10 Soruda Öcalan Davası

Haber

Öcalan’ın iç hukuktaki yargılama sürecinde her şey gözlerimizin önünde cereyan etmişti. O süreçte yapılan yanlışların hiç birisi -en azından insan hakları hukuku uzmanları için- bir bilinmez değildi. Bugün siyasal toplum, gözlerimizin önünde bir başka yanlışa sürüklenmekte. Sorunun nasıl çözümlenebileceği bütünüyle ortada iken siyasal toplum yanlış bir yola girmek üzere....

Öcalan’ın iç hukuktaki yargılama sürecinde her şey gözlerimizin önünde cereyan etmişti. O süreçte yapılan yanlışların hiç birisi -en azından insan hakları hukuku uzmanları için- bir bilinmez değildi. Bugün siyasal toplum, gözlerimizin önünde bir başka yanlışa sürüklenmekte. Sorunun nasıl çözümlenebileceği bütünüyle ortada iken siyasal toplum yanlış bir yola girmek üzere. Oysa yanlış bir yolda doğru yürünmez. Eğer durduğunuz yer ve bakış açınız yanlış ise gördükleriniz ve yorumlarınız da yanlış olmak zorunda.

Aşağıda, davanın iyi bilindiği varsayılan ayrıntılarına girmeden temelde sorunun nasıl çözümlenebileceği üzerinde durulacak. Köprüden önceki son çıkış geçilmeden; ya da “rien ne va plus” bahisler kapanmadan…

1) “Büyük Daire” kararının “dava dairesi” kararı ile benzeştiği noktalar neler?

Büyük Daire’nin 12 Mayıs 2005 tarihli kararı, temelde Dava Dairesi’nin 12 Mart 2003 tarihli kararı ile aynı doğrultuda:

  • Gözaltında tutukluluk süresi İHAM içtihadına göre 4 gün ile sınırlı iken –Brogan kararında Mahkeme, 4 gün 6 saatlik gözaltı süresini dahi Sözleşme’nin ihlali şeklinde nitelemişti- ilgili olayda bu süre 7 gündür. Şu halde Sözleşme’nin yakalanan veya tutulu durumda bulunan herkesin derhal yargıç karşısına çıkarılmasını öngören madde 5§3 düzenlemesi ihlal edilmiştir.
  • İç hukuktaki yargılama sürecinde kararın açıklandığı 8. oturum dışında diğer tüm oturumlarda askeri yargıç görev almıştır. Askeri yargıcın varlığından dolayı ilgili mahkeme, Sözleşme’nin 6§1 düzenlemesi kapsamında bağımsız ve tarafsız bir mahkeme şeklinde nitelenemez.
  • “Çelişmeli yargılama” prensibinin doğal bir sonucu olan iddia makamı ve savunmanın elindeki “silahların eşitliği” prensibi iç hukuktaki yargılama esnasında gözetilmemiştir. 17 000 sayfalık iddianame karşısında başvurucu, savunmasını hazırlamak için yeterli zamana ve kolaylıklara sahip olamamış, bu nedenle de Sözleşme’nin 6§3 düzenlemesi ihlal edilmiştir.
  • Bağımsız ve tarafsız olmayan bir mahkeme tarafından verilen ölüm cezası sonucu hükümlü, ölüm koridoruna sokulmuş; sonradan yapılan düzenlemelerle ölüm cezası kaldırılmış olsa da iki buçuk yıla yakın bir süre ölüm cezasının infaz edileceği korkusu ile yaşamıştır. Bu uygulama, manevi bir işkencedir ve Sözleşme’nin madde 3 düzenlemesi kapsamına girmektedir.

2) “Büyük Daire” kararının “dava dairesi” kararından farklılaştığı noktalar neler ?

  • Büyük Daire, dava dairesinden farklı olarak yalnızca Sözleşme’ye aykırılığı tespitle yetinmemiş, ama ilgili ihlalin iç hukukta nasıl giderilmesi gerektiğine de işaret etmiştir: “yargılamanın yenilenmesi”. Oysa Sözleşme Hukuku çerçevesinde İHAM kararları yalnızca “bildirici” niteliktedir; yani, Mahkeme’ye ait bir karar, ihlalin kaynağını oluşturan iç hukuk işlemini ya da mahkeme kararını kendiliğinden iptal edememekte ya da bozamamaktadır. Bu durumun bir sonucu olarak da, İHAM’nin verdiği Sözleşme’ye aykırılık kararının gereğinin yerine getirilmesi noktasında ilgili ülkeler geniş bir takdir yetkisine sahiptir. Ne var ki Öcalan Davası’nda Büyük Daire, -tıpkı Somogyi c. İtalya kararında olduğu gibi- kendi teamülünün dışına çıkarak, son derece diplomatik ifadelerle, ihlalin hangi yolla giderilmesi gerektiğine işaret etmiş; böylelikle, Türk Hükümeti’nin manevra marjını daraltmıştır.
  • Dava Dairesi’nin kararından farklı olarak Büyük Daire’nin DGM’yi bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olarak değerlendirmeyen kararı 6’ya karşı 11 oyla kabul edilmiştir. Başta Mahkeme Başkanı L. Wildhaber (İsviçre) olmak üzere, yargıçlar J.-P. Costa (Fransa), L. Caflish (İsviçre), R. Türmen (Türkiye), L. Garlicki (Polonya) ve J. Borrego Borrego (İspanya) başvurucunun terörist bir organizasyonun yöneticisi olarak tam anlamıyla bir “sivil” şeklinde nitelendirilemeyeceğine işaret ettikten sonra Türkiye’nin normatif planda olumlu yönde attığı adımları hesaba katarak, böylesi yüksek standartların Türkiye’den beklenilmesinin, bu ülkeyi teşvik edici bir yol olmadığının altını çizmişlerdir. Karara ayrık görüş bildiren bu 6 yargıç dışında, çoğunluğu oluşturan 11 yargıcın birinin Ermenistan, birinin Yunanistan, birinin ise Kıbrıs adına Mahkeme’de görev yaptığını hatırlatmak gerekir.

3) Adil yargılanma hakkı neden böylesine önemli ?

Karar sonrası yapılan pek çok yorumda Büyük Daire’nin DGM kararını “usul açısından bozduğu” ifade edildi. Oysa Mahkeme kararının “bozma” şeklinde nitelemesinin yanlışlığı bir yana, sorunun yalnızca “usul”e indirgenmesi de doğru değildir. Çünkü ceza yargılamasında asıl amaç, sanıklanan kişinin cezaya çarptırılması değil, ama sanıklanmaya neden olan maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır. Bu gerçeğin ortaya çıkarıldığı yargılama sürecinde adil yargılanma hakkının korunması ise merkezi bir öneme sahiptir. Bu niteliğinden ötürüdür ki bugün adil yargılanma hakkı, -Mahkeme’nin pek çok kararında altını çizdiği gibi- “Avrupa kamu düzeninin kurucu prensipleri” arasında yer alır.

Ve bir hatırlatma… “Alice Harikalar Diyarında”. Kraliçe askerlerine emir verir: “Derhal asın bunu !” Kral usulca eğilir kulağına Kraliçe’nin: “Efendim, önce yargılasak sonra assak?” Aklına yatar bu fikir Kraliçe’nin “Tamam” der: “Önce yargılayın, sonra asın!

4) İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Hukuku’nun anlamı ?

Türkiye, 1954 yılında imzaladığı İHAS hükümleri noktasında 1989 yılından bu yana İHAM’ın zorunlu yargı yetkisi altında ve Rusya-Polonya ikilisi ile birlikte Mahkeme’de aleyhinde en fazla bireysel başvuru yolu işletilen; en fazla sanıklanan ülkeler listesinde. Arzu edilir bir durum olmasa da Türkiye, kendi iç hukuku ile İHAS Hukuku arasındaki etkileşimden dolayı İHAM içtihadının gelişimine dolaylı katkılar yapmış; Mahkeme kararlarında gözlenen pek çok “ilk”e konu olmuş bir ülke. Gelgelelim, bugün Türkiye’de İHAS Hukuku, Yargıç Fıschbash’a ait ifadelerle, çoğu kez içeriğinden boşaltılarak tartışılan tanımlanamayan uçan bir nesne” (UFO) konumunda. Çünkü Türkiye’nin kavranmakta zorlandığı, İHAS’nin –Mahkeme’nin Loizidou kararındaki söyleyişiyle- “Avrupa liberal kamu düzeninin anayasal cihazı” olduğu gerçeği.

19. yüzyıl, mutlak monarka ait iktidarın parlamentolar tarafından adım adım fethedildiği bir yüzyıldı ve bu nedenden dolayı “parlamento” ve “yasa” kavramları her şeyin üstünde “mitik” bir anlama sahipti. Devletin ve hukukun örgütlenişini yönlendiren temel organ parlamento, temel normatif cihaz ise yasa idi. II. Dünya savaşı sonrası anayasa mahkemelerinin yaygınlaşması, parlamento ve yasa kavramlarını mitik anlamından boşaltarak ulus egemenliğini, anayasa ile kayıtlı bir egemenliğe dönüştürdü. Artık hukuk devletinin “yasallık prensibi”ne “anayasallık prensibi” eklenmişti. Bu durum uzun süre seçilmiş temsilcilerden oluşan parlamentolar ile atanmış yargıçlardan oluşan anayasa mahkemeleri arasındaki –bir örneğini bugün Bumin / Arınç tartışmasında yaşadığımız- “meşruiyet savaşları”na neden oldu. Sonuçta kazanan anayasa mahkemeleri idi.

Ne var ki 1990’lı yıllar sonrası etkinliğini artıran İHAS Hukuku, tartışmanın terimlerini farklılaştırdı. Artık var olan, ulusal yargıç ile Strasbourg yargıcı arasındaki adı konmamış bir savaş; F. Sudre’e ait ifadelerle “yargıçlar savaşı” idi. Bu savaşın kazananı ise İHAM oldu. İHAM devlet egemenliğinin surlarında gedikler açarken hukuk devletinin “yasallık” ve “anayasallık” prensipleri üzerine bir üçüncüsünü, “ulus-üstü hukuka bağlılık prensibi”ni ekledi. Bugün hiçbir anayasal düzen, kendi içine kapalı “otarşik” bir yapı olarak kavranamaz. Devleti ve hukuku, uluslararası çevresi ve özellikle de İHAS Hukuk ile birlikte düşünmek gerekir.
Türkiye’de yaşanan sıkıntı ise, hukuk devletinin üç farklı gelişim aşamasının; “yasallık”, “anayasallık” ve “ulus-üstü hukuka bağlılık” aşamalarının kendi doğal gelişim çizgisini izleyememiş olmasında yatıyor. Örneğin asker–sivil bürokrasi karşısında üstünlüğü pek çok kez tartışma konusu olan bir parlamento ve darbelerle kesintiye uğrayan bir demokrasi de hukuk devletinin ilk prensibi olan “yasallık prensibi”nin varlığından söz etmek ancak bir fantezi olabilir.

5) Kararın yerine getirilmesi hangi yol/yollarla mümkün olabilir ?

Az yukarda kısaca değinildiği gibi İHAM kararları yalnızca “bildirici” niteliktedir. Mahkeme’nin Sözleşme’ye aykırılık kararı sonrası ilgili ülkeye düşen, aykırılığı iç hukuktaki uygun yollarla gidermektir. Çoğu kez, kararın yerine getirilmesi “eski halin iadesi” ile mümkün olur. Özel durumlarda, örneğin yaşama hakkının ihlali ya da işkence vakalarında eski halin iadesi mümkün olamayacağından Mahkeme, Sözleşme’ye aykırılık kararı ile birlikte adil bir tatmin sağlamak için maddi ya da manevi tazminata hükmeder. Bu durumda ilgili devletin söz konusu tazminatı ödemesi, kararın yerine getirilmiş sayılması için yeterlidir. Ne var ki adil yargılanma davalarında eski halin iadesi ancak “yargılamanın yenilenmesi” ile mümkün olabilir. O kadar ki Mahkeme’nin pek çok kararında gözlendiği gibi, adil yargılanma prensibinin ihlali ile sonuçlanan bir karar sonrası Mahkeme kararın kendisinin –yani başvurucu lehine Sözleşme aykırılık kararı verilmesinin- manevi bir tatmin yerine geçtiği ve ayrıca tazminat ödenmesine gerek olmadığı vurgulanır.

Şu halde, Öcalan kararı sonrası Türkiye’nin ödeyeceği her hangi bir tazminat bulunmamaktadır. Öcalan’ın avukatları da bilinçli bir şekilde Mahkeme’den her hangi bir tazminat talebinde bulunmamıştır. Kuşkusuz Türkiye, 126 000 € tutarındaki avukatlık masrafını ödemek zorundadır. Kararın yerine getirilmesi, yani eski halin iadesi içinse yapacak tek şey vardır: yargılamanın yenilenmesi.

6) 4793 sayılı yasa “yargılamanın yenilenmesi”ne engel mi ?

Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’na (CMUK) göre, yargılanıp kesin hüküm giymiş bir kişinin yargılamasının yenilenmesi için yeni bilgi ve bulguların varlığı şarttır. CMUK’un 327. maddesine 23.1.2003’te 4793 sayılı yasa ile eklenen 6. bende göre "Ceza hükmünün, İHAS’ne aykırı bir şekilde verildiği İHAM’nin kesinleşmiş bir kararıyla belirlenirse, dava yargılanmanın yenilenmesi yoluyla yeniden görülür". 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe girecek olan yeni CMUK’un 311.maddesinde de aynı hüküm yer almaktadır. Yargılamanın yenilenmesine ilişkin olarak mevcut 327. maddede (ve yeni kanunun 311. maddesinde) yer alan yukarıda değindiğimiz temel kurala, her iki maddede bir sınırlama getirilmiştir. Bu sınırlamaya göre, yargılamanın yenilenmesini öngören yasal düzenleme 4.2.2003 tarihinde İHAM’ın kesinleşmiş kararları ile 4.2.2003 tarihinden sonra İHAM’a yapılan başvurular üzerine verilecek olan kararlar hakkında uygulanabilecektir.

İHAM’nin Öcalan’a yönelik kararı 12.3.2003 tarihinde kesinleşmiş olduğu, buna karşılık İHAM’a başvuru bu tarihten önce yapıldığı için, Öcalan, CMUK’ta yer alan davanın ’yargılamanın yenilenmesi’ yoluyla yeniden görülmesi hükmünden yararlanamayacaktır. Şu halde Büyük Daire’nin 12.5.2005 tarihli kararı sonrasında Öcalan’ın 4793 sayılı yasa çerçevesinde yeniden yargılanabilmesi mümkün değildir. Yeniden yargılamanın tek yolu siyasal bir irade ile ilgili yasanın değiştirilmesi ve Öcalan’ın da kapsam içerisine alınmasıdır.

7) Anayasa Madde 90 düzenlemesi bir çıkış yolu olabilir mi ?

Siyasal iradenin yasa değişikliğinin siyasal maliyetini kolay kolay göze alamayacağının bilincinde olan pek çok yorumcu, bugün, Anayasa’nın madde 90 düzenlemesi yolu ile sorunun çözülebileceğini savunmakta. Gerçekten de 7.5.2004 tarihli Kanunla, Anayasamızın 90. maddesine eklenen "Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla -bu kapsamda İHAS ile- kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır" şeklindeki ifade ile, İHAS’ın "Bu Sözleşme’de tanınan hak ve hürriyetlerden -bu arada, madde 6’daki adil yargılanma hakkından- yararlanma, hiçbir ayrım yapılmaksızın herkese sağlanmalıdır" ilkesini içeren 14. maddesi birlikte okunduğunda ilk bakışta yargılamanın iç hukukta yenilenebileceği düşünülmekte. Bu düşünceye göre, Öcalan’ın avukatları ’yargılamanın yenilenmesi’ için başvurduğunda, yargı, kararını, yukarıda değindiğimiz yasal sınırlamaların, Anayasamızın ve İHAS’ın içerdiği kuralların ışığında kendi yorumunu yaparak verecektir. Ne var ki kişisel yorumumuza göre bu oldukça “tekellüflü bir tevil” ve zorlama bir yoldur. Çünkü İHAS içerisinde 4793 sayılı yasa ile çatıştığı durumda kendisine üstünlük tanınacak her hangi bir hüküm bulunmamaktadır. Bu durumda yargı, İHAS’nde ’yeniden yargılamayı’ öngören açık bir hükmün bulunmadığından hareketle, CMUK’un yeniden yargılanmaya ilişkin 327. maddesine getirilen sınırlamaları dikkate alarak, ’yeniden yargılamayı’ reddetmek zorundadır. Aksine bir karar İHAM kararlarına kendiliğinden bağlayıcı bir güç vermek anlamına gelir ki dünyadaki hiçbir hukuksal düzende bunun savunulmasına imkan yoktur. Evet, bugün İHAM kararları belirli kayıtlar altında yargılamanın yenilenmesi nedenleri arasındadır, ancak bu, İHAM kararlarının kendi zatında sahip olduğu bir güçten dolayı değil ama iç hukukta “yasa”nın bunu kabul etmiş olmasından kaynaklanır. Şu halde ilgili yasa, özel durumda yargılamanın yenilenmesine cevaz vermemişse yapılacak tek şey siyasal bir irade tarafından yasanın değiştirilmesidir.

8) Kararın yerine getirilmemesi Avrupa Konseyi bağlamında ne gibi sonuçlar doğurur ?

İHAS uyarınca, Mahkeme kararlarının “uygulamasnı gözetmek”ten sorumlu organ, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’dir. Ancak kamu oyunda var olan yaygın kanaatin aksine Bakanlar Komitesi’nin Mahkeme kararını denetlemek gibi bir yetkisi yoktur. Söz konusu olan yalnızca kararın ilgili devlet tarafından uygulamasını gözetlenmesinden ibarettir. Şu halde Bakanlar Komitesi’nin bu fonksiyonunu salt siyasi bir fonksiyon olarak yorumlamak mümkün değildir. İHAM son derece diplomatik ifadelerle yeniden yargılamayı öngördüğüne göre Bakanlar Komitesi’nin görevi, Türkiye’de yeniden yargılama yoluna gidilip gidilmediğini denetlemek olacaktır. Kuşkusuz bu görevini yerine getirirken –yargılamanın yenilenmemesi durumunda- Komite’nin Türkiye üzerinde uygulamaya koyacağı baskılar siyasal nitelikli olacaktır.

Avrupa Konseyi bağlamında olası yaptırımlardan ilki, Avrupa Konseyi Statüsü’nün 8’inci maddesi uyarınca ilgili üye devletin Konsey’deki temsil haklarının askıya alınmasıdır. İhlal “ciddi ve süregelen” bir nitelik kazandığında ise Bakanlar Komitesi tarafından ilgili devletin Avrupa Konseyi üyeliğinden çekilmesi istenebilecektir.

Avrupa Konseyi bağlamında olası yaptırımlardan ikincisi, Avrupa Konseyi Parlamenterler Asamblesi’nin iç tüzüğü ve 1115 sayılı kararı uyarınca ilgili devletin denetim sürecine alınması olacaktır. Bu süreçte Parlamenterler Asamble üye devletin uluslararası delegasyonda yer alan parlamenterlerinin yetki belgelerini iptal edebilir.

Bu noktada akla gelebilecek bir soru, tek bir Mahkeme kararının yerine getirilmemesinin Avrupa Konseyi’nden çıkarılmaya varacak ölçüde ciddi yaptırımların uygulamaya konulmasına neden olup olamayacağı sorusudur. Hemen altını çizmek gerekir ki, İHAS Hukuku iç hukuklara kıyasla “ikincil” niteliklidir. İHAM gerçekte iç hukuk sürecinin doğal bir uzantısı değildir. Temelde objektif nitelikli bir yargılama yapan İHAM’ın gerçek amacı, yalnızca önüne gelen davadaki sübjektif ihlali gidermek değil ama, ilgili dava örneğinde ilgili ülkenin Avrupa kamu düzeninin kurucu prensiplerine olan saygısını gerçekleştirmektir. Mahkeme, kamu düzeninin kurucu prensiplerinin neler olduğuna işaret ederken önüne gelen davayı yalnızca bir araç olarak kullanır. Bu nedenledir ki üye devletler kendileri ile ilgili olsun olmasın Mahkeme’nin bütün kararlarını inceleyerek iç hukuktaki uyarlamaları zamanında yapmak yükümü altındadır. Şu halde Öcalan davasında da Mahkeme’nin asıl üzerinde durduğu konu, Öcalan’ın adil yargılanıp yargılanmadığı sorusu değil, ama ilgili ülkenin Avrupa kamu düzenini kurucu prensibi olan adil yargılanma hakkını iç hukukunda tanıyıp tanımadığı sorusudur. Bu nedenledir ki özünü objektif nitelikli bir prensibin ihlalinin oluşturduğu bir davada, ihlal, zamana yayılan “süregelen” bir nitelik kazanır ve ilgili ülke bu ihlal karşısında hareketsiz kalırsa Bakanlar Komitesi, bir dizi yaptırım kararı almakta duraksamayacaktır.

Öte yandan, altını çizmek gerekir ki, bir Mahkeme kararının üye devletler tarafından uygulanmaması İHAS Hukuku’nu temellerinden sarsma istidadı taşımaktadır. Eski Doğu Bloku ülkelerinin Sözleşme sistemi içerisine girmeleri sonrası bugün Mahkeme, oldukça zorlu bir mekanda çalışmaktadır. Fransız Yargıç J.-P. Costa’nın söyleyişiyle “Strasbourg Mahkemesi çoktan kendi başarısının kurbanı olmuş” durumdadır. Mahkeme’ye yapılan bireysel başvuruların sayısı bir çığ gibi artmaktadır. Daha da önemlisi, kuruluş misyonundan farklı olarak bugün Mahkeme, -Çeçenistan, Kıbrıs ve Eski Yugoslavya davalarında görüldüğü gibi- silahlı müdahalelerin patolojik etkilerini gidermeye yarayan bir cihaza dönüşmüş durumdadır. İşte bu noktada Mahkeme’nin üzerinde büyük hassasiyetle durduğu konu, kendi meşruiyetini ve etkililiğini korumak adına, kararlarının uygulanmasını gözetmektir.

9) Kararın yerine getirilmemesi Avrupa Birliği bağlamında ne gibi sonuçlar doğurur?

Bu noktada, yanıtı aranması gereken temel soru AB Hukuku ve İHAS Hukuku arasındaki ilişkinin niteliği üzerinde düğümlenmektedir. Hemen altını çizmek gerekir ki, AB, İHAS’ne taraf değildir ve formel anlamda iki hukuksal yapı arasında hiçbir bağ bulunmamaktadır. Kendisine devredilen egemenlik yetkisinin devrinde AB kurumları, İHAS’ın zorunlu yargı yetkisi altında değildir ve bu açıdan bir bağışıklıktan yararlanmaktadır. Ne var ki maddi anlamda bugün aynı hukuksal yapılar güçlü bir biçimde iç içe geçmiş durumdadır. Avrupa Topluluklar Mahkemesi, sayısız kararında referans cihazı olarak İHAS’ni kullanmaktadır. Ve bugün, -Mahkeme’nin Defrenne kararındaki ifadelerle- “İHAS, Mahkeme’nin kendisine uygunluğu sağlamak yükümünde olduğu hukukun genel prensiplerinin içerisinden keşfedildiği özel öneme sahip ayrıcalıklı bir kaynak konumundadır.” Formel anlamda aralarında hiçbir ilişkisi olmasa da İHAS, AB Hukuku’nun ayrılmaz bir parçasını oluşturur. Şu halde İHAS Hukuku ile ilgili ülke arasındaki ilişkinin niteliği, dolaylı yoldan AB açısından da hukuksal sonuçlar doğurucu niteliktedir.

Öte yandan hatırlanması gereken bir konu, Türkiye’nin 3 Ekim 2005 tarihinde başlayacak olan müzakere sürecine ilişkindir. 17 Aralık 2004 tarihli Brüksel Avrupa Konseyi Sonuç Bildirgesi, Türkiye müzakerelerinin hukuksal çerçevesini tanımlarken diğer aday ülkelerden farklı olarak müzakerelerin askıya alınması kaydını düzenlemişti. Buna göre “Birlik’in üzerine kurulu olduğu, özgürlük, demokrasi, insan hakları ve temel özgürlüklere saygı ve hukuk devleti, prensiplerinin bir aday ülkede –Türkiye- ciddi ve süregelen bir biçimde ihlal edilmesi halinde; Komisyon, kendi insiyatifi ya da üye ülkelerin üçte birinin talebi üzerine, müzakerelerin askıya alınmasını talep eder ve ileriki dönemde tekrar başlatılması için şartları önerir.” Sonuç Bildirgesi’ndeki bu ifadeler, Birlik üyesi bir ülke için politik bir gözaltı mekanizması oluşturan Amsterdam Antlaşması’nın madde 7 düzenlemesi ile benzer terimlere sahiptir. Aynı düzenleme Avrupa Anayasası madde I-59’da da ifadesini bulmuştur. Kuşkusuz ilgili düzenlemeler uyarınca müzakere süreci başladıktan makul bir süre sonra Öcalan kararının yerine getirilmediği gerekçesiyle üye ülkeler müzakereleri askıya alabileceklerdir. Bu noktada altı çizilmesi gereken, müzakerelerin askıya alınması kaydının tamamen üye ülkelerin politik tercihlerine bağlı bir süreç olduğu ve Türkiye için bu sürecin yargısal denetiminin mümkün olmadığı gerçeğidir.

10) Mea culpa , Quid ?

Yıllar boyu üniversitede asistanlığını yapmaktan gurur duyduğum Prof. Dr. Bakır ÇAĞLAR, İHAM’sindeki avukatlık görevine en fazla dört yıl dayanabilmiş, kaybedilen onlarca davanın ardından istifa etmek zorunda kalmıştı. ÇAĞLAR’ı istifa ettiren, siyasal iktidarın hareketsizliği idi. Çünkü üstlendiği davalar, -gerekli yasal düzenlemeler zamanında yapılamadığı için- kaybedilecek davalardı ve kaybedilmişti. Tıpkı Öcalan davası gibi…

Siyaset, yetki ile birlikte sorumluluğu da beraberinde getirir. Çünkü kamu hukukunun en bilinen prensibi, yetkili olan kişinin aynı zamanda sorumlu da olduğu prensibidir. Öcalan Davasında sorumluluk, yasal düzenlemeleri zamanında yapmayan siyasal iktidarlara aittir. Şimdi zaman mea culpa (suçlu benim) deme zamanı. Yapılacak şey, bir an önce 4793 sayılı yasayı değiştirip yargılamanın yenilenmesi önündeki engelleri ortadan kaldırmak. Aksi durumda Bakanlar Komitesi, her altı ayda bir Türkiye’yi uyaracak.. her altı ayda bir yeni nevruzlar yaşanacak… her altı ayda bir terörün siyasallaşmasına çanak tutulacak…

Son olarak, "Öcalan yüz kez yargılansa da verilen ceza değişmez" tarzındaki açıklamalardan da kaçınmak gerek. Çünkü mahkum etme mahkemenin işi, bir kişiyi yargı önüne gitmeden yargılayamazsınız.

(*)TASAM Proje Yöneticisi
İ.Ü SBF Hukuk Bilimleri A.B.D.

Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2552 ) Etkinlik ( 173 )
Alanlar
Afrika 65 605
Asya 76 990
Avrupa 13 613
Latin Amerika ve Karayipler 12 64
Kuzey Amerika 7 280
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1321 ) Etkinlik ( 44 )
Alanlar
Balkanlar 22 274
Orta Doğu 18 581
Karadeniz Kafkas 2 293
Akdeniz 2 173
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1276 ) Etkinlik ( 69 )
Alanlar
İslam Dünyası 53 771
Türk Dünyası 16 505
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1903 ) Etkinlik ( 77 )
Alanlar
Türkiye 77 1903

Son Eklenenler