonrasında Hint Altkıtası’ndan çekilmek zorunda kalması sonucunda, 1947 yılında, din temelli ayrışma zemininde kurulan Hindistan ve Pakistan, İngiltere’nin bu coğrafyadaki iki asırlık idaresinin bütün mirasını paylaştığı gibi bıraktığı sorunlu alanları da üstlenmek dur...

Devlet geleneğimizde yüksek emsalleri bulunan Meritokrasi’nin tarifi; toplumda bireylerin bilgi, bilgelik, beceri, çalışkanlık, analitik düşünce gibi yetenekleri ölçüsünde rol almalarıdır. Meritokrasi din, dil, ırk, yaş, cinsiyet gibi özelliklere bakmaksızın herkese fırsat eşitliği sunar ve başarıyı...

Gündem 2063, Afrika'yı geleceğin küresel güç merkezine dönüştürecek yol haritası ve eylem planıdır. Kıtanın elli yıllık süreci kapsayan hedeflerine ulaşma niyetinin somut göstergesidir.

Geçmişte büyük imparatorluklar kuran Çin ve Hindistan, 20. asırda boyunduruktan kurtularak bağımsızlıklarına kavuşmuş ve ulus inşa sorunlarını aştıkça geçmişteki altın çağ imgelerinin cazibesine kapılmıştır.

Meritokrasi Devlet geleneğimizde yüksek emsalleri bulunan Meritokrasi’nin tarifi; toplumda bireylerin bilgi, bilgelik, beceri, çalışkanlık, analitik düşünce gibi yetenekleri ölçüsünde rol almalarıdır. Meritokrasi din, dil, ırk, yaş, cinsiyet gibi özelliklere bakmaksızın herkese fırsat eşitliği sunar...

Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) ilişkilerinin bugünü ve geleceğinin ele alındığı Avrupa Birliği Sempozyumu, Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM) ile Türk Avrupa Bilimsel ve Eğitimsel Araştırmalar Vakfı (TAVAK) işbirliğinde 02 Şubat 2018’de İstanbul Taksim Hill Otel’de gerçekleştirildi.

Bu rapor, Türk savunma sanayiinin gelişme sürecinin sürdürülebilirliginin ve ihracat potansiyelinin arttırılmasında, şekillendirilecek geleceğe uygun; insan sermayesi, yapı, süreç ve stratejilerin tasarlanmasına ışık tutmak, bu kapsamda alınabilecek tedbirleri saptamak maksadıyla hazırlanmıştır.

Rusya'nın hem Avrasya bölgesine hâkim olmak hem de dünya politikalarında lider aktörlerden biri olmak amacıyla geliştirdiği Avrasyacılık tartışmaları, analitik olarak klasik ve modern olarak değerlendirilebilir.