İnsan Hakları Ve Demokrasi Bağlamında Türkiye–Avrupa Birliği İlişkileri

Makale

1958 yılı başında Roma Antlaşması’nın yürürlüğe girmesiyle oluşturulan Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) nihai hedef olarak Avrupa’nın siyasal bütünlüğe ulaşmasını benimsemiştir. Bu hedefe varmak için öngörülen şart ise ekonomik dengeyi sağlamak olarak öngörülmüştür. 1 Kasım 1993 “Maastricht Antlaşması”’nın yürürlüğe girişi ile Avrupa Birliği adını alan toplulukta, ekonomik denge sağlanana kadar siyasi bütünleşme, dolayısıyla da insan hakları ve demokrasi konusunu ikinci planda tutulmuştur....

1958 yılı başında Roma Antlaşması’nın yürürlüğe girmesiyle oluşturulan Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) nihai hedef olarak Avrupa’nın siyasal bütünlüğe ulaşmasını benimsemiştir. Bu hedefe varmak için öngörülen şart ise ekonomik dengeyi sağlamak olarak öngörülmüştür. 1 Kasım 1993 “Maastricht Antlaşması“’nın yürürlüğe girişi ile Avrupa Birliği adını alan toplulukta, ekonomik denge sağlanana kadar siyasi bütünleşme, dolayısıyla da insan hakları ve demokrasi konusunu ikinci planda tutulmuştur.

Türkiye ortaklık başvurusunda bulunduğu 31 Temmuz 1959 tarihinden 47 yıl sonra 12 Haziran 2006’da AB ile fiili müzakerelere başlamıştır. Geçen bu süre zarfında Türkiye’nin önüne sürülen engellerden biri de İnsan hakları ve demokrasi konusudur.

Avrupa Birliği’nin oluşum ve gelişim sürecinde; insan hakları ve demokrasi boyutunun gelişimi ve Türkiye - Avrupa Birliği ilişkilerine insan hakları ve demokrasi konusunun etkileri ele alınırken, AB’nin gelişim süreci de göz önünde bulundurulmalıdır.

1960–1980 yılları arasında insan hakları ve demokrasi konusu gündeme gelmezken, 1980–1990 döneminde insan hakları ve demokrasi konularının belirmeye ve etkili olmaya başlamıştır. 1990 yıllar sonrasında günümüze kadar bakıldığında ise insan hakları ve demokrasi konusunun topluluk ve ilişkide bulunduğu ülkeler açısından son derece etkili ve belirleyici olduğu gözlemlenmektedir

I. 1960 – 1980 Dönemi

Türkiye - Avrupa Ekonomi Topluluğu (AET) ilişkileri 31 Temmuz 1959’da başlamıştır. Türkiye bu tarihte AET’ye üyelik başvurusunda bulunmuştur. Türkiye siyasal karar alıcıları 8 Haziran 1959 tarihinde AET’ye üyelik başvurusunda bulunan Yunanistan’ın Batı Avrupa devletleri arasında Türkiye aleyhine bir pozisyon elde etme ihtimalini göz önünde bulundurmuş ve böyle bir durumu engellemek veya Yunanistan’ı dengelemek amacıyla AET’ye başvuru kararı almışlardır. Yani Türkiye’nin hala sürmekte olan Avrupa Birliği macerası, AET’ye yönelik derin bir analiz, perspektif ve strateji doğrultusunda değil, “komşu düşman ülke“yi denetlemek amacıyla başlamıştır.(1) Nitekim, Yunanistan’ın başvurusu Ankara’ya ulaşır ulaşmaz bakanlar kurulu konuyu görüşmek üzere toplanmıştır. 30 Ağustos günü Başbakan Adnan Menderes verdiği bir demeçte, Yunanistan’ın AET’ye girmesi durumunda seyirci kalmayacaklarını bildirmiştir ve ertesi gün resmi başvuru yapılmıştır. Başvuru yapılmadan önce konu TBMM’ye getirilmemiş ve burada tartışılmamıştır.(2)

Fakat başvuru kararının alınmasında bir başka etken de rol oynamıştır Batı’ya yönelim, Türk dış politikasının temel, yapısal bir özelliğidir ve sürekli bir politika tercihidir.(3) Bu yapısal özellik ve tercih, Osmanlı İmparatorluğu’nda III. Selim döneminde başlamış olan Batılılaşma hareketlerinin ve amacının bir ürünü olup 1923 Cumhuriyet Devrimi ile iyice belirgin hale gelmiştir.(4) Batılılaşma ve Batı ile ilişkilerini olumlu yönde geliştirme modern Cumhuriyetin dış politikasında süreklilik gösteren yapısal bir özellik ve tercihtir. İşte bu durum Türkiye’nin AET’ye başvurmasında önemli bir rol oynamıştır.

Ankara Anlaşması olarak bilinen Türkiye’nin ortaklık başvurusu, 12 Eylül 1963 yılında imzalanmış ve 1 Aralık 1964 yılında yürürlüğe girmiştir.(5) Anlaşmaya göre Türkiye’nin AET ile bütünleşme sürecinde ilk aşama beş yıllık bir Hazırlık Dönemi, ikinci aşama on iki yıllık Geçiş Dönemi ve üçüncü aşama beş yıllık Son Dönem olarak oluşacak ve Anlaşmaya göre bu süreler gerekli görüldüğünde uzatılabilecektir.

Başvurunun yapıldığı 1959 yılı ile ortaklık başvurusu niteliğinde ki Ankara Anlaşması’nın imzalandığı 1963 yılı arasında(6) Türkiye’de 1960 yılında Askeri Darbe gerçekleşmiştir. İçeriği ve yapılış nedeni ne olursa olsun askeri darbeler sonuç itibariyle, belli bir hukuk normuna göre düzenlenen seçim ile iktidara gelen hükümetin, hukuk ve seçim dışı bir yöntemle (zor ve şiddet kullanılarak) iktidardan uzaklaştırılmasıdır. Bu nedenle anti-demokratik bir harekettir ve siyasal özgürlüğün sınırlandırılması veya yok edilmesi anlamını taşımaktadır. Fakat, Ankara Anlaşması’nın imzalanıp yürürlüğe girmesi aşamasında bu anti-demokratik ve siyasal özgürlüğü kısıtlayıcı, yok edici gelişme (1960 askeri darbesi) AET açısından her hangi bir sorun çıkarmamıştır ve yaşanılan süreçte herhangi bir engel teşkil etmemiştir. Bunun üç nedeni vardır:(7)

• AET’yi kuran 1957 Roma Antlaşması insan haklarına her hangi bir atıfta bulunmamaktadır. Yani, insan haklarının korunması ve geliştirilmesi ile demokratikleşme ve demokrasinin korunup geliştirilmesi AET’nin amacı değildir, topluluğun amacı; Batı Avrupa ülkeleri arasında ekonomi birliği oluşturmak ve bu yolla Batı Avrupa ülkelerini iktisadi yönden kalkındırmak, ABD ve SSCB karşısında güçlendirmektir. Adından da anlaşılabileceği gibi pragmatik amaçlara yönelen AET’nin gündeminde insan hakları meselesi ve demokratikleşme gibi bir kaygı yoktur.

• Darbeyi yapan askeri kadro, kısa bir süre içinde liberal bir anayasa vasıtasıyla demokratik kurumların tekrardan işlemesine izin vermiştir.

• “Soğuk Savaş“ ortamında, AET ülkeleri için SSCB’ye ve komünist harekete karşı güvenlik çok önemli bir meseledir ve Batı Avrupa ülkeleri Türkiye’ye bu mesele doğrultusunda bakmaktadır. Yani Batı Avrupa, güvenlik endişesini ön planda tutmuş ve güvenlik açısından Türkiye’nin stratejik önemine ağırlık vermiştir.

1966’da Türkiye ile Avrupa Topluluğu (AT)(8) arasında ilk Ortak Parlamento Komisyonu toplanmış ve Aralık 1968’de Brüksel’de yapılan AT Ortaklık Konseyi toplantısında Geçiş Dönemi şartlarının müzakere edilmesi kararı alınmıştır. Bu karar, konuya iktisadi açıdan yaklaşan Devlet Planlama Teşkilatı ile konuyu siyasi-ideolojik yönden irdeleyen Dışişleri Bakanlığı arasında ülkenin böyle bir girişime hazır olup olmadığı tartışmasını başlatmıştır. Ama sivil kamuoyunun bu tartışma içine girdiği pek söylenemez.(9)

1969 yılında AT ile Geçiş Dönemi koşulları görüşülmeye başlanmış ve bu ikinci dönemin koşullarını belirleyen 64 maddelik Katma Protokol 22 Temmuz 1970’te imzalanmıştır. Protokol, 1 Ocak 1973 tarihinde yürürlüğü girmiş ve böylece Türkiye için Geçiş Dönemi başlamıştır.(10) Katma Protokol, Türkiye’yi gümrük birliğine hazırlamayı amaçlamakta ve bu bağlamda Türkiye’nin geçiş dönemi yol haritasını çizmektedir. Protokol’e göre, AT Türk sanayi mallarına uyguladığı yüksek oranlı tarifeleri indirecek, kota sınırlamalarını azaltacak, bazı tarımsal ürünlere de kendi pazarına girme kolaylığı sağlayacak; buna karşılık Türkiye de AT kökenli bazı sanayi ürünlerinin gümrüklerini 12–22 yıllık bir süre içinde kademeli olarak indirecektir. Tarım ürünleri ise bu sürecin dışında kalacaktır. 1970’li yıllarda AT ile Mali Protokol imzalanmış ve bu çerçevede AT’den mali yardımlar alınmıştır. Ancak 1974–1975 Ekonomi Krizi’nin AT ülkelerini olumsuz etkilemesi nedeniyle, bu ülkeler Türkiye’ye yönelik bazı taahhütlerini gerçekleştirmemişlerdir. Türkiye de buna tepki olarak kendi üstüne düşen bazı sorumlulukları yerine getirmemiş, örneğin, 1976 yılından itibaren AT ülkelerine uyguladığı gümrük indirimlerini durdurmuştur.

1974 Kıbrıs Harekâtı sonrasında ABD’nin Türkiye’ye ambargo uygulaması, AT ülkelerinin Türkiye’yi eleştirmesi ve Kıbrıs meselesinde Türk tezlerinden çok Yunan tezlerini haklı bulmaları ve AT – Yunanistan ilişkilerinin hızla gelişmesi/iyileşmesi(11) neticelerinde hem Türk kamuoyu hem de Türk devleti “Batı’ya dönük“ politikayı sorgulamaya başlamıştır. Bu sorgulama ABD’ye ve AT’ye yönelik bir antipati oluşturmuştur. Böyle bir ortamda Ecevit Hükümeti Ekim 1978’de AT ile ilişkileri dondurma kararı almış, bir yıl sonra kurulan Demirel hükümeti ise ilişkileri normalleştirme adına adım atmaya başlamıştır. İki taraf arasında 5 Şubat 1980 tarihinde bir toplantı yapılır ve bu toplantıda Türk tarafı dondurulmuş olan ortaklık sürecinin tekrar başlatılmasını ister. 30 Haziran 1980’de gerçekleştirilen Ortaklık Konseyi toplantısında AT, IV. Mali Protokol adı altında bir yardım paketini kabul eder. Demirel hükümeti’nin Topluluğa tam üyelik için başvuru yapmaya hazırlandığı sırada 12 Eylül 1980 darbesi gerçekleşir ve iki taraf arasında ki ilişkiler yeniden donar.(12) Böylece, Türkiye-AT ilişkilerinde yeni bir dönem başladı.

II. Dönem 1980-1990

Görüldüğü gibi 1960–1980 döneminde Türkiye - AET/AT ilişkilerinde insan hakları konusu ve demokrasi sorunsalı mevcut değildir. İnsan hakları boyutu ve demokrasi sorunsalı 1980’li yıllarda ortaya çıkmıştır. Bu durum, hem AT içinde meydana gelen derinleşme yönündeki gelişim hem de 12 Eylül Darbesi sonucunda oluşur.

1981’de Yunanistan’ı ve 1986’da İspanya ile Portekiz’i içine alarak genişleme yönünde gelişme kaydeden AT, aynı zamanda 1980’li yıllarda derinleşme yönünde de gelişme kaydetmiştir. Bu derinleşme, siyasallaşma yönünde kendisini göstermektedir. AT bu on yıllık süreçte siyasal bir topluluk olma yolundaki iradesini ortaya koymaya başlamıştır. Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nu kuran 18 Nisan 1951 tarihli Paris Antlaşması’ndan itibaren iktisadi topluluk olma yolunda ilerleyen AT, 1980 sonrasında siyasal topluluk olma yolunda da adımlar atmaya başlamıştır.

1981 yılında Almanya ile İtalya’nın inisiyatifi doğrultusunda, Topluluğu ileride siyasal birliğe götürecek bir Avrupa Senedi gündeme gelmiş ve iktisadi yönden bütünleşen (entegre olan) AT’yi, siyasal bütünleşmeye (entegrasyona) taşıma amacı güdülmüştür. 1983 yılında, dış politika, kültür, hukuk ve güvenlik alanlarında daha sıkı bir işbirliği öngören Shtuttgart Deklarasyonu kabul edilir. Bir yıl sonra ise, “Spinelli İnisiyatifi“ olarak adlandırılan siyasal bütünleşmeye yönelik bir anlaşma taslağı Avrupa Parlamentosu’nca onaylanır.(13) 1980 sonrasında gerçekleştirilen siyasal bütünleşmeye yönelik girişimler Avrupa Tek Senedi ile somutlaşmıştır. 17 Şubat 1986’da imzalanan ve 1 Temmuz 1987’de yürürlüğe giren Tek Senet, iktisadi, mali ve siyasi bakımdan tekleşmeyi karara bağlamaktadır.(14) Topluluk üyeleri ilk defa resmi olarak Tek Senet’te demokrasiyi koruma kararlılıklarını ifade etmektedirler. Üye devletlerin anayasalarında ve kanunlarında, Avrupa İnsan Hak ve Özgürlükleri Sözleşmesinde ve Avrupa Sosyal Şartında tanınan temel haklara saygı gösterileceği ve özellikle özgürlük, eşitlik ve sosyal adalet değerlerinin destekleneceği belirtilmektedir.(15)

1980 sonrasında AT’nin siyasal bütünleşme yönünde ilerleme kaydetmesi, her siyasallaşma ve bütünleşmenin belirli değerler üzerinden gerçekleşeceği esasına dayanılarak, insan hakları ve demokratikleşme konularını AT’nin gündemine taşınmıştır. AT, 1980 sonrasında kendi siyasallaşma sürecini “insan hakları ve demokrasi“ üzerine kurmaya başlamış bu nedenle de aday ülkeleri değerlendirirken ve bu ülkeler ile ilişkiler geliştirirken insan hakları ve demokrasi konularına da dikkat etmeye başlamıştır. Bu durum, AT-Türkiye ilişkilerine de yansımaktadır. AT, insan hakları ve demokrasi zemini üzerinde kendisini siyasallaştırdıkça ve siyasal bütünleşme yönünde adımlar attıkça, Türkiye’deki demokrasi ve insan hakları sorunlarına ilgi duymaya ve Türkiye’yi bu yönde eleştirmelerde bulunmaya başlar.(16) Bu dönemde 12 Eylül Darbesi gerçekleşir ve bu darbe, AT-Türkiye ilişkilerinde insan hakları ve demokrasi boyutunun belirmeye başlaması ve AT’nin Türkiye’yi bu iki konuda eleştirmeye başlamasında önemli bir rol oynar.

Darbe ile iktidarı ele geçiren askeri yönetim, Avrupa Konseyi’ne, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS)’nin 15. Maddesi(17) çerçevesinde bazı önlemler alacağını belirtmiştir. Buna karşılık, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi, bir ülkede asker ya da sivil bir grubun demokratik yöntemlerle seçilmiş bir iktidarı devirerek yönetimi ele geçirmenin herhangi bir gerekçe ile izah edilebilir bir durum olmayıp Avrupa Konseyi üyesi olma statüsü ile bağdaştırılamayacağını açıklamıştır.

Darbenin gerçekleştiği gün AT Komisyonu bir bildirgeyle Türkiye’deki gelişmeleri “büyük bir kaygıyla izlediklerini“ belirtirken, insan haklarına saygı gösterilmesini ve en kısa zamanda demokratik kurum ve kuralların tekrar tesis edilmesini talep etmektedir.(18) Bir yıl sonra ise AT Parlamentosu, askeri hükümetten, demokrasiye geçiş takvimi hazırlamasını talep eder ve ilişkilerin normalleşmesi için insan haklarına saygılı olunması ve demokrasiye geçilmesi gerektiğini vurgular. 1981 yılı boyunca AT, demokrasiye geçilmesi ve insan haklarının gözetilmesi konusunda ısrarcı davranmıştır.

Askeri rejim tarafından siyasi şahsiyetlere yönelik açılan davalar ve davaların işleyiş biçimleri de AT’nin sert eleştirilerine neden olmuştur. Bülent Ecevit’in mahkeme kararıyla mahkûm edilmesinin ardından, bir yaptırım ve uyarı olarak Avrupa Komisyonu 4. Mali Protokolü durdurmuş, ayrıca, insan hakları ihlalleri ve siyasi davaları kınamıştır. Ekim 1981’de siyasi partilerin kapatılması sert biçimde eleştirilmiştir.(19) AT, Mart 1982’de Türkiye ile olan ilişkiler süresiz olarak dondurur. (20) Temmuz 1982’de 5 Batı’lı ülke (AT üyesi olan Hollanda ve Fransa ile AT üyesi olmayan İsveç, Danimarka ve Norveç) Türkiye’yi insan hakları ihlalleri nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Komisyonu (AİHK)’na şikâyet ederler.(21) Askeri darbeyi takip eden anti-demokratik uygulamaları ve insan hakları ihlallerini sert biçimde eleştiren ve kınayan çok sayıda rapor hazırlanır.(22)

Her ne kadar anti-demokratik bir seçim yasası ile baskıcı bir ortamda düzenlenmiş olsa da, Kasım 1982 anayasa halk oylaması ve ardından gelen Kasım 1983 seçimleri Türkiye ile AT arasındaki gerginliği yumuşatmıştır.(23) Kasım 1983 seçimleri sonrasında sivil hükümetin (Turgut Özal başkanlığındaki Anavatan Partisi Hükümeti) kurulması ile birlikte AT, askeri yönetimin anti-demokratik ve insan haklarını ihlal eden uygulama ve politikaları nedeniyle askıya almış olduğu ilişkileri tekrardan başlatır. Fakat 1983 sonrasında dahi AT-Türkiye ilişkileri son derece yavaş ilerlemekte ve iyileşmektedir.

Bu dönemin önemli bir özelliği; AT’nin Türkiye’ye baskı uygulamanın, Türkiye’nin insan hakları ve demokratikleşme performansını olumlu etkileyen bir yöntem olduğunu keşfetmesidir (veya böyle bir algılama içine girdi).(24) Böylece, bu keşif doğrultusunda hareket eden AT (ve daha sonradan AB), Türkiye’ye karşı sürekli bu “baskı yöntemi“ni kullanacaktır.

Bu baskı karşısında Türkiye, insan hakları ve demokrasi adına olumlu adımlar atmıştır. Türkiye’de yaşayan Rumların mal varlıklarının donduran 1964 tarihli karar iptal edilmiş Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’nin zorunlu yargı yetkisini kabul edilmiş; AİHK’ye bireysel başvuru hakkı tanınmış; insan hakları ihlallerini inceleyecek ve izleyecek olan bir Meclis Komisyonu kurulmuş; işkenceyi yasaklayan Avrupa ve Birleşmiş Milletler (BM) Sözleşmeleri onaylanmış; mahkemelerce kararı alınmış ve TBMM’de onay bekleyen yaklaşık 200 idam kararı onaylanmamış; yayınlarda Kürtçe dilinin kullanılmasına izin verimiş; Türk Ceza Kanunu (TCK)’nun 141., 142. ve 163. maddeleri kaldırılarak; ölüm cezaları 20 yıla ve müebbet hapis cezaları 15 yıla indirilmiş; çok sayıda siyasi mahkum serbest bırakılmıştır.(25)

Tüm bu gelişmelerin yaşandığı bir ortamda ANAP Hükümeti 14 Nisan 1987’de AT’ye tam üyelik için resmen başvurmuştur. ABD tarafından desteklenmiş olan bu başvuru, AT üyelerince sıcak karşılanmaz. Başvuru, AT’nin iç işleyiş mekanizması gereği önce AT Konseyi tarafından incelenmiş, konsey, kendi kararını aldıktan sonra konuyu AT Komisyonu’na göndermiştir. Komisyon kapsamlı bir rapor hazırlayarak 18 Aralık 1989’da açıklar. Bu raporda Türkiye’nin üye olabilecek ülkeler kategorisi içerisinde yer aldığı, fakat bunun gerçekleşebilmesi için siyasi ve iktisadi koşulların yerine getirilmesi gerektiği belirtilmektedir. Raporda ekonomik engeller olarak, bazı yapısal problemler, makro ekonomik dengesizlikler, iç piyasanın yüksek derecede korunuyor olması ve sosyal güvenlik sistemindeki bazı eksiklikler gösterilmiştir. Siyasi engeller olarak ise, insan hakları ihlalleri (dayak, işkence, kötü muamele, vs...) ve azınlıklara (özellikle Kürtlere) demokratik hakların verilmeyişi gösterilir. Ayrıca raporda, Türkiye ile AT üyesi olan Yunanistan arasındaki anlaşmazlıklar (özellikle Kıbrıs sorunu) üyeliğe bir engel olarak gösterilmiştir. Tüm bu engellerden dolayı tam üyelik görüşmelerinin başlatılmayacağını açıklayan rapor, Türkiye’nin AT ile ilişkilerini geliştirmek amacıyla 1995 yılı sonuna kadar taraflar arasında gümrük birliği oluşturulması ve mali, sanayi, bilimsel, teknolojik, siyasi, kültürel alanlarda işbirliği geliştirilmesi yönünde bazı öneriler sunmaktadır. Bu şekilde özetleyebileceğimiz Komisyon raporu, AT Bakanlar Konseyi’nde 5 Şubat 1990’da görüşülmüş ve Bakanlar Konseyi tarafından olduğu gibi kabul edilmiştir.(26) 1987 yılında Özal hükümeti tarafından AT’ye yapılan tam üyelik başvurusu kabul edilmemesine rağmen, bu tarihten itibaren Türkiye – AT ilişkileri hızlı bir normalleşme ve gelişme seyri yakalamıştır .(27)

III. 1990 Sonrası Dönem

9–10 Aralık 1991 tarihinde Hollanda’nın Maastricht kentinde yapılan AT Konseyi toplantısında Topluluğu yeniden ve derinden biçimlendirecek olan “Avrupa Birliği Antlaşması“ hazırlanarak 7 Şubat 1992’de imzalanmıştır. “Maastricht Antlaşması“ olarak bilinen ve 1 Kasım 1993 tarihinde yürürlüğe giren bu antlaşma ile AT, “Avrupa Birliği (AB)“ne dönüştürülmüştür. 3 Mart 1994 Brüksel Zirvesi’nde genişleme kararı alınmış, 25 Haziran Korfu Zirvesi’nde Finlandiya, Norveç, İsveç ve Avusturya ile “Katılım Anlaşması“ imzalanmıştır. 1 Ocak 1995’de İsveç, Finlandiya ve Avusturya AB’ye katılarak üye sayısın 15’e çıkmıştır. Norveç ise katılım için yapılan referandumdan olumsuz sonuç çıkınca Birliğe katılmamıştır. 1957 Roma Antlaşması, 1986 Tek Senet ve 1992 Maastricht Antlaşması’ndan sonra Birliğin dördüncü anayasası niteliği taşıyan Amsterdam Antlaşması 2 Ekim 1997’de imzalanarak 1 Mayıs 1999’da yürürlüğe girmiştir. Aralık 2000’de toplanan Nice Zirvesi’nde Avrupa Birliği Haklar Temel Şartı kabul edilmiş ve 26 Şubat 2001’de imzalanan Nice Antlaşması da 1 Şubat 2003 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Bugün AB organları (Parlamento, Komisyon, Konsey, Bakanlar Konseyi, AB Konsey Genel Sekreterliği, Adalet Divanı ve Sayıştay) Nice Antlaşması’na göre işlemektedir. 1 Mayıs 2004 tarihinde Kıbrıs Cumhuriyeti, Letonya, Litvanya, Estonya, Macaristan, Polonya, Slovenya, Malta, Çek Cumhuriyeti, Slovakya ülkeleri AB’ye katılarak birliğin üye sayısını 25’e çıkmıştır.

Maastricht Antlaşması, AB’yi üç temele oturtmuştur: (1) Birlik vatandaşlığı, ortak politikalar ile Ekonomik ve Parasal Birlik konularını kapsayan Topluluk boyutu; (2) Ortak Dış ve Güvenlik Politikası; (3) Adalet ve iç işlerinde işbirliği boyutu. AB, bu üç boyutta hızlı bir derinleşme yaşamıştır. 21–22 Haziran 1993 tarihinde Avrupa Konseyi Kopenhag Zirvesi toplanarak ve “Kopenhag Kriterleri“ olarak bilinen AB’nin iktisadi ve siyasi kriterleri yayınlanmıştır. 26 Temmuz 1995 tarihinde ortak polis teşkilatını kuran Europol Sözleşmesi üye devletlerce imzalanır ve 1 Ekim 1998’de yürürlüğe girer. 1997 Amsterdam Antlaşması ile “Ortak Dış ve Güvenlik Politikası“ oluşturulur. 1 Haziran 1998’de Avrupa Merkez Bankası Frankfurt’ta kurulmuştur ve 1 Ocak 1999’da tek para (EURO) yürürlüğe girmiştir. 1 Ocak 2002’de EURO 12 üye ülkede tek resmi para olarak kullanıma geçti ve 28 Şubatta ulusal paralar tedavülden kalkmıştır. 14 Mart 2003’te ise AB – NATO Güvenlik Paktı imzalanmıştır. 6.500 kişilik AB Askeri Gücü (European Union Force - EUFOR), 2 Aralık 2004 tarihinde Bosna-Hersek’te görev yapan NATO Gücünün askeri-güvenlik misyonunu devralmıştır.(28)

AB 1992 yılında Tek Pazar oluşumunu yani iktisadi bütünleşme sürecini tamamlamıştır. Dolayısıyla 1990 sonrası dönem AB için artık siyasal bütünleşmeyi gerçekleştirme dönemidir ve AB halen bu doğrultuda hareket etmektedir. 14–15 Aralık 2001 tarihinde Laeken’de toplanan AB Konseyi, “Avrupa Birliği’nin Geleceği Üzerine Laeken Deklarasyonu“nu yayınlamıştır. Schuman Deklarasyonu’ndan sonra Avrupa’nın ikinci doğum belgesi olarak nitelendirilen Laeken Deklarasyonu, Avrupa Anayasası taslağının hazırlık çalışmalarını başlatmıştır. Bu amaçla Şubat 2002’de çalışmalarına başlayan Avrupa’nın Geleceği Hakkında Konvansiyon, Temmuz 2003’te bir Avrupa Anayasası taslağı hazırlamış ve taslak (Avrupa Anayasal Antlaşması), 29 Ekim 2004 tarihinde AB üye ve aday

ülkelerin devlet veya hükümet başkanları tarafından Roma’da imzalanarak kesinleştirilerek üye devletlerin onayına sunulmuştur.(29) Üye devletlerin bazıları taslağı referanduma sunmuştur. Fransa’da yapılan referandumda taslak kabul edilmeyince AB Anayasası projesi daha ileride ki bir tarihe ertelenmiştir.(30) 28 Mayıs 2006 tarihinde AB dışişleri bakanlarının Viyana’da yaptıkları son toplantıda, “Anayasa Krizi“nin 2009’a kadar çözülmesi gerektiği vurgulanmıştır.(31)

AB bütünleşme süreci, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu Antlaşması’nın 18 Nisan 1951 tarihinde imzalanıp 23 Temmuz 1952 tarihinde yürürlüğe girmesi ile bir iktisadi bütünleşme hareketi olarak başlamıştır. İktisadi bütünleşme 1992 yılında tamamlanmıştır. 1990 sonrası dönemde AB süreci, siyasal bütünleşme süreci olarak yoluna devam etmiştir ve etmektedir. Gerçekleştirilen iktisadi bütünleşme sayesinde Birliğin iktisadi mekanı bir ulus-devlet mekanına benzemiştir. Artık mesele ve amaç, Birliğin politik mekanını da bir ulus-devlet mekanına benzetmektir.(32) Bu nedenledir ki, 1990 sonrasında gündemin merkezinde iktisadi bütünleşme değil, siyasi bütünleşme vardır. Gündem merkezi, iktisadi alandan siyasi alana kaymıştır. Bu siyasi alanın merkezinde ise “insan hakları ve demokrasi“ konusu vardır. Çünkü AB’nin siyasi bütünleşme süreci “insan hakları ve demokrasi“ zemini üzerinde yükselmekte ve bu değerlere dayanmaktadır. Bu nedenle ki, 1990 sonrasında AB gündeminde insan hakları ve demokrasi konusu ağırlığını ve önemini gittikçe arttırmıştır.

Maastricht Antlaşması’nın F.2 düzenlemesinin içerdiği; “Avrupa Birliği, 4 Kasım 1950 tarihinde imzalanan İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Avrupa Sözleşmesi tarafından güvencelenen ve topluluk hukukunun genel prensipleri olarak üye ülkeler ortak anayasal geleneklerinden kaynaklanan temel haklara saygı gösterir.“ (33) ifadesi, ayrıca Ortak Dış ve Güvenlik Politikası ile ilgili V. Başlık, Md. J. 1 fıkra 2’de geçen “... Demokrasi ve hukuk devleti ve insan haklarına ve temel özgürlüklerine saygının geliştirilip pekiştirilmesi ...“; ifadeleri ile Adalet ve İçişlerinde İşbirliği ile ilgili VI. Başlık, Md. K. 2’de geçen “... 4 Kasım 1950 tarihli İnsan Haklarını ve Temel Özgürlükleri koruma Avrupa Sözleşmesi ile saygı içinde ...“(34) gibi insan hakları ve demokrasi yönünde düzenlemeler getiren bir takım önemli ifadeler AB gündeminde insan hakları ve demokrasi konusunun ağırlığını koyduğunun göstergesidir.

Amsterdam Antlaşması’nın 6 (1) düzenlemesinde ise AB’nin tanımı “Avrupa Birliği, üye ülkelerde ortak prensipler; hürriyet, demokrasi, insan hakları ve temel hürriyetlere saygı ve böylelikle hukuk devleti üzerine kuruludur.“(35) şeklinde yapılarak, insan hakları ile temel hak ve özgürlüklere ilişkin hükümlere aykırı davranan üye devletin AB Konseyi’ndeki oy hakkı, diğer üyelerin oybirliği ile askıya alınabileceği kabul edilmiştir.(36)

Maastricht Antlaşması, Amsterdam Antlaşması ile desteklenmiş ve birliğin politik hedefleri bu anlaşma doğrultusunda oturtulmuştur. Amsterdam Antlaşması ile “hürriyet, demokrasi, temel haklar ve hukuk devleti prensiplerini Birlik kamu iktidarının tüm faaliyetlerine yön veren en üstün kurucu, yönetici prensipler olarak“ kabul edilmiştir. “Maastricht (Antlaşması)’in mirasını daha da zenginleştiren Antlaşma (Amsterdam Antlaşması), Birlik’in ekonomik kamu düzenine bitişik politik bir kamu düzeni“ oluşturmuştur.(37)

“Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı“(38) Aralık 2000 Nice Zirvesinde kabul edilirken “insan hakları ve demokrasi“ konusunun önemini ve ağırlığını Birlik içinde arttırmıştır.(39) 2004 Avrupa Anayasa Taslağı (Avrupa Anayasal Antlaşması)’nın I-2 maddesi, AB’nin iktisadi bütünleşme sonucunda oluşmuş iktisadi kamu düzenini takiben “politik kamu düzeni“ oluşturmuştur. Bu politik kamu düzeni, “insan hakları ve demokrasi“ değerleri üzerine kurulmuştur. 2004 Avrupa Anayasa Taslağı’na göre “Birlik, insan onuruna saygı, özgürlük, demokrasi, eşitlik, hukuk devleti ve azınlıklara mensup kişilerin hakları dahil, insan haklarına saygı değerleri üzerine kuruludur. Bu değerler çoğulculuk, ayrımcılık yasağı, hoşgörü, adalet, dayanışma ve kadın erkek eşitliği ile nitelenen bir toplumda, üye devletlerin hepsi için ortaktır.“ (40)

Taslağın I–9. maddesi ise, “insan hakları ve temel özgürlüklerin korunması“ işlevini, AB Hukukunun bir parçası olarak kabul etmiştir: “İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması Avrupa Sözleşmesi tarafından güvencelenen temel haklar ile üye ülkeler ortak anayasal geleneklerinden kaynaklanan temel özgürlükler, genel prensipler nitelemesiyle Birlik Hukuku’nun bir parçasını oluşturur.“(41)

Maastricht Antlaşması, Amsterdam Antlaşması, Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı ve Avrupa Anayasa Taslağı incelendiğinde “insan hakları ve demokrasi“ konusunu sürekli artan bir biçimde AB gündeminin ve bütünleşme sürecinin merkezine yerleştirildiği ve Birliğin hukuksal yapısında temel insan haklarının bir blok olarak ortaya çıkarıldığı görülmektedir. Bu durum AB’nin diğer ülkeler ile (özellikle aday ülkeler ile) olan ilişkilerini de etkilemiştir.

Aday ülkeler ile olan ilişkilerinde 1990 dönemine kadar iktisadi kriterlere önem veren AB, 1990 sonrası dönemde siyasi kriterleri ön plan çıkarmaya başlamıştır. Aday ülkelerin iktisadi kriterleri yerine getirmesi yetmemekte ve özünü “insan hakları ve demokrasi değerleri“nin oluşturduğu siyasi kriterlerin daha da ön plana çıkarılmasına neden olmaktadır. Dolayısıyla, 1990 sonrası yıllarda Türkiye – AB ilişkilerinde de insan hakları ve demokrasi konusu gittikçe artan biçimde önem kazanmıştır ve kazanmayada devam etmektedir.

1993 yılında Kopenhag Kriterleri’ni (42) kabul eden AB, üye olmak isteyen ülkelerin bu standartları sağlaması gerektiğini ilan etti. Bu kriterler; Siyasi, İktisadi Kriterler ve Topluluk Mevzuatının Benimsenmesi şeklinde üç grupta sıralanmıştır. Siyasi Kriterler’in altında ise İstikrarlı ve kurumlaşmış bir demokrasinin varlığı, hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü, insan haklarına saygı, azınlıkların korunması olmak üzere dört ana kriter saptanmıştır. AB, üye olmak isteyen ülkelerin bu kriterleri sadece yazılı olarak kabul etmesinin yeterli olmayacağını, pratik hayata da uygulamalarının gerektiğini vurgulamıştır.

Kopenhag Kriterlerinde, insan hakları ve demokrasi konusunu içeren siyasi kriterler, AB ve tam ü

Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2633 ) Etkinlik ( 211 )
Alanlar
Afrika 73 621
Asya 95 1029
Avrupa 22 633
Latin Amerika ve Karayipler 13 65
Kuzey Amerika 8 285
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1345 ) Etkinlik ( 51 )
Alanlar
Balkanlar 24 281
Orta Doğu 21 595
Karadeniz Kafkas 3 294
Akdeniz 3 175
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1288 ) Etkinlik ( 74 )
Alanlar
İslam Dünyası 56 778
Türk Dünyası 18 510
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1994 ) Etkinlik ( 77 )
Alanlar
Türkiye 77 1994

Güvenlik üzerinden yeni ittifakların gelişmesi ise başat ülkelerin aldıkları risklerden ve inisiyatiflerden okunabilmektedir. Mülkiyet ve güç kavramlarının niteliği ile iş modeli tarihsel olarak değişmektedir. “Başarıda Başarısızlık” sendromu yaşayan AB’nin geleceğini; Brexit sonrası Batı’da yeniden...;

Klasik diplomasiye ekonomik, sosyal, kültürel ve insani alanlarda açılım imkanı sunan kalkınma işbirliğindeki aktörlerin etkili koordinasyonu için proje, program ve proaktif inovasyon desteği sağlamak üzere kurulan TASAM Kalkınma ve İşbirliği Enstitüsü’nün resmî internet sitesi yenilendi.;

Emekli Albay Dr. Cengiz Topel Mermer’in “Yeni Soğuk Savaşın Sıcak Cephesi Himalayalar’da Çin-Hint Çatışması” isimli yeni kitabı TASAM Yayınları tarafından kitap ve e-kitap olarak yayımlandı.;

Ukrayna ise 45 milyona yaklaşan nüfusu, Avrupa Birliği ile Rusya Federasyonu arasındaki önemli coğrafi konumu ve kayda değer ekonomik potansiyeli ile dünyanın dikkatini üzerine çekmektedir. Birleşmiş Milletler (UN), BM, Avrupa Konseyi, AGİT, BDT, DTÖ, GUAM, KEİ, AvET, KEİ gibi pek çok bölgesel ve ul...;

Meriç ile Karasu arasında bulunan ve Meriç, Rodop ve İskeçe illerinden oluşan bölgede, 1923 yılında imzalanan Lozan Barış Antlaşması ile bugün yaklaşık 150 bin Müslüman Türk yaşamaktadır. ;

Türkiye’nin 7 ana bölgesi ve 81 ilimizin her birinin akademik, sosyal, kültürel ve ekonomik kalkınması ile Ülkemizin yapısal dönüşümüne stratejik, bilimsel, derinlikli katkılar sağlamak üzere kurumsal altyapısı oluşturulan TASAM Türkiye Mükemmeliyet Merkezleri’nin resmî internet sitesi açıldı.;

Avrupa, Karadeniz, Kafkaslar, Asya, Orta Doğu ve Afrika ülkeleri ile arasındaki tarihî, siyasi ve kültürel bağları, Birleşmiş Milletler başta olmak üzere uluslararası alanda yükselen aktivitesi, NATO, AGIT ve CICA gibi örgütlerin önemli üyelerinden olması ve son dönemde geliştirdiği aktif dış politi...;

Son günlerde Türk Dış Politikasının en sıcak konularından birisi Amerikan ve NATO güçlerinin ayrılmasından sonra Kabil Havaalanının güvenliği konusunda ortaya konulan tekliftir. ;

İngiltere’nin II. Dünya Savaşı sonrasında Hint Altkıtası’ndan çekilmek zorunda kalması sonucunda, 1947 yılında, din temelli ayrışma zemininde kurulan Hindistan ve Pakistan, İngiltere’nin bu coğrafyadaki iki asırlık idaresinin bütün mirasını paylaştığı gibi bıraktığı sorunlu alanları da üstlenmek dur...

Devlet geleneğimizde yüksek emsalleri bulunan Meritokrasi’nin tarifi; toplumda bireylerin bilgi, bilgelik, beceri, çalışkanlık, analitik düşünce gibi yetenekleri ölçüsünde rol almalarıdır. Meritokrasi din, dil, ırk, yaş, cinsiyet gibi özelliklere bakmaksızın herkese fırsat eşitliği sunar ve başarıyı...

Gündem 2063, Afrika'yı geleceğin küresel güç merkezine dönüştürecek yol haritası ve eylem planıdır. Kıtanın elli yıllık süreci kapsayan hedeflerine ulaşma niyetinin somut göstergesidir.

Geçmişte büyük imparatorluklar kuran Çin ve Hindistan, 20. asırda boyunduruktan kurtularak bağımsızlıklarına kavuşmuş ve ulus inşa sorunlarını aştıkça geçmişteki altın çağ imgelerinin cazibesine kapılmıştır.

Meritokrasi Devlet geleneğimizde yüksek emsalleri bulunan Meritokrasi’nin tarifi; toplumda bireylerin bilgi, bilgelik, beceri, çalışkanlık, analitik düşünce gibi yetenekleri ölçüsünde rol almalarıdır. Meritokrasi din, dil, ırk, yaş, cinsiyet gibi özelliklere bakmaksızın herkese fırsat eşitliği sunar...

Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) ilişkilerinin bugünü ve geleceğinin ele alındığı Avrupa Birliği Sempozyumu, Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM) ile Türk Avrupa Bilimsel ve Eğitimsel Araştırmalar Vakfı (TAVAK) işbirliğinde 02 Şubat 2018’de İstanbul Taksim Hill Otel’de gerçekleştirildi.

1982 Anayasası'nın defalarca değişikliğe uğramasına rağmen iskeletinin değiştirilememesi nedeniyle Türkiye'nin yeni bir anayasaya gereksinimi olduğu konusunda kamuoyunda genel bir konsensüs bulunmaktadır.

Bu rapor, Türk savunma sanayiinin gelişme sürecinin sürdürülebilirliginin ve ihracat potansiyelinin arttırılmasında, şekillendirilecek geleceğe uygun; insan sermayesi, yapı, süreç ve stratejilerin tasarlanmasına ışık tutmak, bu kapsamda alınabilecek tedbirleri saptamak maksadıyla hazırlanmıştır.