Konuyu üç hal kanununa göre değerlendirdim: “endişeden/korkudan iradeye“, “hissiyattan kavramaya“ ve “mitolojiden stratejiye“. Neden böyle diyorum?
Detaylı düşünülen her hareket ve eylemin nihai bir amacı da olmalıdır. Eğer istediğimiz sadece hareket ederek ısınmak ise, amaca belki ihtiyaç yoktur. Görüyoruz ki, dünyada olan biteni, ortak tarihi, gelenekleri, kültürü anlamlandırarak algılamak bizi, ne istediğimizi, amacımızın ne olduğunu anlamaya itmektedir. Günümüz şartlarında, yaşadığımız dünyayı, bulunduğumuz zorlu jeopolitik çevreyi göz önünde bulundurursak, Türk birliğinin yegane amacı, ona yakışan, değeri tam olan, Türk medeniyeti oluşturmak ve bu medeniyetin ruh birliği, ekonomik, siyasi ve kültür ilişikler aracılığı ile geliştirip, belki yakın gelecekte değil, ama potansiyel olarak Türk Birliğine dönüştürmektir. Bu anlamda Avrupa Birliği veya başka şekiller örnek teşkil edebilir.
Ben şöyle düşünüyorum, şu an öyle bir dünyada yaşıyoruz ki pragmatik ve gerçekçi olmak zorundayız. Günümüz küreselleşme şartlarında birçok değer harap olup başka özdeşlerde eriyip gitmektedir. İdealizmin en pragmatik politika olduğu bu dönemde sadece büyük değerler, sadece büyük fikirler, sadece büyük anlamlar ve oluşumlar ileri hareketimize anlam kazandırabilir, yeni bir tarih anlayışı getirebilir, ancak böyle birliğimizin büyük yapısı oluşur. Bu sürecin basit olduğunu söylemek kendi kendimizi aldatmak demektir. Biz kendimizi aldatmaya izin veremeyiz.
Özellikle Orta Asya ülkelerinde problemlerin olduğunu görüyoruz. Her biri kendi içinde karmaşık olan, birkaç geçişi aynı anda yapmak zorundayız. Çok yavaş ve sancılı bir şekilde post kolonyal formatından çıktık ve çıkıyoruz. Bu başlı başına çok zor bir süreçtir. Meşhur Rus yazar ve düşünür Anton Çehov’un dediği gibi “içimizdeki köleden kurtulmak çok zordur“.
İkinci nokta ise şüphesiz, Sovyet sonrası, komünist rejimi sonrası geçiş dönemidir, bu belki de daha karmaşık, çözümü konusunda bir milletin bir kaderin yetersiz kalabileceği bir meydan okumadır.
Genel bir anlayış gerekli ve biz, Türkiye’nin karmaşık bir İmparatorluk sonrası sürecinden çıkış tecrübesi olduğunu biliyoruz. Bunlar biraz farklı kategoriler, fakat süreçlerin sancılı olması gösteriyor ki, geçen 20 sene büyük bir sürecin yalnız başlangıcıdır. Memnuniyetimi belirtmek istiyorum: bugün, bu salonda Türk Dünyasının entelektüelleri buluştu. Onlar anlam üreten, kendi ülkelerinde atmosferi ve ortam şartlarını belirleyen, farklı Türk ülkelerinde birbirini etkileyen ve besleyen insanlar.
Ancak dürüst, tarafsız söylem, ortak düşünce yoluyla meşhur Türk düşünür İsmail Gaspıralı’nın “dilde, fikirde, işte birlik“ fikri hayata geçirilebilir.
Oturumumuz mevcut meydan okuma ve problemlerle ilgili, tabi ki jeopolitik bağlamda. Bölgesel problemler mevcut, fakat ben entelektüel meydan okumalar hakkında konuşmak istiyorum. Çünkü bu konuda birbirimize yardımcı olabileceğimizi ve böylece ortak yolumuzu, ortak gelecek anlayışımızı kolaylaştırabileceğimizi düşünüyorum.
Gelin, şu basit soruyu kendimize soralım: günümüzde Türk halklarını birleştiren nedir? Tabi ki, ortak dilimiz, ortak kültürümüz, ortak tarihimiz, ortak mitolojimiz, ortak dinimiz, bunlar başlı başına çok güçlü bileşenler. Bizi birleştiren başka neler var? Sıraladıklarımız, hayalini kurduğumuz Türk medeniyetinin, büyük bir birliğin oluşturulması için yeterli midir?
Zira biz, bütün ülkelerin ve her ülkenin birliğini, bütünlüğünü ve kendini korumasını sağlayacak, büyük bir siyasi projeden bahsediyoruz.
Halbuki günümüzde diğer her şeyin yanı sıra, dürüst olmak gerekirse, bizi birleştiren korku ve endişelerimizdir. Bu korku ve endişeler birlikte olabilmemiz için ne denli yeterli, bu muhtemelen büyük felsefe sorusudur.
Biliyoruz ki korku ve endişe kaynaklı birlik uzun ömürlü olmaz. Dolayısıyla bugün tüm olası mekanizmaları geliştirmeliyiz, elimizden gelen çabayı göstermeliyiz, gündemimizde belirtildiği gibi 2023 yılında neler olacağını, hangi niteliklerle ve nasıl ulaşacağımızı düşünmeliyiz.
Gelin, bir kez daha gerçekçi olalım, dürüstçe söyleyelim.
Türk halkları bütünleşme süreci çok yavaş ilerlemektedir. 2023 yılına doğru hedeflenenlerin tamamının gerçekleşmesini beklemek büyük bir yanılsama, kendini kandırmak olur. Dolayısıyla Türk bütünleşme süreci, bence çok yönlü, farklı hızlarda ilerlemeli, yine de bazı büyük amaçları ve referansları olmalıdır ki sonuç alalım. Türk halklarının birleşmesi konusu eski kağnının aşındırdığı izler değildir. Bu çok geniş, çok yönlü bir otoyoldur ve yolumuzu şaşırmamak için, kaybolmamak, bir birimizi kaybetmemek, birbirimizi üzmemek için, büyük, bütünsel, değerli dokümanlar hazırlamalıyız, bu sürecin yol haritasını çizmeliyiz ve konsept belirlemeliyiz.
Ancak büyük kavramlar “sabun köpüğü“ rutininden, çözümü zor gibi görünen günlük sorunlarımızdan kurtulmamızı sağlayabilir. Tüm hedefler şu an çözüm bulan ve 10 sene içinde çözülecekler şeklinde ayrılabilir. Fakat öyle bir sorun var ki biz bunu asla çözemeyiz, bunlar: coğrafyamız, komşularımız, tarihe farklı bakış açıları ve tarihi farklı anlama. Ancak, bu öyle bir hedef ki, coğrafyamızı “kandırabilir“, zamanın ötesine geçebiliriz. Bunu nasıl yapacağımız muhtemelen bu salonda bulunan ve süreçle ilgili heyecan duyan herkese bağlıdır.
Meslektaşlarım güzel söylediler – bağımsızlığımızın ilan edilmesinden 20 yıl geçti- Orta Asya ülkelerinde çok karmaşık, basit olmayan süreçler devam ediyor. Milli devletler kuruluyor, öncelikler belirleniyor. Atılımlar, koşuşturmalar oluyor. Yine de, toplamda bakacak olursak, Kazakistan, Kırgızistan ve Azerbaycan büyük ölçüde yönünü belirledi. Bir nevi dünya tablosu, gelecek tablosu oluşuyor.
Anlaşılan, günümüz şartlarında mükemmel bir bütünleşmeden bahsetmek son derece zor, çünkü bütün ülkelerdeki otoriter-totaliter eğilim, süreci frenleyip engellemektedir. Kırgızistan ve Özbekistan, Özbekistan ve Tacikistan, Türkmenistan v.s arasında zorlu süreçler gözlemleniyor.
Şartlar zorladıkça ve seçim yapmak gerektiğinde Türk ülkeleri bir birlerini aramaya, ortak kökenlerini hatırlamaya başlarlar ve nihayetinde ortak dil bulurlar. Bu da anlaşılır, çünkü bölgede 5 ülke fiilen birlikte yaşıyor ve içeride neler olduğundan bihaber; yalnızlık, tecrit edilmişlik, kendi mukadderatını kendi tayin etme ihtiyacı, tüm bunlar sıkışmaya ve yeni anlam, içerik aramaya sebep olur.
Gerçekte birkaç entelektüel meydan okumayla karşı karşıyayız. Yaşayan insanlar olarak, uzmanlar olarak, tarih nedir, siyaset nedir, bunların tertip edilen şeyler olduğunu görüyoruz ve çok iyi anlıyoruz. Bizim görevimiz, yeni tarih anlayışı geliştirmek, ortak ders kitapları yazmak, bütünleşmemizi ve bir arada olmamızı sağlayacak felsefi-siyasi doktrinler hazırlamaktır.
İkinci önemli nokta ise kültür ve tarih bağlamında Türk birliğinden bahsediyor olmamız. Ekonomi ve siyaset alanında birlik için ne yapmalıyız?
Cazip öneriler arttı, Sovyet sonrası alanda Rusya ile “boşanma“ süreci tamamlanmış değil, yeni yapılanmalar öneriliyor ve maalesef birçok Türk kardeşimiz bunlara inanıyor. Avrasya kavramı ve benzerlerini kast ediyorum.
Dünya oyuncularının bizim sahamızda da oynamasını istiyorsak, imparatorluk projelerine dahil olmak yerine, kendi konseptimizi önermeliyiz.
Türklerin dışında Türk birliğine kimsenin ihtiyacı yok, insanlar bundan korkuyorlar. İnsanlar bunu istemiyorlar. Bizi, en iyi ihtimalde benzin istasyonu, en kötü ihtimalde ise koloni olarak görüyorlar. Bir daha tekrarlıyorum, bize yeni Türkçülük fikirleri lazım ki, bu fikirler günümüz Türkiye’sinde dahi revize edilmektedir, Orta Asya ülkeleri Türkiye’nin gündeminde dördüncü, beşinci sıradayken. Anlaşılan, Türk olmak, Kazak olmak, Kırgız olmak basit değil, kan anlamına gelenden daha fazladır.
Tabi ki ben Kazakım -ama sadece bana özel ve özgü değil- aynı zamanda ülkenin de genel adı. Bu anlamda Türkçülüğü daha geniş bir hadise olarak algılamak gerekir. Önemini kavrayıp, iç birliği sağlarsak biz de ilginç, kader oluşturucu, büyük jeopolitik oyuncu olabiliriz.
Eğer tarihi hatırlayacak olursak, diyebiliriz ki Amerika’nın keşfi Orta Asya’dan geçen İpek Yolu’nun tamamen göçebelerin kontrolünde bulunması ile ilgiliydi. Atalarımız dünya oyuncularını İpek Yolu’ndan başka ticari yollar aramaya ittiler.
İkinci kez tarih bordasının dışında kalamayız, ikinci kez tarih selinin dışında kalamayız, çünkü bu sonumuz olabilir. Bu bağlamda, önümüzdeki 10 sene içinde entelektüel planlar üzerinde çalışmalıyız. Latin harf kullanımı ile ortak televizyon aracılığıyla, kardeş ülkelerde, Türk hayat tarzının insanların bilincinde yer etmesini sağlayabiliriz: televizyon kanalları, müzik kanalları ve evrensel olan müzik dili ile. Keşke meydanlarımızda, ana Türk ülkelerinden saat başında değişen görüntüler yayınlayan büyük ekran LED TV’ler olsa…
Başka bir konu daha var, İslam’ın tefsiri ve farklı algılanması. Küreselleşme sürecinde bize deniliyor ki: “hangi kandan, milletten olduğun önemli değil, önemli olan iyi bir Müslüman olman“, biz buna da izin veremeyiz. Bölgemizde Selefiler propagandası yapılmaktadır, bu bir tür meydan okumadır.
Atalarımızın İslam gelişimine önemli katkılarını dikkate alarak, gelecekte İslam dininin içini doldurabilecek nitelikte, dünya çapında etkili Türk asıllı entelektüellerimizi, ulemalarımız yetiştirmeliyiz. Sovyet yönetimi tarafından önlenen olağanüstü bir deneyimimiz olmuştu: cedit hareketi. Ceditçiliği yeniden canlandırmalıyız, kullanmalıyız, bu yönde neler yapabiliriz onun muhasebesine bakmalıyız.
Birlikte yürümeyi hedeflediğimiz 10 yıl içinde yeni ruhani bağlar, yeni içerikler, yeni anlamlar bulmalıyız ve Türk ülke sayısı artışına hazır olmalıyız.
30 yıl önce, 1983 de “beş Türk ülkesi bağımsız olacak“ deselerdi kimse inanmazdı, ama 7 yıl sonra gerçek oldu. Ülkemizin bağımsızlığını ilk tanıyan Türkiye’ye müteşekkiriz. Şimdi onurumuz gereği, Rusya, Çin de yaşayan diğer Türklerin kaderine aynı sorumlulukla yaklaşmalıyız çünkü Tarih çok hızlı değişebilir. İmparatorluklar ebedi değildir, tüm imparatorluklar er ya da geç raydan çıkar. Bu arada 2023 de, 2053 de ne olacağını düşünmeliyiz.
Birlikte düşünür, fikir alışverişinde bulunursak birlikte hareket etme isteği ve iradesi doğacaktır.
Detaylı düşünülen her hareket ve eylemin nihai bir amacı da olmalıdır. Eğer istediğimiz sadece hareket ederek ısınmak ise, amaca belki ihtiyaç yoktur. Görüyoruz ki, dünyada olan biteni, ortak tarihi, gelenekleri, kültürü anlamlandırarak algılamak bizi, ne istediğimizi, amacımızın ne olduğunu anlamaya itmektedir. Günümüz şartlarında, yaşadığımız dünyayı, bulunduğumuz zorlu jeopolitik çevreyi göz önünde bulundurursak, Türk birliğinin yegane amacı, ona yakışan, değeri tam olan, Türk medeniyeti oluşturmak ve bu medeniyetin ruh birliği, ekonomik, siyasi ve kültür ilişikler aracılığı ile geliştirip, belki yakın gelecekte değil, ama potansiyel olarak Türk Birliğine dönüştürmektir. Bu anlamda Avrupa Birliği veya başka şekiller örnek teşkil edebilir.
Ben şöyle düşünüyorum, şu an öyle bir dünyada yaşıyoruz ki pragmatik ve gerçekçi olmak zorundayız. Günümüz küreselleşme şartlarında birçok değer harap olup başka özdeşlerde eriyip gitmektedir. İdealizmin en pragmatik politika olduğu bu dönemde sadece büyük değerler, sadece büyük fikirler, sadece büyük anlamlar ve oluşumlar ileri hareketimize anlam kazandırabilir, yeni bir tarih anlayışı getirebilir, ancak böyle birliğimizin büyük yapısı oluşur. Bu sürecin basit olduğunu söylemek kendi kendimizi aldatmak demektir. Biz kendimizi aldatmaya izin veremeyiz.
Özellikle Orta Asya ülkelerinde problemlerin olduğunu görüyoruz. Her biri kendi içinde karmaşık olan, birkaç geçişi aynı anda yapmak zorundayız. Çok yavaş ve sancılı bir şekilde post kolonyal formatından çıktık ve çıkıyoruz. Bu başlı başına çok zor bir süreçtir. Meşhur Rus yazar ve düşünür Anton Çehov’un dediği gibi “içimizdeki köleden kurtulmak çok zordur“.
İkinci nokta ise şüphesiz, Sovyet sonrası, komünist rejimi sonrası geçiş dönemidir, bu belki de daha karmaşık, çözümü konusunda bir milletin bir kaderin yetersiz kalabileceği bir meydan okumadır.
Genel bir anlayış gerekli ve biz, Türkiye’nin karmaşık bir İmparatorluk sonrası sürecinden çıkış tecrübesi olduğunu biliyoruz. Bunlar biraz farklı kategoriler, fakat süreçlerin sancılı olması gösteriyor ki, geçen 20 sene büyük bir sürecin yalnız başlangıcıdır. Memnuniyetimi belirtmek istiyorum: bugün, bu salonda Türk Dünyasının entelektüelleri buluştu. Onlar anlam üreten, kendi ülkelerinde atmosferi ve ortam şartlarını belirleyen, farklı Türk ülkelerinde birbirini etkileyen ve besleyen insanlar.
Ancak dürüst, tarafsız söylem, ortak düşünce yoluyla meşhur Türk düşünür İsmail Gaspıralı’nın “dilde, fikirde, işte birlik“ fikri hayata geçirilebilir.
Oturumumuz mevcut meydan okuma ve problemlerle ilgili, tabi ki jeopolitik bağlamda. Bölgesel problemler mevcut, fakat ben entelektüel meydan okumalar hakkında konuşmak istiyorum. Çünkü bu konuda birbirimize yardımcı olabileceğimizi ve böylece ortak yolumuzu, ortak gelecek anlayışımızı kolaylaştırabileceğimizi düşünüyorum.
Gelin, şu basit soruyu kendimize soralım: günümüzde Türk halklarını birleştiren nedir? Tabi ki, ortak dilimiz, ortak kültürümüz, ortak tarihimiz, ortak mitolojimiz, ortak dinimiz, bunlar başlı başına çok güçlü bileşenler. Bizi birleştiren başka neler var? Sıraladıklarımız, hayalini kurduğumuz Türk medeniyetinin, büyük bir birliğin oluşturulması için yeterli midir?
Zira biz, bütün ülkelerin ve her ülkenin birliğini, bütünlüğünü ve kendini korumasını sağlayacak, büyük bir siyasi projeden bahsediyoruz.
Halbuki günümüzde diğer her şeyin yanı sıra, dürüst olmak gerekirse, bizi birleştiren korku ve endişelerimizdir. Bu korku ve endişeler birlikte olabilmemiz için ne denli yeterli, bu muhtemelen büyük felsefe sorusudur.
Biliyoruz ki korku ve endişe kaynaklı birlik uzun ömürlü olmaz. Dolayısıyla bugün tüm olası mekanizmaları geliştirmeliyiz, elimizden gelen çabayı göstermeliyiz, gündemimizde belirtildiği gibi 2023 yılında neler olacağını, hangi niteliklerle ve nasıl ulaşacağımızı düşünmeliyiz.
Gelin, bir kez daha gerçekçi olalım, dürüstçe söyleyelim.
Türk halkları bütünleşme süreci çok yavaş ilerlemektedir. 2023 yılına doğru hedeflenenlerin tamamının gerçekleşmesini beklemek büyük bir yanılsama, kendini kandırmak olur. Dolayısıyla Türk bütünleşme süreci, bence çok yönlü, farklı hızlarda ilerlemeli, yine de bazı büyük amaçları ve referansları olmalıdır ki sonuç alalım. Türk halklarının birleşmesi konusu eski kağnının aşındırdığı izler değildir. Bu çok geniş, çok yönlü bir otoyoldur ve yolumuzu şaşırmamak için, kaybolmamak, bir birimizi kaybetmemek, birbirimizi üzmemek için, büyük, bütünsel, değerli dokümanlar hazırlamalıyız, bu sürecin yol haritasını çizmeliyiz ve konsept belirlemeliyiz.
Ancak büyük kavramlar “sabun köpüğü“ rutininden, çözümü zor gibi görünen günlük sorunlarımızdan kurtulmamızı sağlayabilir. Tüm hedefler şu an çözüm bulan ve 10 sene içinde çözülecekler şeklinde ayrılabilir. Fakat öyle bir sorun var ki biz bunu asla çözemeyiz, bunlar: coğrafyamız, komşularımız, tarihe farklı bakış açıları ve tarihi farklı anlama. Ancak, bu öyle bir hedef ki, coğrafyamızı “kandırabilir“, zamanın ötesine geçebiliriz. Bunu nasıl yapacağımız muhtemelen bu salonda bulunan ve süreçle ilgili heyecan duyan herkese bağlıdır.
Meslektaşlarım güzel söylediler – bağımsızlığımızın ilan edilmesinden 20 yıl geçti- Orta Asya ülkelerinde çok karmaşık, basit olmayan süreçler devam ediyor. Milli devletler kuruluyor, öncelikler belirleniyor. Atılımlar, koşuşturmalar oluyor. Yine de, toplamda bakacak olursak, Kazakistan, Kırgızistan ve Azerbaycan büyük ölçüde yönünü belirledi. Bir nevi dünya tablosu, gelecek tablosu oluşuyor.
Anlaşılan, günümüz şartlarında mükemmel bir bütünleşmeden bahsetmek son derece zor, çünkü bütün ülkelerdeki otoriter-totaliter eğilim, süreci frenleyip engellemektedir. Kırgızistan ve Özbekistan, Özbekistan ve Tacikistan, Türkmenistan v.s arasında zorlu süreçler gözlemleniyor.
Şartlar zorladıkça ve seçim yapmak gerektiğinde Türk ülkeleri bir birlerini aramaya, ortak kökenlerini hatırlamaya başlarlar ve nihayetinde ortak dil bulurlar. Bu da anlaşılır, çünkü bölgede 5 ülke fiilen birlikte yaşıyor ve içeride neler olduğundan bihaber; yalnızlık, tecrit edilmişlik, kendi mukadderatını kendi tayin etme ihtiyacı, tüm bunlar sıkışmaya ve yeni anlam, içerik aramaya sebep olur.
Gerçekte birkaç entelektüel meydan okumayla karşı karşıyayız. Yaşayan insanlar olarak, uzmanlar olarak, tarih nedir, siyaset nedir, bunların tertip edilen şeyler olduğunu görüyoruz ve çok iyi anlıyoruz. Bizim görevimiz, yeni tarih anlayışı geliştirmek, ortak ders kitapları yazmak, bütünleşmemizi ve bir arada olmamızı sağlayacak felsefi-siyasi doktrinler hazırlamaktır.
İkinci önemli nokta ise kültür ve tarih bağlamında Türk birliğinden bahsediyor olmamız. Ekonomi ve siyaset alanında birlik için ne yapmalıyız?
Cazip öneriler arttı, Sovyet sonrası alanda Rusya ile “boşanma“ süreci tamamlanmış değil, yeni yapılanmalar öneriliyor ve maalesef birçok Türk kardeşimiz bunlara inanıyor. Avrasya kavramı ve benzerlerini kast ediyorum.
Dünya oyuncularının bizim sahamızda da oynamasını istiyorsak, imparatorluk projelerine dahil olmak yerine, kendi konseptimizi önermeliyiz.
Türklerin dışında Türk birliğine kimsenin ihtiyacı yok, insanlar bundan korkuyorlar. İnsanlar bunu istemiyorlar. Bizi, en iyi ihtimalde benzin istasyonu, en kötü ihtimalde ise koloni olarak görüyorlar. Bir daha tekrarlıyorum, bize yeni Türkçülük fikirleri lazım ki, bu fikirler günümüz Türkiye’sinde dahi revize edilmektedir, Orta Asya ülkeleri Türkiye’nin gündeminde dördüncü, beşinci sıradayken. Anlaşılan, Türk olmak, Kazak olmak, Kırgız olmak basit değil, kan anlamına gelenden daha fazladır.
Tabi ki ben Kazakım -ama sadece bana özel ve özgü değil- aynı zamanda ülkenin de genel adı. Bu anlamda Türkçülüğü daha geniş bir hadise olarak algılamak gerekir. Önemini kavrayıp, iç birliği sağlarsak biz de ilginç, kader oluşturucu, büyük jeopolitik oyuncu olabiliriz.
Eğer tarihi hatırlayacak olursak, diyebiliriz ki Amerika’nın keşfi Orta Asya’dan geçen İpek Yolu’nun tamamen göçebelerin kontrolünde bulunması ile ilgiliydi. Atalarımız dünya oyuncularını İpek Yolu’ndan başka ticari yollar aramaya ittiler.
İkinci kez tarih bordasının dışında kalamayız, ikinci kez tarih selinin dışında kalamayız, çünkü bu sonumuz olabilir. Bu bağlamda, önümüzdeki 10 sene içinde entelektüel planlar üzerinde çalışmalıyız. Latin harf kullanımı ile ortak televizyon aracılığıyla, kardeş ülkelerde, Türk hayat tarzının insanların bilincinde yer etmesini sağlayabiliriz: televizyon kanalları, müzik kanalları ve evrensel olan müzik dili ile. Keşke meydanlarımızda, ana Türk ülkelerinden saat başında değişen görüntüler yayınlayan büyük ekran LED TV’ler olsa…
Başka bir konu daha var, İslam’ın tefsiri ve farklı algılanması. Küreselleşme sürecinde bize deniliyor ki: “hangi kandan, milletten olduğun önemli değil, önemli olan iyi bir Müslüman olman“, biz buna da izin veremeyiz. Bölgemizde Selefiler propagandası yapılmaktadır, bu bir tür meydan okumadır.
Atalarımızın İslam gelişimine önemli katkılarını dikkate alarak, gelecekte İslam dininin içini doldurabilecek nitelikte, dünya çapında etkili Türk asıllı entelektüellerimizi, ulemalarımız yetiştirmeliyiz. Sovyet yönetimi tarafından önlenen olağanüstü bir deneyimimiz olmuştu: cedit hareketi. Ceditçiliği yeniden canlandırmalıyız, kullanmalıyız, bu yönde neler yapabiliriz onun muhasebesine bakmalıyız.
Birlikte yürümeyi hedeflediğimiz 10 yıl içinde yeni ruhani bağlar, yeni içerikler, yeni anlamlar bulmalıyız ve Türk ülke sayısı artışına hazır olmalıyız.
30 yıl önce, 1983 de “beş Türk ülkesi bağımsız olacak“ deselerdi kimse inanmazdı, ama 7 yıl sonra gerçek oldu. Ülkemizin bağımsızlığını ilk tanıyan Türkiye’ye müteşekkiriz. Şimdi onurumuz gereği, Rusya, Çin de yaşayan diğer Türklerin kaderine aynı sorumlulukla yaklaşmalıyız çünkü Tarih çok hızlı değişebilir. İmparatorluklar ebedi değildir, tüm imparatorluklar er ya da geç raydan çıkar. Bu arada 2023 de, 2053 de ne olacağını düşünmeliyiz.
Birlikte düşünür, fikir alışverişinde bulunursak birlikte hareket etme isteği ve iradesi doğacaktır.
Aydos SARIM
“Abai Akbarat“ Gazetesi Genel Koordinatörü, Kazakistan
“Abai Akbarat“ Gazetesi Genel Koordinatörü, Kazakistan