İran Dış Politikasının Nükleer Program Çıkmazı

Yorum

İran dış politikasında, yıllardır dört sorun ile karşı karşıyadır. “Terörizmi desteklemek”, “Orta Doğu Barış Sürecini engellemek”, “insan haklarının ihlali” ve “kitle imha silahları üretmek ve nükleer program çalışmaları” suçlamaları İran’ın bu dört sorununu oluşturmaktadır. İran bu konularda suçlansa da, dünyayı ciddi anlamda endişeye sevk etmemiştir....

İran dış politikasında, yıllardır dört sorun ile karşı karşıyadır. “Terörizmi desteklemek“, “Orta Doğu Barış Sürecini engellemek“, “insan haklarının ihlali“ ve “kitle imha silahları üretmek ve nükleer program çalışmaları“ suçlamaları İran’ın bu dört sorununu oluşturmaktadır. İran bu konularda suçlansa da, dünyayı ciddi anlamda endişeye sevk etmemiştir. Ancak bu dört sorundan sonuncusu yani kitle imha silahları üretme ve nükleer program çalışmaları son iki yıldır İran’ın dış politikasında en önemli konu haline gelmiştir. İran’ın devlet kimliği, bölgesel arayışları ve küresel sistemdeki duruşu söz konusu sorunu daha da karmaşıklaştırmakta ve hassaslaştırmaktadır. İran’ın Şii mezhebine dayalı bir devlet olması, dinsel kimliğini bölgede yayma eğilim ve isteği, İsrail ve ABD ile olan ilişkisi, ABD’nin terörist olarak adlandırdığı gruplarla olan yakın ilişkisi İran’ın nükleer çabalarına dünya açısından farklı bir önem ve anlam yüklemektedir. Özellikle bir buçuk senedir AB ülkeleri ile sürdürülen müzakereler ve yapılan anlaşmalar bu önemi gözler önüne sermektedir.

Ancak İran’ın nükleer program çalışmalarını bu denli hassas konuma getiren nedir? Neden AB ve özellikle ABD İran’ın barışçıl olduğunu iddia ettiği nükleer çalışmalara şüphe ile bakmaktadır? Nükleer program çalışmaları üç AB ülkesiyle çıkmaza girerse İran’ın durumu ne olacak? İran’ın nükleer program çalışmalarını gerçekleştirmesi durumunda Orta Doğu bölgesinde ne gibi değişiklikler yaşanabilir? İran’ın nükleer güç olma yolundaki çabaları bölgenin en önemli sorunu olma potansiyeline sahiptir. İran’ın nükleer çalışmaları ABD-İran ilişkisini istenilmeyen bir aşamaya sürükleyebilir. Başka bir ifade ile nükleer çalışma, İran ve ABD ilişkilerini belirleyen temel faktör haline gelmeye başlamıştır. 11 Eylül sonrası ABD’nin dünya üzerinde hegemonya arayışına girdiği göz önünde bulundurulduğunda, İran gibi özelliklere sahip bir devletin nükleer güç olma çabasını, sıcak çatışma olgusu ile sonuçlanabilecek bir durum olarak değerlendirmek mümkündür. Bu sebepten dolayı dünya kamuoyu, İran’ın nükleer çabalarını ve dünya ülkelerinin bu konuya olan tutumunu çok yakından takip etmektedir. Bu çalışmanın hedefi, İran’ın nükleer güç olma yolundaki çabalarını ve dünya ülkelerinin tutumunu analiz etmeye çalışmaktır. Yazımızda ilk önce İran nükleerleşme tarihine kısaca göz atılacak, ardından İran’ın amaç ve hedefleri değerlendirilecektir. Ayrıca ABD ve AB ’in bu konudaki tutumları (ortak ve ayrışan özellikler) analiz edilecek, Rusya ve Türkiye açısından da konu ele alınacaktır. Yazının sonunda genel değerlendirme yapılıp gelecek için öngörüde bulunulmaya çalışılacaktır.


İran Nükleer Çalışmalarının Gelişim Süreci

İran nükleer çalışmaları iki senedir dünya gündemine oturmuştur ancak bu çalışmalar Soğuk Savaş döneminde başlamıştır. İran’da nükleer çalışmaların başlamasını Soğuk Savaş’ın bir ürünü olarak değerlendirmek mümkündür. ABD, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra İran’da etkinlik kazanmıştır. 1945’te İran’ın sınırları içindeki Azerbaycan’dan (Güney Azerbaycan) SSCB ordusunu çıkartmayı başaran ABD, 1953’te darbe ile Muhammet Musaddık’ı iktidardan uzaklaştırmıştır. Bu vesile ile Muhammet Rıza Pehlevi rejimini kendisine bağlamıştır. ABD, komünizmin yayılması ve SSCB’nin yeniden İran’a girmesi endişesi ile İran’ın askeri kapasitesini artırma yoluna gitmiştir. İran’da ilk nükleer çalışma 1957’de ABD’nin desteği ile başlatılmıştır.(1) ABD’nin İran’a sunmak istediği nükleer teknolojinin barışçıl amaçlar doğrultusunda olduğu da belirtilmiştir.

ABD ve İran arasında yapılan antlaşmanın ardından 1958’de İran, Uluslararası Nükleer Enerji Ajansı (IAEA) üyesi olmuştur. 1968’de ABD tarafından Tahran Üniversitesi bünyesinde beş megavatlık bir araştırma reaktörü (Atomic Research Centre affiliated to Tehran University) kurulmuştur.(2) İran 1970’te Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’na – NSYÖ imza atmış ve 1973’te İran’da Atom Enerji Kurumu (Sazeman-e Enerji-e Atomi-e İran) kurulmuştur.(3)

Muhammet Rıza Pehlevi bölgenin en büyük askeri gücü olma niyet ve iradesine sahiptir. Bu doğrultuda Pehlevi, İran’ın nükleer güce de sahip olması yolunda önemli adımlar atmaya başlamıştır. 1974’te Şah, 20 bin megavat gücünde 20 adet nükleer reaktör inşa etmek istediğini açıklamıştır.(4) 1973 Dünya Petrol Krizi’nin sağladığı getiriler İran’a nükleer güç olmak için ekonomik fırsat vermiştir. Ancak Şah sadece altı nükleer reaktör kurmayı başarmıştır. İran’ın nükleer enerji çalışmalarının gelişmesinde sadece ABD değil Avrupalılar da çok önemli rol oynamışlardır. 1974’te İran ve Almanya arasında İran’ın Buşehr kentinde 1200 megavatlık bir santralin kurulması kararlaştırılmıştır. Buşehr’deki Nükleer Santral Antlaşması Batı Almanya şirketi olan Kraftwerk Union (KWU) tarafından imzalanmıştır. Ayrıca aynı yıl 900 megavatlık bir nükleer santrali Benderabbas’ta kurması için Fransa ile anlaşma yapılmıştır.(5) Aynı dönemde Belçikalılar tarafından Karj’da Nükleer Tıp Merkezi kurulmuştur.

İran’ın nükleer çalışmaları sadece reaktör inşa programıyla sınırlı kalmamış, aynı zamanda Şah, uranyum zenginleştirme şirketlerine ortak olmayı da başarmıştır. İran, Fransızların dünyanın en büyük uranyum zenginleştirme şirketi olan Eurodiff’in yüzde 10 ortağı olmuştur.(6)

1979’da gerçekleşen İslam Devrimi’nin hemen ardından İran’daki nükleer çalışmalar durdurulmuştur. Bunun çeşitli sebepleri vardır. Rejimin ABD ve Batı karşıtı olması nedeniyle nükleer alandaki bütün antlaşmalar Batılılar tarafından iptal edilmiştir. Diğer taraftan İslam rejimi yöneticileri de bu çalışmaları devam ettirmek istememiştir.(7) Yeni yöneticiler nükleer çalışmaları, petrol ve doğal gaz enerjisine sahip olunduğu için doğru bulmamışlar ve bu işin çok masraflı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Humeyni ve yandaşları, Muhammet Rıza Pehlevi’nin nükleer politikalarını ayrıca din açısından da sakıncalı saymışlardır.(8) Nihayet, 1980-1988 Irak-İran Savaşı İran’ı ciddi ekonomik sıkıntıya sokmuştur. Savaş sırasında İran’ın böyle masraflı bir işe girişmek için ekonomik gücü de bulunmamaktadır.

İran, 1986’dan sonra nükleer çalışmalarına tekrar başlamış, Arjantin ve Çin ile işbirliğine girmiştir. Irak’ın Buşehr Nükleer Santrali’ne yaptığı askeri saldırı İran’ın çalışmalarını kısa bir süre durdurmuştur. İran İslam rejimi nükleer enerji konusunda 1989’dan sonra yeniden atağa geçmiştir. İran’ın nükleer politikasının değişmesinde Irak Savaşı ciddi şekilde etkili olmuştur. İran 1989’dan sonra askeri gücü ve kapasitesini artırmak için ciddi çalışmaya girişmiştir.(9) İran’ın 1989’dan sonra nükleer çabasını bu çerçevede değerlendirmek mümkündür. Bu doğrultuda ilk önemli işbirliğini de Rusya ile yapmıştır. 22 Ocak 1989’da İran ve SSCB arasında teknolojik, ticari, ekonomik ve bilimsel alanda işbirliği antlaşması imzalanmıştır. Söz konusu antlaşmanın devamı olarak İran ve Rusya arasında 1992’de nükleer işbirliği antlaşması imzalanmıştır. Almanlar tarafından yapımı başlatılan Buşehr nükleer santralinin yeniden inşası 1995’te Rusya’ya verilmiştir.(10) Bu sürecin devamında İran nükleer ilişkilerini genişleterek Almanya, Arjantin, İspanya, Çin, Kuzey Kore, Pakistan, Belçika ile işbirliğine girmiştir. Bu işbirliğinin sonucunda İran 20’den fazla nükleer tesise sahip olmuştur.(11) İsfahan, Natanz, Arak ve Buşehr’deki nükleer tesisler, İran’ın en önemli nükleer tesisleri olarak bilinmektedirler.(12)


İran Nükleer Programının Müzakere Süreci

İran nükleer çalışmaları Muhammed El-Beradi’nin Atom Enerji Ajansı’nın Hakemler Şurasına verdiği rapor ile yeni bir döneme girmiştir. Bu raporda el-Beradi, İran’ın nükleer çalışmalarında bulunduğunu ve bu çalışmaları ajansın bilgisini dışında gerçekleştiğini yazmıştır. Bunun ardından AB ve İran arasında kriz yaşanmaya başlamıştır. Daha sonra AB’nin üç ülkesi (Almanya, Fransa, İngiltere) İran ile bu sorunun ve krizin çözümü için müzakerelere başlamıştır. Bu müzakereler günümüze kadar Tahran Bildirisi, Paris Anlaşması ve Brüksel Anlaşması’yla sonuçlanmıştır.

Tahran Bildirisi 8 Kasım 2003’te Almanya, Fransa ve İngiltere’nin Dışişleri Bakanları’yla İran devleti arasında ortak bir bildiridir. Bu bildiride her iki taraf da Uluslararası Atom Enerji Ajansı için bütün soruların ve meselelerin yanıtlanmasında ve İran’ın nükleer çalışmalarının barışçıl olduğu yönünde güvenin sağlanmasında iş birliği içerisinde olacaklarını bildirmişlerdir. İran İslam Cumhuriyeti NPT’ye bağlı kalacağını ve İran’ın savunma mekanizmasında nükleer silahın yeri olmadığının altını çizmiştir. İran devleti Uluslararası Atom Enerji Ajansı’nın kuşkularını ortadan kaldırmak için bu ajans ile işbirliği içerisinde olacağını açık bir şekilde dile getirmiştir. İran Avrupa ülkelerinde güven sağlamak için protokolü imzalayacağını ve uranyum zenginleştirmesini durduracağını açıklamıştır.

Buna karşılığı Almanya, Fransa ve İngiltere’nin Dışişleri Bakanları İran’a dört olanak sunmuştur: Birincisi İran’ın barışçıl nükleer programına NPT çerçevesinde resmiyet tanıyacaklarını, ikincisi protokolün İran’ın ulusal güvenliğini ve egemenliğini zedelemeyeceğini, üçüncüsü ajans başkanının onayıyla bu kararları ve anlaşmaları yerine getirmesi halinde İran’ın nükleer dosyasının daha kolay bir hale geleceğini ve dördüncü olarak da İran’dan kaynaklanan uluslararası rahatsızlığın yumuşayacağını açıklamışlardır. İran devleti Tahran Bildirisi’nin ardından Hakemler Konseyi’nde İran dosyasının kapanacağı düşüncesindeydi. Oysaki El-Beradi konseye sunduğu raporda İran’ın nükleer çalışmalarının dosyasının gelecek Hakemler Konseyi’nin oturumuna kadar açık tutulmasını istemiştir. Bunun ardından İran rest çekerek yeniden uranyum zenginleştirme çalışmalarına başlayacağını açıklamıştır. İran ve Avrupa ilişkileri yine kriz safhasına tırmanmıştır.

24 Kasım 2004 tarihinde Paris Anlaşması bu krizin ortadan kaldırılması için bir çabaydı. Paris Anlaşması’na göre İran ve AB (üç Avrupa ülkesi) Tahran Bildirisi’ne bağlı kalacaklarını ve NPT çerçevesinde hareket edeceklerini açıklamıştır. Bu anlaşmaya yeni kararlar da eklenmiştir. İran İslam Cumhuriyeti NPT’nin ikinci maddesine dayanarak nükleer silahların peşinde olmadığını ve olmayacağını açık bir şekilde söylemiştir. İran daha çok güven sağlamak için uranyum zenginleştirmesini genişleteceğini açıklamıştır. Ancak bu durdurmanın süresi konusunda iki taraf da anlaşma sağlayamamıştır. Bir ay sonra da Brüksel müzakereleri genel olarak işin uzmanlık alanıyla devam etmiştir.

Bu müzakerelerden hem İran hem de Avrupa belli amaçları gütmekteydiler. Avrupa birinci olarak İran’ın nükleer silahlara kavuşmasını engellemek istiyor. Avrupa Birliği ABD gibi İran’ın nükleer silahlara sahiplenmesinden yana değildir. Avrupa Birliği’ne göre nükleer silaha sahip bir İran ABD’den daha tehlikeli olabilir çünkü Orta Doğu’nun Avrupa ile arası daha yakındır. İran nükleer silaha sahiplenirse kendi topraklarından füzeler ile Avrupa’yı vurabilir. İkinci olarak da İran’ın nükleer çalışmalarını engelleyerek Orta Doğu’da ve Basra Körfezi’nde barışın sağlanmasıdır. Birçok siyasi analizciye göre ABD ve Irak arasında yapılan iki savaşta en önemli kaybı Avrupa yaşamıştır. Çünkü Avrupalılar bu hassas bölgede her zaman geleneksel rollerini oynamışlardır ancak ABD’nin buraya yerleşmesiyle dışlanmış duruma gelmiştir. Üçüncü olarak da Avrupa Orta Doğu ve Basra Körfezi’nde önemli rol oynamak istemektedir. Irak Krizi’nde Avrupa önemli bir yer alamamış hatta Filistin sorununun ortadan kalkmasında bile Avrupa ABD’nin gölgesinde kalmıştır. Bu nedenle AB İran ile ilişkilerini üst düzeye çıkararak bölgede yeniden yerini almaya çalışmaktadır. Dördüncü ve son olarak da Avrupa Birliği İran ile işbirliği yapmak ve İran’ın da bu işbirliğinde güven sağlamasını istemektedir. Bir taraftan İran’ın tehlike haline geleceğini düşünerek nükleer silahlara sahiplenmesini engellemek istemekte, diğer taraftan da bölgede Türkiye’ye alternatif, güçlü bir ülke olarak İran’ın barışçıl nükleer çalışmalarını onaylamaktadır.

İran da bu müzakerelerden ve Atom Ajansı ile uzlaşmadan belirli çıkarlar gütmektedir. İran kendi varlığını sürdürme, toprak bütünlüğünü koruma ve ulusal egemenliğini sağlamlaştırma amacıyla tanımladığı ve hedeflediği nükleer çalışmaları tanımlayıp amaçlamaktadır. Bu müzakerelerde İran’ın güttüğü ilk hedef bölgede İran’ın bir tehlike haline gelmesini engellemektir. ABD her fırsatta İran nükleer çalışmalarını bölgeye ve uluslararası güven ve barışa tehlike oluşturacağı söylemini ortaya atmaktadır. İran ABD’nin iddialarını ortadan kaldırmak için AB ülkeleriyle müzakere politikasını yürüterek nükleer çalışmasının bir güvenlik meselesine haline gelmesini engellemek istemektedir. İkincisi, İran kendisine karşı uluslararası bir oluşumun önlemini almak istemektedir. ABD ve İsrail uluslararası kamuoyunu İran’a karşı seferber etme çabasındadır. İran bu eylemi önlemek için AB ile müzakere sürecine girmiştir. Üçüncü olarak da, İran Atom Ajansı ile aralarındaki meseleleri ortadan kaldırarak dosyasının Güvenlik Konseyi’ne gitmesini engellemek istemektedir. Bu yönde ABD uluslararası camianın İran’a karşı kuşkularından yaralanarak İran’ın nükleer program dosyasının Güvenlik Konseyi’ne gitmesini sağlamak istemektedir. Dördüncü amacı, İran’ın barışçıl nükleer teknolojisini elde ederek bir taraftan nükleer yakıtı sağlamış olması diğer taraftan da bu çalışmalarını hem uluslararası camiada hem de AB’de resmen tanınmasıdır. Eğer İran’ın nükleer çalışması resmen tanınırsa dosyası da Güvenlik Konseyi’ne gitmekten kurtulmuş olacaktır. Beşinci amaç da İran’ın nükleer dosyasını normal hale getirmesini sağlamak istemesidir. İran’ın AB ile müzakerelere başlamasında güttüğü en önemli amaç İran dosyasının Hakemler Konseyi’nde özel durumdan çıkmasıdır. İran Tahran Bildirisi ve Paris Anlaşması çerçevesinde, uranyum zenginleştirme sürecini durdurarak Avrupa ülkelerinin himayesiyle dosyasının özel durumdan çıkmasını istemiştir. Son olarak da İran bu müzakerelerle kendisine karşı dünyada oluşan güvensizliği ortadan kaldırarak imajını iyileştirmek istemektedir. ulusal gücün en önemli olgularından birinin uluslararası güven olduğu kanısında olan İran, bu müzakereler çerçevesinde hem güç kazanmak istemekte hem de nükleer çalışmalarının dünyaya hiçbir tehlike oluşturmayacağı iddiasını kanıtlamaya çalışmaktadır.


ABD, Rusya ve İsrail Açısından İran Nükleer Çalışmaları

İran’ın nükleer çalışmasının nasıl sonuçlanacağı konusunda ABD, AB, İsrail ve Rusya’nın tutumu belirleyicilik taşımaktadır. ABD’nin İran’ın nükleer çalışmasını kendi isteği doğrultusunda sonuçlandırmakta kararlı olduğu bilinmektedir. ABD, İran’ı “şer ekseni“nin bir üyesi olarak tanımlayarak onu “bölge ve dünya barışı için bir tehdit“ olarak göstermektedir. Böyle bir devletin nükleer silaha sahip olmasını felaket senaryosu olarak algılamaktadır. Bu sebepten dolayı ABD, İran’dan Libya’nın yaptığı gibi bütün nükleer çalışmalarını durdurmasını istemektedir. ABD, İran’ın nükleer çalışması bağlamında askeri saldırıya maruz kalabileceği olasılığını da gündemde tutarak bu sorunun çözümü için konunun ilk önce BM Güvenlik Konseyi’ne taşınmasını istemektedir. İran’ın nükleer çalışmalarına yönelik ABD’nin askeri operasyon ihtimali, dünya devletlerini harekete geçmeye ve İran’dan daha ölçülü davranmasını istemeye itmektedir. ABD’nin askeri saldırı ihtimali İran ve dünya üzerinde ciddi bir psikolojik baskı yaratmaktadır.

Dünya ve bölge devletleri, İran ve ABD arasındaki sorunun çözülüp çözülmeyeceğini çok ciddi şekilde takip etmektedir. Çünkü Orta Doğu ve bölgenin siyasi geleceği, güvenlik sistematiği ve jeopolitik kimliğinin, İran-ABD arasındaki ilişkilerin seyri doğrultusunda şekilleneceği algılaması gündemdedir. Avrasya coğrafyasında, siyasi denklemin yapısı ve işleyiş tarzının, ABD-İran arasında ortaya çıkacak ilişki modeli çerçevesinde şekilleneceğini söylemek mümkündür. ABD’nin Irak ve Afganistan’a yerleşmesi ve Büyük Orta Doğu Projesi çerçevesinde İran’ın jeopolitik konumu, ideolojik kimliği, bölgede ve küresel sistemde duruşu İran’a değişik boyutlarda stratejik önem yüklemektedir. Bu özellikler İran’ı, Irak ve Afganistan’dan daha önemli kılmaktadır.

İran, Orta Asya ve Kafkasya ile geniş toprak sınırları olan bir ülkedir. İran’ın bu bölgelerde Rusya merkezli bir dış politika takip etmesi, ABD’nin bölgedeki siyasi alanını daraltmaktadır. ABD’nin, Orta Asya ve Kafkasya’da İran sorununu çözmeden istediği ortamı oluşturması imkânsız gibi gözükmektedir. İran’ın, Hazar Havzası ve Basra Körfezi’nde zengin petrol ve doğalgaza sahip olması ona enerji hatları bağlamında ciddi önem kazandırmaktadır. İran’ın şeriatçı kimliği, siyasal İslam söylemi ve Orta Doğu’daki radikal İslami gruplar ile olan ilişkisi nedeniyle ABD’nin Orta Doğu politikasında İran’ın çok özel bir yeri olduğu da gerçektir.

İran’ın önem itibari ile ABD’nin Büyük Orta Doğu Projesi’nde anahtar konuma sahip olduğunu söylemek mümkündür. Bu nedenle ABD önce İran sorununu çözmek istemektedir. Bu açıdan bakıldığında iki devlet arasında ortaya çıkan ilişki modeli dünyayı çok yakından ilgilendirmektedir. Çünkü İran, ABD’nin dünya hegemonyası projesinde önemli bir yeri vardır. AB, Rusya ve Çin gibi dünyanın diğer büyük güçleri ise, İran’ın Irak ve Afganistan’ın kaderini yaşamasını kesinlikle istememektedir. Bu sebepten dolayı dünya sorunun barışçı ve diplomatik bir düzlemde çözülmesini istemektedir.

Yakın zamanda ABD’den İran’a geniş çaplı bir askeri müdahale beklemek doğru olmayabilir. Çünkü ABD’nin; Irak ve Afganistan’da karşılaştığı durum çerçevesinde İran’a askeri müdahalenin kendisine ne kadar büyük sorunlar yaratabileceğini anladığını söylemek mümkündür. ABD, Irak ve Afganistan sorununu çözmeden onlardan daha sorunlu ve karmaşık yeni bir savaş alanı yaratmak istemeyebilir. Ayrıca İran’ın nükleer tartışmasının sonuçlanmadığı bir safhada İran’a askeri müdahale, Irak ve Afganistan operasyonu sonucunda bölgede ve dünyada yükselen anti-Amerikanizm dalgasını çok ciddi şekilde körükleyebilir. Söz konusu durum, bölgedeki radikal grupları güçlendirir ve başta El Kaide gibi mücadele ettiği terörist gruplar için meşru bir zemin oluşturur. İran’a askeri bir müdahale, Batı dünyasındaki (ABD ve AB) ilişkileri de çatışmalı hale getirebilir. Bu açıdan bakıldığında yaşadığımız bu süreçte durum ve şartların, ABD’nin İran’a askeri müdahalede bulunması için uygun olduğunu söylemek mümkün değildir. Ancak bu durum her zaman böyle kalmayabilir. Mevcut şartların devamının, İran’ın nükleer enerji konusunda dünyayı memnun eden bir tutum sergilemesine bağlı olacağı da bir gerçektir.

Bu sorunun bir sonuca bağlanmasında etkili olabilecek diğer faktör ise AB’dir. AB’nin İran politikası ABD’den farklı olmuştur.(13) ABD’nin İran politikası “ilişki koparmak“ , “ambargo uygulamak“ ve “rejim değişikliği“ esasında şekillenmiştir. AB’nin İran politikası rejim değişikliği yerine iç ve dış politikada reform talebi temelinde şekillenmiştir. Bu nedenle kapıları kapatmak ve ilişki kurmamak yerine ilişkilerin kurulması ve geliştirilmesi yolunu seçmiştir. İran ile diyalog kurarak onu “akıllılaştırmayı“ ve küresel sisteme entegre etmeyi daha uygun bulmuştur. AB’nin İran nükleer çalışmalarına yönelik politikası da bu çerçevede şekillenmiştir. AB de aynen ABD gibi İran’ın nükleer silaha sahip olmak istediğini düşünmekte ve bu süreci engellemek istemektedir. AB, İran’ın nükleer çalışmalarını güvenilir bulmamakta ve İran’dan güvenilir, şeffaf ve uluslararası kuruluşlar tarafından denetlenebilir bir nükleer çalışmaya sahip olmasını istemektedir. İran, şayet AB ile kendisi arasında memnun edici bir güven ortamını tesis edemezse sorun BM Güvenlik Konseyi’ne taşınabilir. Bu da ABD’nin istediği ancak AB ve İran’ın istemediği bir sonuçtur.

İsrail’in İran nükleer politikası konusundaki tutumunun, ABD ve AB’nin tutumundan çok daha önemli olduğunu söylemek mümkündür. Bunun çeşitli sebepleri vardır:

İsrail için İran birinci düşman

Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2650 ) Etkinlik ( 218 )
Alanlar
Afrika 73 621
Asya 98 1041
Avrupa 22 634
Latin Amerika ve Karayipler 16 68
Kuzey Amerika 9 286
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1349 ) Etkinlik ( 51 )
Alanlar
Balkanlar 24 284
Orta Doğu 21 596
Karadeniz Kafkas 3 294
Akdeniz 3 175
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1289 ) Etkinlik ( 75 )
Alanlar
İslam Dünyası 56 779
Türk Dünyası 19 510
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2006 ) Etkinlik ( 77 )
Alanlar
Türkiye 77 2006

Değişen bankacılık parametrelerini sağlıklı yönetme, finans çalışmalarının küresel gelişmelerin gerektirdiği boyutlara taşınmasına ve Türkiye ile diğer ülkeler arasında finans temalı ağların inşasına katkı sunmak üzere kurulan Finans Bankacılık ve Kalkınma Enstitüsü’nün internet sitesi yenilendi.;

İstanbul İktisat Kongresi, Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM ile TASAM BGC tarafından “Geleceğin Ekonomisinde Türkiye ve Sosyal Ahlâk Kodu” ana temasıyla 09-10 Aralık 2021 tarihinde gerçekleştirilecek;

Dünyanın en uzun (ülke çapında yaygın olmayan) iç savaşına sahne olan kapalı kutu Myanmar dünyada olduğu gibi ülkemizde de genellikle pek fazla bilinmeyen bir ülke. ;

Türkiye’de ilk kez 2015 yılında düzenlenen ve bu yıl yedincisi gerçekleştirilen İstanbul Güvenlik Konferansı, “Post-Güvenlik Jeopolitik: Çin, Rusya, Hindistan, Japonya ve NATO” ana teması ile TASAM Millî Savunma ve Güvenlik Enstitüsü tarafından, 04-05 Kasım 2021 tarihinde DoubleTree by Hilton İstanb...;

İsrail’in Doğu Kudüs ve Batı Şeria’daki, yasa dışı yerleşim, yıkım, zorla yerinden etme, müsadere, tahliye politikalarında bir değişiklik yok. 1967’den beri devam eden bu durum, hiç kuşkusuz sistematik bir devlet politikası ve bu politikaları uygularken kendi hukuk sistemini de sonuna kadar kullanm...;

20. yüzyılın en karmaşık ve spekülasyona açık ilişkilerinden birisi de Çin-Rusya ilişkileridir. Geçmişte birçok defa sorun yaşayan iki ülke günümüzde “eşi benzeri görülmemiş” bir ortaklığı inşa etmeye çalışmakta.;

“Doğadan öğrenme ve tatbik etme” olarak tanımlanan Biyomimikri olgusunun inovasyondan dönüşüme, verimlilikten sürdürülebilirliğe, tasarımdan sanata, araştırmadan geliştirmeye, üretimden pazarlamaya, eğitimden sağlığa, ulaşımdan savunmaya ve yönetimden stratejiye yaşamın her alanına dair yüksek nitel...;

İstanbul Güvenlik Konferansı yedinci yılında “Post-Güvenlik Jeopolitik: Çin, Rusya, Hindistan, Japonya ve NATO” teması altında TASAM Millî Savunma ve Güvenlik Enstitüsü tarafından 04-05 Kasım 2021 tarihinde İstanbul’da düzenlendi.;

DTF Akil Kişiler Kurulu Toplantısı 5

DTF Akil Kişiler Kurulu’nun beşinci toplantısı 25 Mayıs 2022 tarihinde İstanbul’da 6. Dünya Türk Forumu marjında gerçekleştirilecektir.

  • 25 May 2022 - 25 May 2022
  • İstanbul - Türkiye

İngiltere’nin II. Dünya Savaşı sonrasında Hint Altkıtası’ndan çekilmek zorunda kalması sonucunda, 1947 yılında, din temelli ayrışma zemininde kurulan Hindistan ve Pakistan, İngiltere’nin bu coğrafyadaki iki asırlık idaresinin bütün mirasını paylaştığı gibi bıraktığı sorunlu alanları da üstlenmek dur...

Devlet geleneğimizde yüksek emsalleri bulunan Meritokrasi’nin tarifi; toplumda bireylerin bilgi, bilgelik, beceri, çalışkanlık, analitik düşünce gibi yetenekleri ölçüsünde rol almalarıdır. Meritokrasi din, dil, ırk, yaş, cinsiyet gibi özelliklere bakmaksızın herkese fırsat eşitliği sunar ve başarıyı...

Gündem 2063, Afrika'yı geleceğin küresel güç merkezine dönüştürecek yol haritası ve eylem planıdır. Kıtanın elli yıllık süreci kapsayan hedeflerine ulaşma niyetinin somut göstergesidir.

Geçmişte büyük imparatorluklar kuran Çin ve Hindistan, 20. asırda boyunduruktan kurtularak bağımsızlıklarına kavuşmuş ve ulus inşa sorunlarını aştıkça geçmişteki altın çağ imgelerinin cazibesine kapılmıştır.

Meritokrasi Devlet geleneğimizde yüksek emsalleri bulunan Meritokrasi’nin tarifi; toplumda bireylerin bilgi, bilgelik, beceri, çalışkanlık, analitik düşünce gibi yetenekleri ölçüsünde rol almalarıdır. Meritokrasi din, dil, ırk, yaş, cinsiyet gibi özelliklere bakmaksızın herkese fırsat eşitliği sunar...

Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) ilişkilerinin bugünü ve geleceğinin ele alındığı Avrupa Birliği Sempozyumu, Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM) ile Türk Avrupa Bilimsel ve Eğitimsel Araştırmalar Vakfı (TAVAK) işbirliğinde 02 Şubat 2018’de İstanbul Taksim Hill Otel’de gerçekleştirildi.

1982 Anayasası'nın defalarca değişikliğe uğramasına rağmen iskeletinin değiştirilememesi nedeniyle Türkiye'nin yeni bir anayasaya gereksinimi olduğu konusunda kamuoyunda genel bir konsensüs bulunmaktadır.

Bu rapor, Türk savunma sanayiinin gelişme sürecinin sürdürülebilirliginin ve ihracat potansiyelinin arttırılmasında, şekillendirilecek geleceğe uygun; insan sermayesi, yapı, süreç ve stratejilerin tasarlanmasına ışık tutmak, bu kapsamda alınabilecek tedbirleri saptamak maksadıyla hazırlanmıştır.