Ululslararası Politikada Artan Rus Atakları

Haber

II Dünya Savaşının bitmesiyle Sovyetler Birliği dünya devletleri arasında yerini sağlamlaştırmayı bilmişti. Stalin’in acımasız savunma ve saldırı yöntemleri sayesinde en fazla insani kaybını Sovyetler Avrupa’daki savaşın en ağır yükünü çekmişti. Sadece savaşı kazanmamış neredeyse Avrupa’nın yarısında kendi yörüngesinde hareket eden devletlerde yönetimi de ele geçirmişti. ...

II Dünya Savaşının bitmesiyle Sovyetler Birliği dünya devletleri arasında yerini sağlamlaştırmayı bilmişti. Stalin’in acımasız savunma ve saldırı yöntemleri sayesinde en fazla insani kaybını Sovyetler Avrupa’daki savaşın en ağır yükünü çekmişti. Sadece savaşı kazanmamış neredeyse Avrupa’nın yarısında kendi yörüngesinde hareket eden devletlerde yönetimi de ele geçirmişti. Bütün bunları büyük ölçüde askeri gücü sayesinde kazanmasını bilmişti. İşte savaş sonrasında Sovyet dış politikasının temel dayanağı birazda iki kutuplu sistemin yapısı gereği askeri yeterliliği üzerine kurulmuştu. BM Güvenlik Konseyi’nde veto hakkının olması ve daha sonra da “nükleer kulübe” girmesi bu askeri kapasitesinin ürünüydü.

Askeri kapasitesi ile yerini sağlamlaştıran başka bir ifadeyle güveliğini büyük ölçüde garantiye alan Sovyetler dış politikasını farklı aktörlerce oluşturulduğu görülmektedir. Bunlar Komünist Parti ve onun direksiyonda olduğu Kremlin, Dış İşleri Bakanlığı, tüm askeri kanadın bir çatı altında birleştiği Savunma Bakanlığı, iç ve dış istihbarattan sorumlu KGB ve son olarak ta enerji çevresinin toplandığı Enerji Bakanlığıdır. Tüm bunlar SSCB dış politika oluşumunun aktörleri olarak karşımıza çıkmaktadırlar.

Sovyetlerin öngörülmeyen bir zamanda dağılması ile başta en büyük rakibi ABD olmakla birlikte tüm dünyada nasıl hareket edileceği konusunda kararsızlık yaratmıştır. SSCB’nin devamcısı olduğunu bildiren Rusya Federasyonu’ndan tıpkı halefi gibi çekinilmiştir. Soğuk Savaş döneminde tam bir kapalı kutu olan bu ülkenin nelere sahip olduğu bilinmemekteydi. Bu dönemde Batı dünyası Birlikten kopan diğer cumhuriyetleri tanıması dışında sıkı bir ilişkiye girmemiştir. Bu Sovyetlerin yukarıda sözünü ettiğimiz askeri gücünden kaynaklanmaktaydı. Her ne kadar Afganistan’da tam bir bozgun yaşanmıştıysa da Rusya Federasyonu Sovyetlerin nükleer silahlarının büyük bölümüne sahipti. Buna birde Rusya’nın “Yakın Çevre” doktrinini eklersek dış dünyanın bu bölgeye yaklaşımını izah etmiş oluruz.

Rusya da tıpkı halefi gibi askeri yeterliliği üzerine dış politikasını kurmak istemiş, ancak bu noktada bazı sıkıntılar yaşamıştır. Ekonomik yetersizliği ve Batı’dan borç almaya başlaması her alanda olduğu gibi dış politikada da savunmaya çekilmek ve eldekileri koruma zorunda kalmıştır.

Her ne kadar bir ölçü olmasa da I Çeçenistan Savaşı Soğuk Savaşın ihtişamlı ordusu Kızıl Ordunun devamı olan Rus ordusunun konvansiyonel anlamda yetersizliğini gün yüzüne çıkarmıştır. Askerlerin moral düzeyi ve savaş yeteneği, birliklerinin mobilizasyönü ve ikmal yetersizliği açıkça ortaya çıkmıştır. Doğu Avrupa’dan gelen birliklerin çıkarmış olduğu huzursuzluk ve askerlerin sosyal sorunları daha önceden bilinmekteydi. Ama ordunun bölgesel bir düzeyde hem de profesyonel olmayan bir birliğe karşı bu kadar başarısız olabileceğini hiç kimse söyleyemezdi.

Yönetim yetersizliği ve boşluğuna bir de temel dayanağı olan askeri yetersizliğinin gün yüzüne çıkmasıyla, artık Rusya’nın Sovyetlerin dağılmasından sonra yitirdiği “süper güç” unvanına “büyük devlet” unvanı da eklenmekteydi. Tam bir çıkmaz ve köşeye sıkılmışlığın farkında olan Rus yöneticileri sarılacakları tek bir dalın olduğunun farkındaydılar. Bu dal da ellerindeki en önemli yaşamsal güçleri olan nükleer silahlarıydı. Bunun sayesinde ayakta kalacaklarını hem kendileri hem de dış dünya çok iyi bilmekteydi. Batı dünyasının Rusya’nın sözünü dinlemesi ve çeşitli vesilelerle yardım etmesi sadece nükleer gücüne dayanmaktaydı. En korkulan ise bu silahın başka devlet ve grupların eline geçmesiydi.

Rusya’nın ciddi anlamda toparlanması Putin döneminde gerçekleşecekti. Yeltsin’nin kendi halefi olarak başbakan atamasından sonra devlet başkanı olarak tam bir enkaz devralan Putin işe içeriden başladı. İdari reformlarla merkezi yönetimi güçlendirdikten sonra iş ekonomi ve iç istikrara gelmişti. Oligarklarla mücadelede başarılı olmuş ve hemen hemen hepsini tavsiye etmeyi veya etkisiz hale getirmeyi bilmişti. Birazda artan petrol gelirleri ile ülkeyi hızla kalkındırmaya başlamıştır. Yeltsin’in aksine Rusya’nın zayıf noktalarını tespit eden ve bunları kabul etmesini bilen Putin eksikleri kapamayı bilmiştir. Askeri alanda genel anlamda Rus askeri yetkilileri stratejik silahlara özellikle de Topol gibi son nesil etkili füzelerin geliştirilmesine yönelmişlerdir.

Merkezi yönetimi güçlendirerek içeride tüm ipleri kendi ve ekibi eline toplayan Putin dış politikayla ilgilenmeye başladı. Rus dış politikasının belirleyicisi yukarıda da belirttiğimiz gibi Kremlin, Dışişleri, Savunma ve Enerji Bakanlıkları ve İstihbarat servisi olmuştur. Eski KGB’yi iç (FSB) ve dış (SVR) olacak şekilde yeniden düzenlenmiştir. Aşağıda üzerinde daha ayrıntılı durulacak olan II Çeçen Savaşında asker kadar etkili olarak kullanılan FSB genel anlamda iç güvenlikten sorumlu olmuştur. Burada üzerinde durulması gereken savunma bakanlığıdır. Savunma bakanlığında da değişime gidilerek sivil birisi bakan olarak atanmıştır. Enerji politikalarını genel anlamda devlet şirketleri üzerinden yürüten Rusya, Hodorkovski olayında ne kadar hassas olduğunu göstermiştir.(1)

Son dönemlerde Rusya dış politikada gözle görülür hamleler yapmaya başladı. Rusya’nın uluslararası kamuoyunun dikkatinden uzak yukarıya doğru ilerlemesi birçokları tarafından ancak somut olaylar ortaya çıkınca görüldü. Ukrayna ile yaşanan doğal krizi, akabinde Ukrayna seçimleri, Hamas liderini Moskova’ya davet edilmesi ve son olarak da patlak veren İran olayında Rusya’nın etkisi çok hissedilmeye başladı. Doğal Krizi ile Ukrayna Seçimleri, Hamas Daveti ile de İran Krizi arasında dolaylı yoldan bağ olduğu görülmektedir.

Rusya’nın Enerji Kartı ve Doğal Gaz Krizi

Rusya’nın son dönemlerde -altyapısını daha önceden hazırlamış olduğu- uluslararası arenada enerji alanında aktif olmaya başladığı görülmektedir. Ukrayna ile doğal gaz krizi yaşanınca uluslararası kamuoyunun çok şaşırdığını söylemek abartı olmazdı. İşin asılına bakılırsa Rusya daha önce eski Sovyet Cumhuriyetlerinin bazıları ile benzer sorunlar yaşamıştı. Nedense şimdi bu olay bu kadar üzerinde duruluyordu. Hem Ukrayna hem de uluslararası kamuoyu Rusya’nın haksız şekilde fiyat artırdığını düşünmekteydi. Ama işin altında fiyattan çok başka nedenler vardı.

Rusya’nın sahip olduğu doğal gaz rezervleri bu alanda ikinci sırada yer alan İran’ın neredeyse iki katıdır. Hem doğal gaz üretimi hem de ihracatı konusunda dünyada ilk sırada yer almaktadır. Bir kere doğal gaz da önemli bir aktördü. Aşağıda daha ayrıntılı üzerinde durulacağı gibi bu alanda ona rakip olacak bir ülke yoktu.(2)

Geriye dönüp bakarsak Rusya eski Sovyet Cumhuriyetlerine doğal gazı uluslararası fiyatın altında satmakta olduğunu görürüz. Örneğin Rusya Ukrayna’ya bin metre küp doğal gazı 56 $, Gürcistan’a 68 $, Litvanya, Letonya ve Estonya’ya(3) ise 85-95 $ arasında satmakta, aynı doğal gazı ise Almanya’ya 200 $ gibi bir fiyata satmaktadır.

Rusya bu politikası ile doğal gazla temin ettiği eski Birlik ülkelerini bir nebze de olsa kontrolünde tutmaya çalışmaktadır. Sorun da zaten bu ülkelerin Rusya’ya ters politikalar üretmeye başladıklarında ortaya çıkmaktadır. Daha önce Gürcüstan’ın doğal gazını keserek ne kadar ciddi olduğunu göstermiştir. Ukrayna’nın aksine Gürcistan’ın canı istediğinde kesebileceği transit boru hatlarına sahip olmamasını coğrafi şansızlığına bağlarsak yanılmayız.

Daha önceki krizlerde Rusya’nın doğal gaz konusunda Ukrayna ile ilgili dile getirdiği iki rahatsızlığı vardı. Ukrayna doğal gazı ucuz almasına rağmen Rusya’ya olan borcunu ödememekte, ayrıca da ülkesinden Avrupa’ya uzanan doğal gaz boru hattını canı istediğinde keserek kullanmaktaydı. Rusya çalınan bu doğal gazla uluslararası sorumluluklarını yerine getirememeden şikayet etmekteydi. Bunun için Avrupa’ya ulaştırılmak için alternatif hat bile yapıldı. Rusya ayrıca doğal gaz borcunun birikmesini bekleyerek Ermenistan’da yaptığı gibi kendi lehine kullanmayı bilmiştir.(4)

Son krizde ise yukarıdaki iddialara bir yenisi daha eklenmişti. Rusya, Ukrayna’nın enerji alanının geliştirilmesinde kullanılmak üzere Batı finans çevrelerinden yeterli destek ve kredi aldığını Putin tarafından dile getirmekteydi. Putin, “Ukrayna almış olduğu bu milyarlarca dolarla Rusya’dan doğal gazı uluslararası piyasa şartlarında çok rahat alabilir” demekteydi.

Aslında Rusya’nın bu davranışı ve Batı’nın buna tepkisinin altında farklı nedenler vardı. Rusya hem doğal gaz üretimi hem de rezervleri bakımından ilk sırada yer almaktaydı Ayrıca Orta Asya’nın doğal gaz üretici ülkeleri (özellikle Türkmenistan, Özbekistan ve Kazakistan) ile yapmış olduğu anlaşmalarla bu devletlerden önemli ölçüde doğal gaz almakta ve bunu Avrupa’ya satmaktadır. Rusya bu işlemden ticari kar yapmaktadır. Ancak en önemli kazancı Sibirya ve doğudaki petrol ve doğal gazı Uzak Doğu’ya pazarlanmasıdır. Rusya’nın Orta Asya’da Kazakistan’la diğerlerine nispeten tam anlaşamaması Batı’yı bir nebze olsun rahatlatmıştır. Son dönemlerde ABD’nin üst düzey yöneticilerinin yüksek sesle Trans Hazar Projesini dile getirmesinin arkasındaki neden de budur.

Japonya ve son dönemlerde enerji ihtiyacı iyice artan Çin Rusya’nın tabir yerindeyse eline bakmaktadırlar. Her iki devlet için de Rus doğal gazı ve petrolü önem taşımaktadır. Bu Rusya’nın dış politika amaçlarından en önemlisidir. Çin ve Japonya’nın enerji ihtiyaçlarını karşılaması, ABD’yi kendisini çevreleme politikasında geri püskürtme olanağı sağlamaktadır. Ayrıca Çin’le Şanhay İşbirliği Örgütündeki birlikteliğinin ciddiyetini göstermektedir. Daha çok ekonomi amaçlı olan bu örgütteki ortağının yine ekonomik açıdan hayati ihtiyacını karşılaması önem arz etmektedir. Ayrıca bu adım Rusya’ya iki devletle başta toprak sorunları olmak üzere bazı pürüzleri ortadan kaldırma imkanı vermektedir.

Rusya sadece yukarıda söylediğimiz Orta Asya devletleri ile değil Cezayir’le de benzer anlaşma yaparak yine önemli bir hamle yapıştır. Rusya Cezayir’in SSCB zamanından kalan borçlarını silerek ondan küresel düzeyde gerçekleştirmek istediği doğal gaz politikasına destek bulmaya çalışmıştır. İran’ın nükleer çalışmalarında önemli roller üstlenmesiyle de bu ülkeyi kendi yanında görmektedir. ABD Irak’la, AB ise daha çok iç sorunlarla uğraşırken Ukrayna’daki bu mini kriz bir anlamda bu iki güç merkezini uyandırmıştır. Ancak iş işten geçmişe benzemektedir. Zira Rusya hem en önemli doğal gaz üreticisi olarak hem de diğer üretici devletlerle işbirliği kurarak bu pazarda önemli bir avantaj kazanmıştır.

Rusya önemli petrol üretimine ve rezervine sahip olmasına rağmen daha çok doğal gaza ağırlık vermesinin sebebi, petrol piyasasında bu denli söz sahibi olamayacağı için doğal gaz kartı seçilmiş bulunmaktadır. İşte böyle bir piyasada Rusya’nın söz sahibi olması ve dünyanın önemli ekonomilerinin enerji ihtiyacını sağlamasıyla bu ülkeler üzerindeki etkisinin artması ABD’yi endişelendirmiştir.

AB’ye gelince ise ABD kadar enerji alternatiflerine sahip olmaması Rusya’ya doğal gaz bağımlılığını artırmaktadır.(5) Özellikle Almanya gibi Avrupa devletleri doğal gaz bakımında Rusya’ya tam bir bağımlılık içindedir. AB bir gün Rusya’nın Ukrayna’ya yaptığı gibi her hangi bir nedenden kendi doğal gazlarını kısması veya kesmesi durumunda zor durumda kalacakları gerçeğiyle yüz yüze gelmiş bulunuyor.

İşte bu noktada Rusya’nın Ukrayna’yla yaşamış olduğu doğal gaz krizi önem taşımaktadır. Rusya adım adım ilerleyerek enerji piyasasında doğal gaz kartı ile çok önemli bir aktör haline gelmiştir. Hiç şüphesiz doğal gaz piyasasında OPEC benzeri bir yapı oluşturma amacı ise bu politikanın ikinci aşamasını oluşturduğu söylenebilir. Böyle bir şeyi başarır mı bilinmez. Ama şu bir gerçek ki, Rusya bu gün doğal gazın fiyatının belirlenmesinde kritik bir konuma gelmiştir. İran’ın nükleer programına yardım yapmasının sebeplerinden birisi de, bu ülkenin de önemli bir doğal gaz rezervi ve üreticisi olmasıdır.

Krizin Ukrayna’ya etkisine gelince, Batı’nın “kadife devrim”(6) diye diline doladığı yönetim değişikliği sonrası ülkede ekonominin bir türlü düzlüğe çıkarılamaması ve yolsuzlukla mücadelede istenilen başarının sağlanamamasının üstüne halk da “üşüyünce” seçimde sözünü söylemesini bildi. Rusya böylece Ukrayna yönetimine kendisiyle daha dikkatli olmaları, Batı’ya ise halen bölgede etkili olduğu mesajını vermiş oluyordu.

Rusya’nın Hamas Atağı

Gücünü toplamaya başlamasıyla Rusya’nın eskiden bıraktığı bölgelere geri dönüş yapmaya çalıştığı görülmektedir. Bu bölgelerden birisi de Orta Doğu’dur. Sovyetler belki ABD kadar bölgeyle yakından ilgilenmemiş veya ABD kadar etkili olmamıştır. Daha çok Suriye’ye zaman zaman da Mısır ve Irak’la iyi ilişkiler geliştirmiştir. Sovyetlerden Rusya’ya belki de Orta Doğu ile ilgili geriye kalan önemli bir miras “Orta Doğu Uzmanları”dır diyebiliriz. Gerçekten Sovyetler Batı dünyası kadar bölgede etkili değildi ama bu bölgeyle ilgili önemli sayıda uzman yetiştirmesini bilmişti. Sadece merkez Moskova’da değil Birlik Cumhuriyetleri’nin neredeyse tamamında üniversitelerde Şarkiyat, Arab ve Fars Dili bölümleri vardı. Bugün Rusya sadece bölge dillerini değil, kültürünü ve toplumsal yapısını bilen uzmanlara sahiptir. Doğal olarak bu uzman altyapısına sahip olmak Rusya için bölgeyi ve orada olanları doğru okuyarak politikalar oluşturma imkanı vermektedir.

Filistin’de yapılan seçimleri Hamas kazandığı zaman Büyük Orta Doğu Projesi ile bölgeye demokrasi, insan hakları ve istikrarı getirmek isteyen başta ABD olmak üzere Batı dünyası Hamas’a tavır aldı. Batı Hamas’ı “terör örgütü” gibi görmekte ve İsrail’i tanıması gerektiğini düşünmekteydi. ABD’nin devreye girmesiyle AB dahil olmakla birlikte Filistin’e yardımlar durduruldu. İşte bu noktada hiç kimsenin beklemediği bir anda hem de Rusya devlet başkanı Putin’in Hamas’ı Moskova’ya davet ettiğini açıklaması şaşkınlık yarattı. Sert tepkilere aldırış etmeyen Rusya istediği ziyareti sağladı. Aslında Rusya’nın Hamas’la ne konuştuğu değil neden böyle bir yola baş vurduğu üzerinde durmak gereklidir.

Rusya Filistin- İsrail arasında anlaşma zemini bulmaya çalışan dörtlü grubun üyesiydi. Birçokları Rusya’nın bu noktada dörtlü grubu aşarak Hamas’la görüşmesini doğru bir davranış olarak değerlendirmemekteydi. En önemlisi de Rusya’nın Batı dünyasının tavrı sonucu oluşan psikolojik baskıyı deldiğini düşünmekteydi. Görünen ise Rusya’nın artık Orta Doğu politikasına daha aktif katılmak ve bu bölgeyi tamamen ABD’nin inisiyatifine bırakmak istemediğiydi.

Aslında gözden kaçan ve üzerinde durulması gereken çok önemli bir neden daha vardı. Bunun için biraz geriye gitmekte fayda vardır. Putin iktidara gelince ülkenin düzlüğe çıkması için mutlaka Çeçenistan sorununu şu veya bu şekilde çözmesi gerektiğini biliyordu. Basayev’in Rusya’nın çok ustaca kurguladığı bir şekilde Dağıstan’a girmesi ile savaş yeniden başlamış ve Rusya I Çeçen Savaşından da ders çıkararak önemli bazı kazanımlar elde edebilmişti. Putin ve ekibi Çeçenistan’da sıcak çatışmaların durması için askeri harekat kadar Çeçen savaşçılara sağlanan desteğin kesilmesi gerektiğini çok iyi biliyordu.

Çeçen savaşçılara maddi destek iki kanaldan gelmekteydi. Kaynağın birincisi Rusya’da faaliyet gösteren Çeçen işadamları ve yeraltı dünyasıydı. İkinci kaynak ise daha çok Müslüman ülkelerden gelen destekti. Bu destek hem parasal hem de gönüllü savaşçılardan oluşmaktaydı.(7) Özellikle Arap dünyasından savaşçılar ki, aralarında Suriye asıllı Hatab gibi direnişin önemli komutanları vardı. Biraz daha geriye gidersek, Sovyetler Afganistan’a girdiğinde Afgan savaşçıların yanında kendilerine “Afgan Arapları” denen yaklaşık 20.000 kişi savaştığını görürüz. Arap dünyası işte birazda Afganistan sorunu ile olumsuz imaj oluşturması ve de Çeçenlerin Müslüman olması dolayısıyla bu soruna bağımsızlık ve dini bir mücadele gözüyle bakarak destek veriyordu.

Rusya Çeçenlere desteğin kesilmesi için kötü olan imajını düzeltmesi ve Müslüman dünyası ile ilişkilerini geliştirmek gerektiği sonucuna varmıştı. Sık sık ülkelerinde 20 milyon Müslüman yaşadığını söyleten Rus yöneticiler kendilerinin de bir anlamda Müslüman ülke olduklarını söylemekteydiler. Rusya’nın İKÖ’ya üye olma isteklerinin altında işte bu faktör yatmaktaydı. Bir yandan Çeçen savaşçılarla amansız bir mücadeleye tutuşan Rusya diğer taraftan ise dışarıda Müslüman ülkelerin gönlünü almaya çalışıyordu. İçeride ise Müslümanların dinlerini rahat yaşamaları için birçok Batı ülkelerinde bile görülmeyen işler yapmaktaydı.

Hamas’ın örgüt yapısına ve tabanını göz önüne alırsak Çeçen Savaşına “Cihat” gözüyle bakanlarla örtüştüğünü görebiliriz. Filistin davası belki bir yerde Arapların ortak bir mücadelesiydi ama Çeçen Savaşı da “Cihat” kavramıyla yoğrularak dinsel motiflerle savaşanların desteklendiğini söyleyebiliriz. Toplum katında önemli bir yere sahip olan ve düşüncelerine itibar edilen din adamları ve onların yönlendirmesi ile örgütlenerek maddi yardım sağlayan grupların desteğinin kesilmesi ancak onların gönlünün fethi ile olabilirdi.

Hamas’ın Moskova’ya daveti Rusya’nın Orta Doğu’da daha aktif rol almak istemesi ve dolayısıyla da ABD’nin bölgede ve ayrıca uluslararası alanda etkisinin kırılması açısından önemlidir. Ondan daha önemli ise “Arapların milli davası”nda onların yanında yer almaktır. Zira Arap toplumlarında ABD’ye olan antipatinin tam da Rusya için avantaja dönüştürülebileceği bir zamandır. Araplar ve Filistin tarafından bakarsak ise hep İsrail’in arkasında duran ve destekleyen ABD’nin dengelenmesi açısından Rusya’nın kendi yanlarında olmasını avantaj olarak görmektedirler.

İran’ın Nükleer Çalışmalarına Destek

İran’ın nükleer çalışmaları son dönemlerde ABD’nin katkılarıyla dünya gündemini meşgul etmeye başladı. Aslında İran’ın bu çalışması yakın zamanın ürünü değildi. Hatta bazıları otuz küsur sene önce ABD’nin bizzat teşviki veya daha doğru bir tabirle raporlarla İran’a “ileride doğacak olan enerjini açığını nükleer enerji ile kapatabileceği” uyarısında bulunduğunu söylemektedir.

Gerçekten ABD neden İran’ın nükleer çalışmalarına bu kadar karşı çıkmaktadır? Yine ABD ve Batı dünyası neden Pakistan ve Hindistan’ın nükleer denemelerimi gerekçeleştirerek “nükleer kulüp”e girmesine bu kadar tepki göstermedi? “Şer Ekseni”ne dahil edilen Kuzey Kore’nin bu tür çalışmalarına neden bu kadar karşı çıkılmıyor?

Bu soruların Rusya tarafından bakılarak cevaplandırılması durumunda, Moskova’nın Tahran’a desteğini de anlamış oluruz. Rusya 1990 sonrasında İran’ın nükleer çalışmalarına teknik yönden destek vermiştir. Aslında başlangıçta Rusya’nın İran’ın bu çalışmasını desteklemesi sırf ekonomik gerekliliktendi. SSCB’nin çökmesiyle dar boğaz yaşayan Rusya, pahalı bir çalışma olan ve uzmanları elle tutulur seviyede olan bu alandan ekonomik çıkar sağlamak amacı gütmüştü.(8) Ancak bugün Rusya’nın bu çalışmaya sadece doğrudan ekonomik getirisi olmasıyla bakmamaktadır. Başlama nedeni bu olmakla birlikte daha çok günümüz uluslararası konjonktüründen ve Rusya’nın aktif dış politika izleme isteğinden kaynaklanmaktadır.

Rusya’nın “Yakın Çevre” doktrininden vazgeçmesiyle(9) çevresi teker teker ABD ve Batı’nın nüfuz dairesine girmeye başlamıştır. Rusya bu doğrultuda oluşan yeni uluslararası konjonktürde NATO’ya biçilen rolün kendisinin çevrelenmesindeki en önemli araç olarak bakmaktaydı. Sadece eski SSCB cumhuriyetlerinde(10) değil 11 Eylül sonrası Afganistan’a da yerleşerek etkili olan ABD’ye karşı karşı atak geliştirilmeliydi.

Yine yukarıda anlattığımız nedenle bağlantısı olan aktif dış politika izlemek için genel anlamda enerji kartı kullanılma yolu seçilmişti. Aslında buna biraz da ABD’yi kendi silahıyla vurmak ta diyebiliriz. Kendisinden sonra en fazla doğal gaz rezervine sahip olan ve aynı zamanda da petrol üreticisi olan İran, Rusya’nın bu desteğine uluslararası enerji piyasasında birlikte hareket edeceği pek muhtemeldir. Buna bir de ABD’nin İran’a uygulamış olduğu baskı ki, bu davranışı düşmanca ve kendi varlığına karşı bir hareket olarak yorumlayan Tahran’ın Moskova ile birlikte hareket etmemesi için ortada bir neden kalmamaktadır. Bu da yukarıda anlattığımız gibi Rusya için hayati öneme sahiptir. Kendisi gibi önemli üreticileri etrafında toplayan Rusya’nın fiyatlarla daha rahat oynayacağı açıktır.

ABD Güvenlik Konseyi’nden Rusya ve Çin vetosuna takılacağı için bir karar çıkartamadı. ABD Irak politikasından dersler çıkararak bunu tek başlarına başaramayacaklarını ve uluslar arası tepkiler olacağını düşünmesiyle politikasında yumuşamaya gittiği görülmektedir. İçeriği kamuoyuna açıklanmayan bir paketi İran’a sunulmasına onay vererek topu İran’a atmış bulunmaktadır.

Fransa ve özellikle Almanya İran ile zaman zaman ABD’nin tepki göstereceği düzeyde ticari bağlara sahiptir. Muhtemel bir krizde ABD’nin askeri operasyona başarılı olması durumunda Irak’taki gibi dışlanacaklardır. İran’ın ABD askeri operasyonuna karşı koyarak başarılı olması durumunda bile ekonomisi bozulacak ve bundan etkileneceklerdir. İçeriği bilinmeyen bu rapora Çin ve özellikle Rusya’nın neden onay verdiği kesin bilinmemektedir. Çin krizin tırmandırılmadan ve askeri yöntemlere bas vurulmadan çözülmesini istemesinin sebebi tamamen ekonomik olduğu söylenebilir. Rusya’ya gelince artık İran’ın nükleer çalışmasına sırf ekonomik yönden bakmadığı söylenebilir. Rusya da diğerleri gibi askeri yöntemlere başvurulmasını istemiyor. Hatırlanacağı gibi kriz başladığında Rusya uluslararası baskıyı azaltacağını söyleyerek İran’a uranyumu zenginleştirmeyi ve kullanılan çubukları geri almayı teklif etmiştir. Bu ister medya yoluyla isterse de İranlı yetkililerin kriz sırasında Moskova’ya gelişinde dile getirilmiştir. Tüm bunların ışığında, Rusya’nın İran’ın barışçıl nükleer çalışmaları için uranyum zenginleştirmeyi ya kendisinin yada nispeten daha düşük bir olasılıkla başka birisiyle beraber yapması karşılığında pakete destek verdiğini söyleyebiliriz. Paketi İran’ın kabul edip etmeyeceği kesin bilinmemektedir. Ancak kritik bir pozisyona sahip Rusya’nın buradan en karlı çıkacağı söylene bilinir.

Sonuç olarak, Sovyetlerin dağılması ile Rusya her alanda gerilemekle kalmamış, tüm çabalarına rağmen etkin olduğu bölgeleri başka devletlere kaptırmıştır. Eski Sovyetler mekanını “yakın çevre” adlandırarak dış dünyanın bu bölgeyle ilgilenmesini ve ilişki kurmasını engellemek istemiştir. Ancak ne var ki zamanla bu engelleme sadece sözde kalmıştır. Bunun sonucunda başta ABD olmakla birlikte Batı dünyası bu bölgelerle sıkı bir işbirliğine girmeye başlamıştır. 11 Eylül olayları sonrası ise ABD Afganistan operasyonu sırasında eski SSCB’nin Orta Asya Cumhuriyetlerinden olan Özbekistan ve Kırgızistan’da üsler elde etmiştir. Bu durum karşısında bile Rusya sözlü tepkiden öteye bir şey yapamamıştır. Gürcistan’da Rusya karşıtı bir liderin iktidara gelmesi, Ukrayna’da kendisine yakın adayın seçilememesi ve son olarak Kırgızistan gibi kendisiyle her zaman uyum içinde harekat eden devletin yönetimi değişmesi Rusya açısından endişe verici olmuştur. Batı dünyası bu gelişmelere “devrim” gözüyle bakmış ve böylece mevcut sorunların kısa zamanda çözüleceği inancı yaratmıştır. Bu olup bitenlere bağımsızlık yıllarındaki gibi tam anlamıyla “halk harekatı” denemezdi. Sadece iç politik bir gelişme olduğu söylenebilirdi. Bu ülkelerde iktidarı sivil harekatla görevinden uzaklaştırmak gerçekten zor bir olaydı. Bu yönüyle değerlendirildiği zaman büyük bir başarı sayılır. Bu “devrimler” zincirinin Özbekistan’da durması, bunların “halk harekatı” değil de “iç politik gelişme” olduğu tezini kuvvetlendirmektedir.

Rusya, bu gelişmelerden kısa vadede olumsuz yönde etkilenmiştir. Batı dünyası ise stratejik hataya düşerek bu olayları, bu ülkelerde gerçekleşen Rusya karşıtı bir devrim gibi görmüştür. Artık eski SSCB cumhuriyetleri başta Rusya olmakla birlikte hiç kimseye bağlı olmadan yaşama gibi doğal düşünceye sahipti. Her üç cumhuriyetteki gelişmelerin bir diğer ortak noktası, eski iktidarların yönetim şekillerinin halkta huzursuzluk oluşturmasıydı. Bugüne kadar yeni yönetimler tüm gayretlerine rağmen sorunları çömüş değillerdir ve kısa vadede böyle bir gelişmeyi beklemek de hiç akıllıca olmamaktadır.

Bugün gelinen noktada Rusya’nın bu olumsuzlukları üzerinden atmış gözükmektedir. Ukrayna yönetimi Rusya’ya rağmen bir politika geliştirmenin zorluklarını anlayarak ve buna göre hareket etmektedir. Doğal gaz krizi ve akabinde yapılan seçimler Rusya’nın halen etkin olduğunu bir daha gösterdi. Orta Asya da ise, Özbekistan ve Kırgızistan artık Amerikan üslerini istemediklerini yüksek sesle dile getirmeye başladı. Kırgızistan’ın yeni yönetimi biraz daha ileriye giderek ülkelerinde sadece Rus üslerinin kalıcı olduğunu söylemesi işin şeklinin değiştiğinin göstergesidir. Gürcistan’ın doğal maden suyu “Barjomi”ye Rusya tarafından uygulanan ambargo ve akabinde Gürcistan’ın özerk bölgesi olan Güney Osetya’da hareketliliğin başlaması yakın dönemde bu bölgede sıcak gelişmeler olacağının habercisidir. Rusya bu bölgelerdeki gerilemesinin nedenleri üzerinde durarak ve fazla gürültü koparmadan karşı hamleler yapmıştır. Ancak yine de, başta ABD olmakla birlikte Batı’nın bugün başka şeylerle meşgulken bile Rusya’nın Gürcistan’da yeniden etkin olmaya müsaade etmeyeceği söylenebilir. Zira böyle bir şey gerçekleşirse Rusya psikolojik anlamda büyük bir üstünlük kazanacaktır. Bunu gerçekleştiremese bile Rusya, artık yakın çevresinde onsuz veya ona rağmen politikalar üretilmenin zorluğunu ortaya koymuşa benziyor.

Bugünlerde Şangay İşbirliği Örgütü’nün 10. yılını üyelerle kutlayan Rusya’yı son dönemlerde uluslararası olayların merkezinde etkin bir konumda ve rollerde görmekteyiz. Bazı uzmanlar “kış uykusuna” yattığını söyledikleri Rusya, artık uyanma belirtileri göstermektedir. Rusya’nın tam bir pazar ekonomisine geçtiği söylenemez ama ekonomik almamda çok büyük ilerlemeler yaptığı ve buna devam ettiği söylenebilir. Yine demokrasi ve insana hakları gibi konularda kendisine Batı’dan eleştiri geldiğinde çok rahatlıkla cevap verebilmektedir. Bu, Rusya’nın bu alanda ilerleme kat ettiği anlamında değil de, ne yazık ki en önemli rakiplerinin bu alanlarda gerileyerek kendisine yaklaşmasının sonucundur.

Sovyetler zamanından beri süregelen askeri ç

Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2539 ) Etkinlik ( 172 )
Alanlar
Afrika 65 605
Asya 75 983
Avrupa 13 609
Latin Amerika ve Karayipler 12 64
Kuzey Amerika 7 278
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1321 ) Etkinlik ( 44 )
Alanlar
Balkanlar 22 274
Orta Doğu 18 581
Karadeniz Kafkas 2 293
Akdeniz 2 173
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1276 ) Etkinlik ( 69 )
Alanlar
İslam Dünyası 53 771
Türk Dünyası 16 505
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1897 ) Etkinlik ( 77 )
Alanlar
Türkiye 77 1897

Son Eklenenler