Sözde Ermeni Soykırımı İddiaları Ile Mücadele Etmenin Z

Haber

Buna bağlı olarak da Türk hükümeti –istese de istemese de- soykırım iddiları konusunda adım atmak zorunda kaldı. Sonraki aşamalarda belki de bazı tavizler vermek zorunda kalacak veya AB içinde Türkiye’nin tam üyeliği aleyhinde bir tutum içinde olanlara somut kozlar verecek....

Buna bağlı olarak da Türk hükümeti –istese de istemese de- soykırım iddiları konusunda adım atmak zorunda kaldı. Sonraki aşamalarda belki de bazı tavizler vermek zorunda kalacak veya AB içinde Türkiye’nin tam üyeliği aleyhinde bir tutum içinde olanlara somut kozlar verecek. Avrupa halklarının soykırım gibi hassas bir meselede –gerçekliği ne kadar tartışmalı olursa olsun- Türkiye’yi mahkum edeceğini, Ermenileri ise –soykırıma değilse de- en azından kitlesel katliamlara uğramış bir millet olarak göreceğini söylemek çok zorlama bir yorum olmayacaktır.

Bu nedenle, AB ile müzakere sürecinde Ermeni soykırımı iddiaları Türkiye’nin önüne resmi şart olarak sürülmese bile –ki bunun da garantisi yok- Avrupa halklarının baskısı ciddi biçimde hissedilebilecektir. Her ne kadar Kopenhag Kriterleri arasında zikredilmese ve Ekim ayında başlaması beklenen müzakereler için bir ön şart olarak ileri sürülmediyse de sözde Ermeni soykırımı iddiaları, Avrupalıların, Türkiye’nin bir şeyler yapmasını bekledikleri konuların başında gelmektedir. Dolayısıyla Türkiye’nin bu konuda Avrupalıları ikna edecek adımlar atmaması, Türkiye’nin karşısına mutlaka çıkacaktır.

Belirtmek gerekir ki Türkiye’nin bu konuda işi çok kolay değildir. Her şeyden önce insan hakları ihlallerinin en önemlisi olan soykırım ile suçlanmak bile tek başına Türkiye’nin işini oldukça zorlamaktadır. Soykırım basit bir suç değildir. Böylesine önemli bir suçun isnat sadece edilmesi bile birçok kişi açısından suçun işlendiğinin bir delili olarak kabul edilebilecektir. Bir başka deyişle, Türkiye’nin Ermenilere soykırım uyguladığını duyan herhangi birkişi bunu sorgulama gereği hissetmeyecek ve iddianın doğruluğuna kolayca hükmedecektir. Çünkü durup dururken böyle bir iddianın çıkmayacağını düşünme eğilimi gösterecektir. Daha açık bir ifadeyle, soykırım, iftira ihtimali taşımayan bir suç olarak kabul edilmektedir. Sıradan bir kişi, örneğin bir etnik gruba ait yüzbinlerce kişi bir devlet tarafından gerçekten soykırıma tabi tutulmamışsa, o etnik gruba mensup kişilerin daha sonra kolay kolay soykırım iddiasında bulunmayacağını düşünür. Yani gerçekten bir soykırım olmamışsa kim yüzbinlerce kişinin öldürüdüğünü ileri sürsün ki?

İşte günümüzde gelinen nokta tam olarak budur. Gerek Avrupa’da gerekse ABD’de Türkiye’nin soykırım yaptığı yaygın bir kanaattir. Ancak pratik olarak bunun bir kanaat mi bir gerçek mi olduğu fazlaca önem kazanmamaktadır. Artık bu sorgulanması gerekmeyen –ve hatta kimilerince de sorgulanmaması gereken- bir gerçektir; ispata filan da ihtiyaç duymamaktadır.

Günümüzde gelinen noktada Ermeniler, sözde soykırım davalarında önemli bir noktaya gelmişlerdir. Çok sayıdaki ülke parlamentosu Ermeni soykırım iddialarını –hukuki bir temeli olmamasına rağmen resmen kabul etmiştir. Birçok ülkede de böyle bir soykırımın tarihen sabit olduğu yönünde halklar arasında genel bir kanaat vardır. Sözde Ermeni soykırımı iddialarını resmen kabul eden parlamentoların politik bir tavır içinde oldukları açıktır. Ancak bu kararı alan parlamentoların sadece Türkiye’yi sıkıştırmak motifi ile hareket ettiklerini iddia etmek pek gerçekçi değildir. Bir ölçüde de olsa halkın beklentilerini ve halk arasında yaygın olan kanaati göz önünde bulunduran bu parlamentolar bu açıdan halkı temsil ettikleri iddiası içerisinde bulunabilirler. Konumuz açısından önemli olan, sözde Ermeni soykırımı iddialarını parlamento kararları ile kabul edilmesinin sadece bir politik yanının olmadığıdır. Dolayısıyla, söz konusu iddialara karşı bir strateji geliştirirken Türkiye, soykırım iddialarına sempati ile bakan halkların beklenti ve kanaatlerinin neden olduğu ve olacağı tahribatı göz önünde bulundurmalıdır.

Akademik çevrelerde sözde Ermeni soykırımı iddiaları

Sıradan halkın sözde Ermeni soykırımı iddialarının gerçekliğine inanmasından çok daha vahimi akademik çevrelerde de bu iddiaların doğruluğunun kabul edilmesidir. Birçok akademisyen için “Türkler Ermenilere soykırım uygulamıştır“ bir iddianın ötesinde, hatta hipotezin de ötesinde bir aksiyomdur. Çok sayıdaki akademisyen, hem de hiçbir ciddi kaynağa atıf yapmadan Türklerin Ermenilere soykırım uyguladığını yazmıştır. Özellikle uluslararası ilişkiler ve uluslararası insan hakları konularında uzman olan akademisyenler, insan hakları ihlallerinin uluslararası düzeyde bir endişe kaynağı olmaya başladığı İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde ele alınan soykırım konusunun, İkinci Dünya Savaşı önesinde nasıl ihmal edildiğini anlatmak için Türklerin Ermenilere uyguladığı soykırımdan bahsetmektedir. Öyle ki, Türklerin Ermenilere soykırım uyguladığı iddiası, insan hakları ihlallerinin cezasız kaldığı İkinci Dünya Savaşı öncesinin demirbaş örneği haline gelmiştir.

Bu çerçevede, klasik bir uluslararası insan haklarına giriş niteliği taşıyan bir kitap şöyle başlayabilir: “İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden sonra, insan hakları ihlallerinin artık ulus-devletin bir iç sorunu olmadığı kabul edilmeye başlanmıştır. Bunun en önemli nedeni, İkinci Dünya Savaşı sırasında çok sayıdaki sivilin ve masumun katledilmiş olmasıdır. Nazilerin milyonlarca Yahudiyi yok etmesi, insan hakları ihlallerinin uluslararası bir sorun olarak görülmesine neden olmuştur. Ancak bu, İkinci Dünya Savaşından önce kitlesel katliamlar olmadığı anlamına gelmemektedir. Ermenilerin Birinci Dünya Savaşı sırasında soykırıma maruz kalması buna örnektir.“ Aşağı yukarı bu anlama gelen kalıplaşmış klişe bir girişe birçok kitapta rastlamak mümkündür.

Örneğin, Uluslararası İlişkilere Giriş niteliğindeki bir kitapta, biri ABD’deki Denver Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan, diğeri de ABD Savunma Bakanlığı’nda görev yapan yazarlar yirminci yüzyılda soykırımı işledikleri bölümde şu ifadelere yer veriyorlar:

Yirminci yüzyıl, çok sayıda soykırım olayına –ırk ve etnik farklılıklar temelinde insanların öldürülmesi- şahit oldu. Bunların en önemlisi Nazileri Avrupalı Yahudileri sistematik ve metodolojik olarak köleleştirdikleri ve yok ettikleri Holocaust idi......Başka etnik gruplar da soykırıma maruz kaldı. 1894’ten başlayarak iki yıl boyunca 200.000’e yakın Ermeni Türk askerleri ve polislerince katledildi. 1909’da yeniden başlayan Ermeni katliamı, aralarında ABD’nin de bulunduğu dış güçlerin müdahalesi ile ancak durdurulabildi. Birinci Dünya Savaşı’nda Ermenilerin İttifak güçlerine destek vermesi yaklaşık bir milyon Ermeninin yok edilmesi ile sonuçlandı.

Yirminci yüzyıla damgasını vuran soykırımlara örnek vermeye devam eden yazarlar, hukuken ispatlanan ve bütün dünyanın gözü önünde cereyan eden Ruanda ve Eski Yugoslavya’daki soykırımları bahse değer buluyorlar. Soykırım olup olmadıkları hakkında hiçbir tartışma olmayan, üstelik kurulan uluslararası ceza mahkemeleri ile soykırım suçları hukuken de ispatlanan diğer üç örnek ile birlikte verilmesi, sözde Ermeni soykırımı iddialarının diğerleri gibi değerlerndirildiğini ortaya koymaktadır. Yani, yazarlara göre sözde Ermeni soykırımı, aynen Nazi soykırımı ve Ruanda’daki soykırım gibi gerçektir.

Benzer bir tavrı da dünyaca tanınan uluslararası hukuk profesörü Antonio Cassese de sergiliyor. Uluslararası insan hakları hukuku alanındaki akademik çalışmaları ve insan hakları ile ilgili uluslararası örgütlerdeki kariyeri ile ün yapan Cassese, insan haklarına giriş tarzı kitabında Ermeni soykırımı iddialarını tartışmasız bir gerçek olarak görmektedir. Cassese, yaşadığımız yüzyıldaki en kötü ve en sistematik soykırımlar olarak “1915-16 arasında Ermenilerin Türkler tarafından, ve 1939-45 arasında Yahudi ve çingenelerin Naziler tarafından yok edilmesi“ni zikrediyor. Burada dikkat çeken iki husus var. Birincisi, Cassese, Ruanda ve Yugoslavya olaylarına hiç atıfta bulunmuyor; çünkü kitabın basıldığı tarihte bu olaylar henüz meydana gelmemişti. Dolayısıyla, Cassese ile yukarıda atıfta bulunduğum yazarların, yirminci yüzyıl soykırmları ile ilgili olarak aynı görüşü paylaştıklarını görüyoruz. İkincisi ise sözde Ermeni soykırımından bahsederken Türkler (İttihatçılar veya başka bir grup değil) ifadesini kullanırken Yahudi soykırımından sorumlu olarak Almanları değil de Nazileri zikrediyor. Cassese, iki “soykırım“ın ortak yanları olduğunu vurguluyor. Birincisi, her ikisi de devlet eliyle planlanmış ve gerçekleştirilmiştir diyor Cassese. İkincisi, soykırıma maruz kalan gruplar (Cassese’nin örneğinde Ermeniler ve Yahudiler), soykırımı uygulayanların dininden başka bir dine mensuptular. Üçüncüsü de hem Ermenilerin hem de Yahudilerin her iki olayda da devlete ihanet içerisinde bulundukları görüşünün hakimiyet kazanması idi.

Böylece Nazilerin Yahudilere uyguladığı soykırım ile sözde Ermeni soykırımını aynı kategoriye sokan Cassese daha da ileri gidip Nazilerin işledikleri soykırım suçu nedeniyle cezalandırıldıklarını, ancak Türklerin ise yaptıklarının yanlarına kar kaldığını ima ederek iki olay arasında temelde böyle bir farklılık olduğunu iddia ediyor.
Bu tür örnekleri çoğaltmak mümkün. Ancak burada vurgulanması gereken esas nokta, Batı dünyasında, halkların yanında, akademik dünyanın da Ermeni tezlerine yakın durduğudur. Üstelik bu yakınlık esas itibarı ile bilimsel çalışmalar sonucunda doğmuş değildir. Daha çok soykırım gibi büyük bir acıya uğramış olduğu iddiası olan bir millete karşı beslenen acıma hislerinden kuvvet bulmuş, tekrarlana tekrarlana gerçekliğinin araştırılma ihtiyacı ortadan kalkmış ve adeta bir mit haline dönüşmüş bir iddiadır. Sonuç olarak bir iddiadır; ama gerek halk kitlelerinin gerekse akademik çevrelerin doğruluğunu sorgulama ihtiyacı hissetmediği bir iddiadır. Bu yüzden bununla mücadele edilmesi hem zordur, hem de uzun zaman alacaktır.

(*) Uzman, TASAM Küresel ve Bölgesel Güç Merkezleri Çalışma Grubu

Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2646 ) Etkinlik ( 217 )
Alanlar
Afrika 73 621
Asya 97 1037
Avrupa 22 634
Latin Amerika ve Karayipler 16 68
Kuzey Amerika 9 286
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1348 ) Etkinlik ( 51 )
Alanlar
Balkanlar 24 283
Orta Doğu 21 596
Karadeniz Kafkas 3 294
Akdeniz 3 175
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1288 ) Etkinlik ( 74 )
Alanlar
İslam Dünyası 56 778
Türk Dünyası 18 510
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1999 ) Etkinlik ( 77 )
Alanlar
Türkiye 77 1999

ABD ise geniş yüzölçümü, 330 milyonu yakın nüfusu, sanayileşme ve teknolojide elde ettiği ilerleme, büyüyen ve gelişen ekonomisi, doğal kaynakları, demografik yapısı, Birleşmiş Milletlerdeki veto gücü, IMF ve NATO içerisindeki yeri, uluslararası alandaki saygın konumu ile tüm dünyanın dikkatini her ...;

16. asrın ortalarında doğu istikametinde genişleyerek kadim Türk coğrafyasını işgal etmeye başlayan Rus Çarlığı 17. asırda Kuzey ve Doğu Asya’da yayılmaya devam etmiştir. ;

Küreselleşmenin ve gelişmiş iletişim teknolojilerinin dünyanın çehresini değiştirmesiyle uluslararası ilişkilerin devletlerarası ilişkiler ile tanımlı olduğu dönem sona ermiştir. ;

Askeri teknolojiye ağırlık veren Rusya, derin uzay aktiviteleri tam gaz devam ederken Amerika ve Çin’in gerisinde kaldı. Eski uzay gücü Sovyetler Birliği’nin mirasına Rusya sahip çıkamadı. ;

Savunma ve güvenlik alanında değişen parametrelerinin sağlıklı yönetilmesi için ilgili çalışmaların muasır ve üstü boyutlara taşınmasına, kamu bilinci oluşturulmasına ve Türkiye ile diğer ülkeler arasında güvenlik temalı ağlar kurulmasına stratejik katkı sunan Millî Savunma ve Güvenlik Enstitüsü int...;

“Değişen devlet doğası” temelinde ulusal ve uluslararası güvenlik konuları ile küresel yönetişim mekanizma ve kurumlarını her yıl ayrı bir gündemle tartışmak üzere İstanbul merkezli oluşturulan İstanbul Güvenlik Konferansı’nın resmî internet sitesi ve adresi yenilendi.;

Dr. Serkan Cantürk’ün “Konvansiyonel Kalkınmadan Dijital Kalkınmaya Türkiye” isimli kitabı TASAM Yayınları tarafından kitap ve e-kitap olarak yayımlandı.;

İnsanoğlunun uzayla ilişkisini kabaca iki kategori altında incelemek mümkün. Bunlardan ilki yerküreye görece yakın mesafeleri kapsayan yörüngesel uzay. 1957 yılında uzaya fırlatılan Sovyet Sputnik uydusunu bugüne kadar 8.000’in üzerinde uydu takip etti ve Dünya’nın yörüngesindeki uydular artık moder...;

İngiltere’nin II. Dünya Savaşı sonrasında Hint Altkıtası’ndan çekilmek zorunda kalması sonucunda, 1947 yılında, din temelli ayrışma zemininde kurulan Hindistan ve Pakistan, İngiltere’nin bu coğrafyadaki iki asırlık idaresinin bütün mirasını paylaştığı gibi bıraktığı sorunlu alanları da üstlenmek dur...

Devlet geleneğimizde yüksek emsalleri bulunan Meritokrasi’nin tarifi; toplumda bireylerin bilgi, bilgelik, beceri, çalışkanlık, analitik düşünce gibi yetenekleri ölçüsünde rol almalarıdır. Meritokrasi din, dil, ırk, yaş, cinsiyet gibi özelliklere bakmaksızın herkese fırsat eşitliği sunar ve başarıyı...

Gündem 2063, Afrika'yı geleceğin küresel güç merkezine dönüştürecek yol haritası ve eylem planıdır. Kıtanın elli yıllık süreci kapsayan hedeflerine ulaşma niyetinin somut göstergesidir.

Geçmişte büyük imparatorluklar kuran Çin ve Hindistan, 20. asırda boyunduruktan kurtularak bağımsızlıklarına kavuşmuş ve ulus inşa sorunlarını aştıkça geçmişteki altın çağ imgelerinin cazibesine kapılmıştır.

Meritokrasi Devlet geleneğimizde yüksek emsalleri bulunan Meritokrasi’nin tarifi; toplumda bireylerin bilgi, bilgelik, beceri, çalışkanlık, analitik düşünce gibi yetenekleri ölçüsünde rol almalarıdır. Meritokrasi din, dil, ırk, yaş, cinsiyet gibi özelliklere bakmaksızın herkese fırsat eşitliği sunar...

Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) ilişkilerinin bugünü ve geleceğinin ele alındığı Avrupa Birliği Sempozyumu, Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM) ile Türk Avrupa Bilimsel ve Eğitimsel Araştırmalar Vakfı (TAVAK) işbirliğinde 02 Şubat 2018’de İstanbul Taksim Hill Otel’de gerçekleştirildi.

1982 Anayasası'nın defalarca değişikliğe uğramasına rağmen iskeletinin değiştirilememesi nedeniyle Türkiye'nin yeni bir anayasaya gereksinimi olduğu konusunda kamuoyunda genel bir konsensüs bulunmaktadır.

Bu rapor, Türk savunma sanayiinin gelişme sürecinin sürdürülebilirliginin ve ihracat potansiyelinin arttırılmasında, şekillendirilecek geleceğe uygun; insan sermayesi, yapı, süreç ve stratejilerin tasarlanmasına ışık tutmak, bu kapsamda alınabilecek tedbirleri saptamak maksadıyla hazırlanmıştır.