Küreselleşme, Kentleşme ve Türkiye

Yorum

Yıllar önce Mülkiye'de hocalık yapmıştım. Avukatlık stajım sırasında da Lise İngilizce öğretmenliği yapmıştım. Hayatımın en zevkli anlarıydı....

Bu kutsal akademik mabette konuşmama, önem verdiğim bir iki fikir ile başlamak istiyorum.
Yıllar önce Mülkiye'de hocalık yapmıştım. Avukatlık stajım sırasında da Lise İngilizce öğretmenliği yapmıştım. Hayatımın en zevkli anlarıydı. Tavsiye ederim, akademisyen olun. Ancak hoca olmanın çok ağır sorumluluğu var, bilmem herkes kaldırabilir mi?

Bildiğiniz gibi akademisyenliğe, ilme önemli adım Doktoradır. Doktora yapan insan en az dört yıl inzivaya çekilir, dar bir alanda uzmanlaşır.
Bu içe kapanmanın iki mükâfatı vardır:
İlki Doktora; beyni formatlama operasyonudur.
Bu format sonucu akademik beyin disiplini kazanırsınız. Ve beyniniz duygusal, yalan, yanlış, mantıksız, tutarsız, referanssız eser veremez, kelam edemez. Bu disiplin, yaşam tarzınız olur.

İkincisi ve daha da hayati olanı ise akademik ahlâktır. Âlim insan yeterince bilgi sahibi olmadığı alanda "Bu konuda bilgim yok." diyebilecek ahlâktadır. Onun da ötesinde, bilgi sahibi olsa bile, "Bu konuyu yeterince tefekkür etmedim." der.

Kin ve nefret duygularına mağlup olamaz, aksi halde sevmediği insanın doğru fikirlerine de karşı çıkmaya başlar. İlimde gerisinde kaldığı insanları bürokratik unvan ile geçmeye çalışır.

Âlim insan her şeyi bilmek zorunda değildir. Google çağında ayaklı kütüphane olmak zorunda da değilsiniz. Bildiğinizi iyi bilin, yeter. Entel görünmek için edineceğiniz ezbere yüzeysel bilgi hüsrana götürür. Kitapları başkaları için değil, kendiniz için okuyun.

Tavsiyem, akademisyenliği seçecek olursanız bu prensipleri asla unutmamanızdır. Hatta bundan sonra okulda veya televizyonlarda karşılaştığınız akademisyenlerin kaçının bu ahlâki, ilmi kriterlere uyduğunu beyninizde ve vicdanınızda sürekli tartın.

Size bir hatıratımı anlatayım; Şikago'da iken büyük tarihçimiz Halil İnalcık ile dost olmuştum. Bir gün bana yakındı. Dünyaca ünlü Şikago Üniversitesindeki meslektaşları "Sen hiç dekanlık ve bölüm başkanlığı yapmadın, hep bize yıktın idari işleri, sıra sende." demişler. Hoca bölüm başkanlığında altı ayı zor geçirmiş, "Zor attım başımdan. İlmi çalışmalarıma zaman kalmıyordu." dedi. Aranızda alim olmak isteyenlerin işine yarar belki ileride.

Keza Şikago’daki görevim sırasında aynı Üniversitede doktora yapan bir öğrencimizi tanımıştım. Türkiye’ye dönerken duygularını sordum, "Geldiğim insan değilim artık. Günde 500 sayfa okumak zorundaydım." demişti. Bunu niçin anlattım; yarın hayatta kimlerle yarışacağınızı göstermek için. Belki birçoğunuza günde 10 sayfa okumak bile ağır geliyor. Ama 21. Asırda "The Best and the Rest" olacak. Yani en iyiler bir yanda, geri kalan tüm dünya bir yanda.

Kalitenin ortası yok artık. İsterseniz sınav yaklaşınca birkaç sayfa ezberleyin, üç gün sonra da unutun, diplomalı cahil olun, elinizdeki kâğıt parçasına güvenerek "Ben artık aydın oldum" havasıyla halkınızı horlamaya, onlara çobanlık etmeye hak kazandığınızı düşünün.
Belki moralinizi bozdum, ama hayatın gerçeği bu.

Evet,
Konumuz küreselleşme.
Küreselliğe karşı olan var mı aranızda?
Peki, taraf olan?
Şimdi de ikinci soru: 2x2’nin 4 etmesine karşı olan?
Komik değil mi?
Evet. Küreselleşme de matematik gibi bir gerçek.
Karşı da olsanız, taraf da olsanız bu bir gerçektir. O halde küreselleşmeyle nasıl baş edeceğiz, ona bakmamız gerek.
Ha bu arada…
Aramızda Kayserili var mı?
O ne cevap vermiş 2x2 sorusuna?
Evet… Alırken mi, satarken mi? demiş.

İngilizcede "ice-breaker" diye bir tabir vardır. Ciddi, soğuk konuların konuşulduğu konferanslara, seminerlere bir espri ile başlanır. Bu futbol olur, fıkra olur, vs. Ben de biraz neşe katayım istedim yaptığım ciddi başlangıçtan sonra.
Gelelim sorumuza:
Kapısında eşek bağlı arkadaşımız var mı?
İstisna dışında, yok tabii. Niçin? Eşeğe gerek kalmadı da onun için.

En geç elli yıl içinde mal ve hizmet üretimi için insan pazı gücüne de beynine de ya gerek kalmayacak, ya da çok az ihtiyaç olacak. Japonya’da ise sadece 10 yıl sonra, yani 2026 yılında hizmet ve mal üretiminin % 50’sini robotların devralacağını açıkladı CNN geçtiğimiz hafta. Bu kadar işsizlik kapıdadır.

Biraz evvel bahsettiğim günde 500 sayfa okuyan elit, dünyayı robotlarla yönetecek. Peki, ekonomik kaynak olarak gereksiz hale gelecek insan yığınlarını ne yapacaklar?

Yöneticiler melek de olsalar, robotla ürettikleri her şeyi insanoğluna bedava da verseler, Allah insanı sınırsız arzu ile yaratmış, memnuniyetsizler, bozguncular mutlaka çıkacak. Bu noktada sizlere mutlaka okunması gereken iki kitap adı vereceğim. Zira dünyayı yöneten elit iki farklı ama paralel yöntemden birine zorlanabilir.

1. Ya Aldous Huxley'in "Cesur Yeni Dünya"sındaki zorla mutlulukçu,
Ya da
2. George Orwell in "1984" romanındaki terör ve korku devleti modelini uygulamak.

İkisi de moral bozucu. Ama beyin manipülasyon teknolojilerini de dikkate alırsanız, gidiş o yönde. Bakınız Avrupa'da işsizlik % 20’lere dayanıyor. Bazı ülkelerde üniversite mezunlarının % 50’si işsizdir. O nedenle söylüyorum en iyi olmaya çalışın diye.
Peki, bu noktaya ulaşma yolunda neler olacak?

Önce ekonomik küreselleşmeyi tarif edelim.
Ekonomik küreselleşmeyi en basit anlamıyla “Birleşik Kaplar Ortamı” olarak tanımlayabiliriz.

Teorik olarak, bilgiye ayrıcalıksız ulaşım ortamında, üst düzey refah toplumları ile alt düzey refah toplumları orta seviyede birleşecekler.
Küreselleşme ile Batılı köylü ve işçi kaybediyor, “Uyanan Doğu” kazanıyor. Ama şimdilik. Robotlar tamamen yerleşene kadar.

Başka kim kaybediyor? Hür dünyaya açılma aşamasındaki kapalı, feodal toplumların seçkinleri, yöneticileri kaybediyor. Türkiye'de olan biteni bu perspektiften değerlendirin.

Avrupa Ortaçağlarda ahiret için yaşarken daha sonra Rönesans, Reform ve müteakip sanayi devrimi ile dünya malına uyandı ve sonra dünyayı ele geçirdi.

200 yıl sonra uyanan Doğu halkları da günümüzde “Dolar” için ahlâki değerlerini feda dâhil, her türlü özveriye hazır durumda gelmekte.
Şimdi de küreselleşmenin detaylarına kısaca göz atalım.

Yaratıcılık
Hepimiz inovasyonun, yani yaratıcılığın önemini anladık. Ama ruhunu kavrayabildik mi? Evet, ezberi bırakmalıyız. Ama yaratıcı nesil yaratmak da yetmeyecek ileride. Küresel köyde yaratıcıyı ülkenizde tutacak maddi ve manevi ortamı da yaratmak zorundasınız.

Mesela Patent konusu milliyetsiz, kaygan bir konudur. Diyelim kanser ilacını buldunuz. Bir anda milyarlarca dolarlık servet demektir. Devletinize vergi, halkınıza iş demektir. Ama vergisi düşük başka ülke vatandaşlığına geçtiğinizde ne olur?

Küçük bir saplama girelim araya. Oryantal felsefe soyutlaştırma, indeterminizm ve gri alanlar üzerine kurulu iken, modern Batı felsefesi somut, ampirik, kategorik, determinist bir beyin yapısına oturmada.
Bu iki farklı formattaki beyne aynı bilgiler verildiğinde acaba hangisi daha yaratıcı olabilir? Boş zamanınızda düşünün.

Mukayeseli Avantajlar
Kapalı toplum olmaktan çıkıp dünyaya açılan Türkiye için David Ricardo’nun mukayeseli avantajlar kavramına uygun olarak küresel rekabette kapasitemiz tartılarak hangi köşeleri kapmaya öncelik vermelidir sorusuna yanıt aranmalıdır.

Avantajlar saptanırken rakip uluslardan da önce robotlar dikkate alınmalı, robotların işçilerimize hangi alanlarda rakip olacakları, uzun vadede ne kadar işsiz yaratacağının hesabı ciddi şekilde yapılmalıdır.

Küresel Rekabet, Robotizasyon ve Girişimcilik Ruhu
20. Yüzyıl başında “Know How” yalnızca Batılı işçideydi. “Know How” tekeline sahip Batı sendikaları, tüm dünya onların üreteceği malı beklediği için sanayicilerinden yüksek ücret isteyebiliyorlardı.

Küreselleşmeyle Batı sendikaları iflas ettiler. İlkokul mezunu vasıfsız bir Amerikalı işçiye saat başına 20 Dolar veren transnasyonal şirket, aynı işi 1 Dolara yapan lise mezunu Çinliye “outsource” yapmaya başladığında sendikaların güçleri eridi.

Avrupa devletleri Emperyal çağda sosyal patlamaları önlemek için Kolonilerden gelen artık geliri proleterlere aktarabilmekte idi. 21.Yüzyıl küresel rekabet ortamında kitlelere yansıtılacak fazladan sömürü geliri olmayınca Avrupa sosyal güvenlik sistemleri altüst oluyor.
21. Yüzyılda “Batı Demokrasisinin Direği” orta sınıfların alım gücünün yok olması demokrasiye tehdit oluşturacaktır.

Özellikle robotlaşmayla çığ gibi gelen işsizlik umulmadık bir anda 19. Yüzyılı andıran sosyal patlamalara yol açabilir. 20. Yüzyıl ideolojilerin ölüm çağı idi, 21. Yüzyılda "Hristiyan Terörü" muhtemelen yeni ideoloji olacak. Churchill ve Hitler ırkçılığı da büyük ihtimalle yeniden hortlayacak.
Küresel ekonomi yalnız uluslararası değil, ulusal ekonomi içinde de fay hatları yaratmakta. ABD ve AB’de ulusal gelirin 5000 Dolara indiği fakir havzalar görülebileceği gibi, Asya’da ulusal geliri 30.000 Doları aşmış havzalar görülmeye başlanıyor.

Bugün küresel ekonomide karlı yatırım alanı arayan kaygan, fazlaca kapital bulunmakta, ama bu kadar büyük kapitali değerlendirecek yetenekte girişimci az bulunmaktadır. Küresel rekabette herkes aynı malı üretebilmekte, sonra hepsi benzer malı birbirine satma çabasına girmektedir. O nedenle eğer kendinizde yetenek görüyorsanız pazarlama okuyun derim. 21. Yüzyılda aç kalmazsınız.

Eğitim
Türk eğitim müfredatı 19. ve 20. Yüzyılların “Devlet memuru yetiştirmek” ve “Ümmetten Ulus yaratmak” felsefesi üzerine kuruludur.
Şu anda Türk sanayiinin en önemli eksikliği “teknisyen” yetersizliğidir, yani kalifiye işgücü eksikliğidir. Hükumet de özel sektör de eğitimdeki bu çağdışılığı giderme gayretindeler.

Ama ben size eğitimimizdeki asıl hastalıktan bahsetmek istiyorum;
Kilise 4. Yüzyılda Roma Devleti’ni ele geçirince Avrupa bin yıllık karanlık çağa girdi. Bunalan Avrupa kilisenin manevi baskısına isyanla pagan maddeciliğe döndü. Aşırı maneviyatçı sarkaç aşırı maddeciliğe savruldu, Batılılar kiliseye tepki ile materyalist oldular. Modernitenin özeti budur.
Biz de Tanzimat’la başlayarak Batı'yı taklit ettik.

İnsan madde yani ceset ve mana yani ruh, iki bacaktan oluşur. Eğitim sistemimiz Batı kopyası tepkiselcilikle okula başlayan çocuğun mana bacağını keserle yontmaya başlıyor. Üniversite sonunda sadece bir bacak kalıyor. Çocuk ruhsuz bir topal oluyor. Sonra da psikolojik buhran içinde kıvranıyor, psikiatristlerde, yoga salonlarında şifa arıyor.

Eğitim sistemimizde acil reform yapılmalı, insanın maddi ve manevi unsurlarını dengeli olarak besleyecek bir müfredata geçilmelidir. Bu laiklikle, yobazlıkla ilgili tepkisel konu değil, teknik bir konudur. Kişisel psikolojiyle ilgili olduğu kadar toplumsal, onun da ötesinde küresel rekabette başarımızı etkileyecek bir sorundur.

Demografi ve Göç
Nüfus hala stratejik güç unsurudur. Ama 50 yıl sonraki robotlar çağındaki değeri fütüristik mantıkla hesaplanmalıdır.
Modern göçe gelince.. Batı orduları geri ülkeleri istila ediyor, geri ülke halkları da Batı ülkelerini istila ediyor. Bunun sonu Batı'nın sözüm ona değerlerinin ve ırkının sulanmasıdır. Bu konuları isterseniz S&C bölümünde daha da açarız.

İşçi ithali
Anadolu ekonomisi şu anda II. Dünya Harbi sonrası 1950ler, 1960lar Avrupa’sının kalkınma hamlesi görüntüsünü vermektedir. Türk sanayiinin nitelikli teknisyen açığını kapatma açısından Türkiye şanslıdır, akıllı bir stratejiyle bu açık Avrupa’daki yedek nitelikli işgücü havuzumuzla kolayca kapatılabilir.

Ülkemizdeki göçmenler de şansımızdır, hemen vatandaş yapılmalıdırlar. Göçmen risk alan demektir ve kendi emeğinden ve başarıdan başka hiçbir dayanağı yoktur, başarmaya mecbur ve mahkûmdur. Balkanlar, Kafkaslar, Ortadoğu ve Orta Asya’dan tüm riskleri alarak Türkiye’ye gelen ve burada geçinmeyi beceren insanlar dışlanmamalıdır. Nasıl ABD’ye gidenlerin ikinci nesli kendisini Amerikalı hissediyorsa, Türkiye’ye gelen ikinci değil, birinci neslin kendisini Türk olarak hissedebilmesi sağlanmalıdır. Osmanlı-Türk medeniyetinin tabii süreci olur bu politika.

Hukuk
Konuya AYM ile başlayalım. AYM gerekçesiz karar açıklıyor, başta ali mahkememiz uymuyor AY’ya. Kökeninde ne var? Taşra çocuğu Ankara veya İstanbul’da 4-5 yıl eğitilip yine taşraya yargıç olarak gönderildiğinde “ufuk” sorunu ortaya çıkıyor. Uluslararası milyarlık firmanın taşrada yeni göreve başlamış genç bir hâkimle iş yapma arzusunu siz tahmin edin. Sonunda küresel sermaye bir ülkeye gitmek için uluslararası tahkimi şart koşuyor. Bu soruna çözüm olmak üzere tüm yargıç ve savcı adaylarının master ve üzerine bir yıl da yabancı mahkemelerde staj için yurtdışına gönderilmeleri, bu ufkun küllenmemesi için mesela 7 yıllık aralarla tekrar gönderilmeleri düşünülmelidir.

Standardizasyon ve Marka
Marka nedir? Günümüzde güvendir. Bir Nike pabuç alan genç bunu beğenmediğinde iade edebileceğini, sevdiğinde de en az 3-4 yıl giyebileceğini tecrübe ile bilmektedir. O nedenle marka firma artık standart enstitüsüdür. Malı kendi yapmaz, standardına erişene yaptırır, üzerine yalnızca damgasını lütfeder.

Şirketlerin Milliyeti
Kapalı kasaba ekonomisinde esnaf yerel güç sahiplerinin ağır kontrolünü üzerinde hisseder. Ve sermaye belirli bir hacme ulaşınca metropollere kaçar, bu da kırsal ekonominin kan kaybına yol açar.

Metropollerde palazlanan sermaye ise küresel sermayeye dönüşür, uygun ulusal koşulları bulamazsa ülkeyi terk eder. Evvelce devletle işbirliği içinde olan, özellikle emperyalizm çağında arkasında devlet desteği ile sömürgeler kuran büyük sermaye, 21. Yüzyılda devletle işbirliğini gevşetmekte, bu da özellikle Batılı transnasyonal şirketlerin devletlerine ve halklarına ihanet ettikleri yakınmalarını doğurmaktadır. Bildiğiniz gibi günümüzde zaten üretimin her parçası ve tasarımı ayrı ülkelerde yapılıyor, iyice flulaştı firmaların milliyeti.

Yerelleşme
Bildiğimiz gibi metropollerde yaşam çok pahalı. Şehirdeki yüksek vergi ve ücretler nedeniyle iş adamları kentten kırsala ve banliyölere kaçıyorlar. Bu trendi gören birçok ABD ve Avrupa kasaba belediyesi büyük şirketlere, hatta askeri tesislere inanılmaz avantajlar sunarak onları kendi hudutlarında tutma veya komşu kasabalardan ayartma yarışına giriyorlar.

Ancak... Kasabaya büyük sermaye bir kez girdikte modern feodal sistem hükmünü icraya başlıyor.

Özellikle ağır sanayinin veya büyük korporasyon merkezlerinin girdiği kasabalarda geleneksel işler ölüyor ve o kasabalar tek bir endüstriye mahkûm oluyorlar. Monopolist bir işletmenin böyle bir kasabayı terk etmesini gözümüzde bir canlandıralım...

Diğer iş alanlarının öldüğü kasabadaki monopolist işletme o kasabadaki siyasetçilere ve sendikalara her koşulunu dikte edebilir, siyasetçiler ve sendikacılar bu tekel karşısında kendilerini çok güçsüz hissedebilirler. Bu nokta, tarihi feodalizmin yeni versiyonudur, buna Neo-Feodalizm diyebiliriz.

İpek Yolu
Okyanusların aşılması ile tarihi İpek Yolu çökmüştü. Bu yol, aradan yarım milenyum geçmesine rağmen hâlâ kapalıdır.
İstanbul’dan Avrupa ve ABD yoluyla Pekin’e bağlı olan dünya ekonomisinin Pekin-İstanbul ayağı kopuktur.
İpek Yolu’nun canlanması için Türkiye’nin İran ve Rusya ile çok ciddi stratejik işbirliğine girmesi şarttır.

Roma-Pers Ekonomik Havzası
Anadolu ekonomisinin tarihî, tabii havzası Roma/Osmanlı ve Pers/ Selçuklu arazileridir.

Türk ekonomisi, bu havza henüz tam olarak demokrasi ve kalkınmaya geçmemesine rağmen 1 Trilyon Dolar hacmini yakalamıştır.
Söz konusu coğrafya kalkınmaya başladığı anda Anadolu ekonomisi gerçek patlamasını yapacak, uyuyan dev potansiyeli ortaya çıkacak ve şüphesiz dünyanın ilk 5 ekonomisi arasına girecektir.

İstanbul 21. Yüzyılda küresel ekonominin güçlü mıknatıslarından biri olacaktır.

Tarım
Tarımın ekonomik değerini hocalarınız anlatsın. Ama onun çok ötesinde demografik önemi, kültürel geçiş dönemlerinin şokunun hafifletilmesi, milenyal geleneklerin bir anda hafızalardan silinmemesi, geçmişin geleceğe sarsıntısız taşınması açısından da ulusların hayatında önemli bir rolü bulunmaktadır tarımın. Nüfusun %90ı şehirde yaşamaya başlayınca bu stabilize edici faktör kaybolacaktır.

Eveet...
Böylece geldik Kentleşmeye.
Bu konuda da kitaplarda ve internette birçok literatür var emrinizde. O nedenle yine sıra dışı bir özet vereyim sizlere.
Cumhuriyet kurulduğunda nüfusumuzun yüzde doksanı köylü ve okuma yazma bilmeyenlerden oluşuyordu. Yani bugün unvan veya para sahibi veya sosyetede gördüğünüz ve aslını sorgulamadığınız, halkı horlayan birçok insanın dedesi okuma yazma bilmeyen köylü idi.
Ankara ve İstanbul 1970’lere kadar Osmanlı Devşirme sistemini başarıyla sürdürdü. Taşra çocuklarını Mülkiye, Tıbbiye, Harbiye, Hukuk mekteplerine alıp onları devşirdi, Avrupalara gönderdi, kolayca hazmetti.

Vakta ki sanayileşme hızlandı, metropollere akan milyonlarca köylünün hazmedilmesi artık imkânsız hale geldi.
Buna iki faktör daha eklendi.

Birincisi palazlanan Anadolu sermayesi, benim değerlerim Batılı değerlerden daha üstün, değerlerimi koruyarak burjuvalaşacağım dedi. Yani Batı medeniyetine ve onun Tanzimat’tan bu yana gelen kompradorlarına meydan okudu. Ülkemizdeki bu kansız ihtilal hâlâ devam ediyor.
İkinci darbe ise literatinin şiddetle karşı çıktığı projeyle, yani Üniversitelerin Anadolu'ya yayılmasıyla geldi. Böylece Ankara ve İstanbul'daki sayılı devşirme okullarının Batılılaştırma misyon ve tekelleri sona erdi.

Şu anda Anadolu'ya yayılmış üniversitelerimizde Batı medeniyetine meydan okumaya hazırlanan pırıltılı beyinler var. Belirli hazırlık döneminden sonra ciddi bir medeniyet savaşının kıvılcımlarını şimdiden görüyorum ben. Bu kıvılcım, iddia ve heyecanı, eski, Batılılaşmış üniversitelerimizde ne yazık ki göremiyorum.

Batı zirveyi dönüp inişe geçti ve ciddi hastalıkları var. Bir yandan Türk İslam medeniyetinin köklerini susamışçasına deşmeliyiz, ondan feyiz almalıyız, diğer yandan da "What went wrong with Western Civilization" sorusunun cevaplarını deşmeliyiz. Rönesans’ımızı atalarımızın eski Yunan medeniyetinden gocunmadan ve kendine uydurarak aldığı ilim gibi Batı’nın güzel yönlerini alarak gerçekleştirebiliriz.

Arkasında koca bir tarih olan, kendine güvenen Türk milletinden başkasının da Batı Medeniyetine böyle meydan okuması kolay değil.
Kentleşmenin getirdiği önemli bir sorun, Ahlâk sorunu. Köyde durağanlık ve istikrar esastır. Kentte ise bilinmezlik, farklılık, yaratıcılık esastır. Köy ahlâkı din ve gelenek kaynaklıdır. Köy çocuğu kente indiğinde bu ahlâk hızlı bir aşınmayla karşılaşır. Kent ahlâkı ise saygıya, karşılıklı kaybetme korkusunun doğurduğu seküler burjuva kontratına dayanır.

Burjuva ahlâkı yüzyılların içinden gelen kanlı çatışmaların doğurduğu terör dengesinin çocuğudur. Oluşması en az beş nesil alır. Bu ahlâk oluşmadan din ve gelenek kaynaklı ahlâkı bir gecede yok etmeye kalkarsanız halkı ahlâksız bırakırsınız, metropollerde insanlık dışı mahlûklar yaratırsınız.

Prens Sabahattin'den bu yana tartıştığımız, Kürt sorunuyla alevlenen adem-i merkeziyetçiliğe gelelim.
1982'de Hollanda'ya atandığımda ilk dikkatimi çeken husus her şeyin yerelleşmiş olduğu idi. Mahallenin yol sorunu yüzlerce Km. ötedeki Başkentin ruhsuz, umursamaz bürolarında değil, canlı, heyecanlı şekilde halk meclislerinde ele alınıyor, halk beldesine sahip çıkıyordu.
Sanıyorum biz Fransızların insanlara deli gömleği giydiren eski aşırı merkeziyetçi sistemini benimseyerek büyük hata ettik. Belki Anglosakson yönetim tarzı Osmanlı geleneğine daha uygundu. Her ne ise… Ak Parti Hükumeti Büyük Şehir Belediyeleri ile adem-i merkeziyetçi kültüre giriş denemesi yaptı, ve fakat dış güçlerin ve PKK'nın manipülasyonları ile bu iyi niyetli deneme akim kaldı, federalizm ithamıyla savunulamaz hale geldi.

Ve nihayet Diplomasiden, kendi mesleğimden bahsedeyim.
Savaş ve Diplomasi binlerce yıldır pasif köylünün sırtında yürüyordu.
%80’i kentleşmiş 21. Yüzyıl dünyasında çok farklı olacaktır.

Köylüde "öğrenilmiş çaresizlik" vardır. Sabırlıdır, kolay kolay isyan etmez, edemez. Aristo'nun dediği gibi özgürlük şehirde başlar.
Öğrenilmiş köylü çaresizliğine karşın kentsoylu özgürleşmiş, hakkını gerektiğinde hırçınlıkla arayan insandır. Bir ülkenin yöneticileri yabancı güçlü devletlerin çıkarlarına çalıştıkları zaman burjuvalar dünyayı yıkar, onun tepesine geçirirler. O nedenle Batılı ülkeler pazarlıklarda halk tepkisini sürekli koz olarak kullanırlar, uluslaşma ve ulusal çıkar bilinci halkta da, basında da, iş âleminde de güçlüdür.

Bu noktada aklınıza derin kazınması için bir örnekleme yapacağım:
Kasabanın belalısı gözüne bir baba ile 5 yaşındaki oğlunu kestiriyor. Babayı oğluna 50 kuruş harçlık verirken görüyor, yanına çağırıyor ve o parayı istiyor. Baba direnince adamı dövüyor, sonra emrediyor çocuğundan parayı alıp kendisine vermesini. Adam çaresiz çocuğundan almak istiyor parayı, bu kez çocuk direniyor. Bu kez baba oğlunu dövüyor, elindekini alıp belalıya veriyor. Bazı babalar korkudan veya öz menfaatleri için o belalının emrine giriyor ve çocuklarına ihanet ediyorlar.

Şimdi...
O çocukların ruhlarındaki ebedi kaosu düşünün.
Uluslararası İlişkiler’in birinci dersini verdim, en basit anlatımını yaptım şu anda sizlere. Umarım ömür boyu aklınızdan çıkmaz.

Anlattıklarım 67 yılın bana verdiklerinden sizler için süzdüğüm fikirlerdi. Doğru olabilir, hatalı olabilirler. Ama bunlar benim samimi fikirlerim. Onları sizlere inanarak anlattım.

Nasıl bir baba yavrularına inanmadıklarını anlatmazsa ben de size inanmadığım hiçbir söz söylemedim. Umarım kusurlarım için beni bağışlarsınız.

Amacımız beyin fırtınası idi, beyninizde ufak bir meltem yaratabilmiş isem ne mutlu bana.

(Cumhuriyet Üniversitesi Sivas, 5 Nisan 2016)
 
Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2554 ) Etkinlik ( 173 )
Alanlar
Afrika 65 605
Asya 76 992
Avrupa 13 613
Latin Amerika ve Karayipler 12 64
Kuzey Amerika 7 280
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1321 ) Etkinlik ( 44 )
Alanlar
Balkanlar 22 274
Orta Doğu 18 581
Karadeniz Kafkas 2 293
Akdeniz 2 173
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1277 ) Etkinlik ( 69 )
Alanlar
İslam Dünyası 53 771
Türk Dünyası 16 506
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1913 ) Etkinlik ( 71 )
Alanlar
Türkiye 71 1913

Son Eklenenler