Avrupa Birliği’nde Farklı Kapitalizm Uygulamaları

Makale

İktisadi meseleler zaman içinde farklı nitelik alabildikleri gibi aynı zamanda, farklı mekânlarda da farklı olabilirler. Bu nedenledir ki, Avrupa’nın farklı ya da çok uçtaki kapitalizmleri aynı nitelikte olmadıkları gibi, aynı tarihi sürece sahip değildirler ve aynı ritimde de gelişmemişlerdir....

Avrupa Birliği’nde Farklı Kapitalizm Uygulamaları: Anglo-Sakson ve Komünal Kapitalizm Örnekleri

 

Yrd. Doç. Dr. Kenan Dağcı

Kocaeli Üniversitesi İİBF. Uluslararası İlişkiler Bölümü

Öğretim Üyesi

e-mail: kenandagci@kou.edu.tr

Giriş

İktisadi meseleler zaman içinde farklı nitelik alabildikleri gibi aynı zamanda, farklı mekânlarda da farklı olabilirler. Bu nedenledir ki, Avrupa’nın farklı ya da çok uçtaki kapitalizmleri aynı nitelikte olmadıkları gibi, aynı tarihi sürece sahip değildirler ve aynı ritimde de gelişmemişlerdir. Fransız kapitalizmi Amerika’nınkine göre çok daha mütevazi (ılımlı) bir yapı sergilerken, Amerikan kapitalizminin göstermiş olduğu gelişme sürecinin performansı, Avrupa’dakiyle karşılaştırılamayacak kadar yüksektir (Perroux, 1947; 228). Bugün Almanya, İngiltere ve nitekim Türkiye’deki durum da bu şekildedir. Bir iktisadi sistem olarak kapitalizm zaman içinde farklı nitelikler kazanmakta, buna bağlı olarak da farklı mekânlarda farklı uygulamaları söz konusu olmaktadır.

İktisadi strüktür nazariyesine göre, bir iktisadi sistem nisbeten sabit ilişkilerle birbirlerine bağlı strüktürlerin (iktisadi, siyasi, teknik vs.) uyumlu bir kompleksidir (Perroux, 1947; 228). Perroux’a göre kapitalizm bir anlamda, sistem olarak, kendine has strüktürel unsurların ve bu unsurları herhangi bir denge seviyesinde birleştiren ilişkilerin fonksiyonudur. Bu açıdan kapitalizmin gelişimi strüktürel unsurların değişmesi ve strüktürler arasında ortaya çıkan çeşitli denge seviyeleriyle izah edilebilir (Perroux, 1947; 113). Hamitoğulları’na göre, her iktisadi sistem bir diğerine sıkıca bağlı çeşitli strüktürlerin oluşturduğu bir eşgüdümü olan tutarlı bir bütünü yansıtmaktadır (Hamitoğulları, 1988; 238). İktisadi sistemde bir tutarlılık söz konusudur, ancak bu tutarlılık nispidir. Belirgin bir yer ve zamanda, sosyal hayat hiçbir zaman ve yerde ne tamamen uyumlu ve ne de mükemmel bir türdeşlik yansıtmaz. Bu bakımdan iktisadi sistemde bazı strüktürlerin her zaman uyumlu olmayabileceği de söylenebilir. O halde sistemi oluşturan strüktürlerde genel anlamda bir uyum varken sosyal strüktür gibi bazı strüktürlerin tamamen uyumlu olması mümkün olmayabilir. Hamitoğulları’na göre sosyal hayatın değişip gelişmesinde ve bir düzeyden diğer bir düzeye geçişlerde, hangi yöntem aracılığıyla olursa olsun hiçbir zaman bir çırpıda kesinlikle ve yüzde yüz bir dönüşme gerçekleştirilemez (Hamitoğulları, 1988; 239).

Strüktür hareketleri, kısa devre içinde hemen hemen sezilemeyecek kadar yavaş olması dolayısıyla çok fazla önem arz etmemektedir ve tahlilinden vazgeçilebilir. Fakat uzun devre esnasında, itici kuvvetler (bilhassa nüfus, teknik, fikir değişmeleri) hareketleri neticesinde hakim bir tesire sahip olabilirler. O halde bu unsurları da veri olarak dikkate almamalıdır. Kısaca strüktürler uzun vadede değişken kısa vadede sabittirler (Perroux, 1947; 232).

İktisat hayatı daima hareket halinde bulunan çeşitli unsurlardan oluşur. Bu faktörlerin sabit ve değişken bir karakter göstermeleri tamamen izafidir. Gözlem sürelerinin uzunluğu veya kısalığı bu faktörlerin karakterlerinin belirlenmesinde rol oynar. Eğer gözlem süresi bir gün ise bu süre içinde iktisadi yaşamın başlıca unsurlarını sabit saymak gerekir. Fakat, gözlem süresi bir yüzyıl olarak alınırsa unsurlar büyük değişmeyen bir karakter göstermesine rağmen, asli elamanların derin ve esaslı bir değişim göstermesi halinde, bizzat strüktürün de değişime uğradığı görülür. Böyle bir durumda yeni bir “sabit strüktür” safhası açılır. Buradan da anlaşılacağı gibi, artık geriye dönülemez. Ortaya yeni bir strüktür çıkmıştır. Uzun devreli gelişim esnasında ani değişmeler ortaya çıkabilir. Günümüzde yavaş ve yeknesak değişme fikrinden ziyade, ani sıçramalarla ilerleyen veya geri kalan bir tarihi seyir fikri rağbet görmektedir (Ülken, 1974; 120).

Kapitalizmin gelişim seyrine bakıldığında görülür ki, kapitalizm belirli bir çerçevede kendisini teşkil eden strüktürlerin uyumsuzluklarına müsaade etmekte fakat bu uyumsuzluklar çok belirgin bir hal alınca o zaman da ahenksiz ve bilhassa istikrarsız, dengesiz bir kompleks meydana gelmektedir (Ülken, 1959; 97). Buna göre, Andre Marchal’ın da ifade ettiği gibi, 1929 İktisadi Krizini (Büyük Buhran) Kapitalizmin iç strüktürlerindeki dönüşümünün konjonktürel etkiyi aşan, ancak sisteme ve rejime yansıyan şekli olarak yorumlayabiliriz (Marchal, 1963; 49-50).

Kapitalist sistemin siyasi ve hukuki strüktür tipleriyle uygunluk arz ettiği bir gerçektir. Devlet müdahalelerinden uzak her türlü birleşmenin ferdi hürriyete darbe sayıldığı bir rejimde ortaya çıkan kapitalizm zamanla bu karakterini kaybetmiş fakat aynı zamanda varlığını da devam ettirmiştir. Ferdi teşebbüslerin rekabeti yerine tekel rekabetini doğuran büyük mesleki gruplaşmalara müsaade edildiği gibi, ana sanayi kollarının tamamen devlet eline geçtiği ve devletin para, kredi, yatırım, fiat ve ücret kanallarıyla hatta kısmi bir planlama ile müdahale ettiği bir rejim içinde de kapitalizm varlığını devam ettirmiştir (Ülken, 1959; 97).

Kapitalist sistem aynı şekilde, sosyal strüktürlerle de uygunluk ve anlaşma zemini içinde bulunmuştur. Toplumda yer alan sosyal sınıfların büyük farklar göstermesine rağmen kapitalizm varlığını devam ettirebilmektedir. Kapitalist sistem gelirlerin birbirlerine yaklaşıp denkleştiği veya büyük uçurumlarla ayrıştığı sosyal strüktürlerle de anlaşma kabiliyetine sahip bulunmaktadır (Ülken, 1959; 98).

Kapitalist sistem muhtelif psikolojik strüktürlerle de uyuşabildiğini göstermiştir. Bireyci bir kapitalizm ile büyük üniteli bir kapitalizmde kâr faktörünün aynı rolü oynadığı söylenemez. Küçük ve bağımsız bir müteşebbisin kısa görüşlü iktisadi hesaplarıyla en belirgin niteliğini kazanan bireyci kapitalizm sadece kârın dar kadrosu içinde değerlendirilebilir. Kapitalist sistemin teşebbüs grupları, gelirlerinin büyüklüğü karşısında, yalnız kâr amacıyla tatmin olmazlar. Güç ve egemen olma arzuları faaliyetlerine gaye olur. İşçi sendikalarında da hakim gayeler siyasi ve iktisadi olabilir. “Sınıf mücadelesi” sloganı faaliyetlerini yönlendirebildiği gibi “işçi sınıfının yaşam koşullarını düzeltmek” sloganı da etkili olabilir (Ülken, 1959; 99).

Siyasi, iktisadi, hukuki, ekonomik ve psikolojik strüktürlerin yanı sıra kapitalist sistemin teknik strüktürlerle de bağdaştığı görülmektedir. Köklü değişimlere neden olabilen icatlardan bahsedildiği gibi sadece üretimin organizasyonundan da sık sık bahsedilmektedir.

Ani değişmeler öncelikle strüktürün sabit karakteriyle karşılaşmakta ve büyük bir direnç göstermektedir. Fakat direncin kırıldığı, yani bir değişme halinde strüktür hızlı bir şekilde yeniden sabit bir karaktere bürünmektedir. Ancak iktisadi ve maddi strüktürler, görünüşte sabit gözükmelerine rağmen çoğunluğu tam olarak hareketsiz değildir. Strüktürler yavaş bir gelişme seyri gösterirler. Az gelişmiş ülkelerin gelişme periyotları, yavaş ancak uzun bir sürece yayılan strüktürel değişimlerdir (ödünç alınan sermayenin geri ödenmesi, sanayileşme gibi). Gözlenen devamlılık daha çok yüzeyde olmakla birlikte, içeride yavaş bir değişim kendini göstermektedir. Fakat bu yavaş değişim ülkeden ülkeye farklılık arz etmektedir. Çeşitli ülkelere ait örneğin nüfus strüktürünün yaş ve sektör itibariyle bölünüşü veya aktif nüfusun gösterdiği seyir bunu açıkça ortaya koymaktadır. Bundan dolayıdır ki, strüktürlerin değişimini gerçekleşmeleri için gerekli olan süreye ve yeni strüktüre göre ayrı ayrı sınıflandırılmaktadır (Peroux, 1969; 34). Aynı şekilde tüketimlerde de nispi bir istikrar görülmekte, ancak uzun dönemli ele alındığında tüketim yapısının da değiştiği tespit edilmektedir. Uzun dönemli istatistikler somut bir şekilde ortaya koymaktadır ki, “ ilişki ve oranların teşkil ettiği “milli bir iktisadi strüktür” miktarlar ve bütünün yavaş yavaş olan hareketleridir (Ülken, 1974; 124). Fakat bu miktarların hepsi aynı biçimde gelişim göstermemekte, tempolardaki farklar dikkati çekmektedir.

Görüldüğü gibi strüktürlerin devamlılığı ele alınan devrenin uzunluğuna göre göreceli olarak sabit karakterden uzaklaşmakta, yavaş yavaş değişime uğrayarak veriler ve değişimler arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarmaktadır. Tahlilin yoğunluğu ve zaman içinde uzunluğu arttıkça veriler değişken olmakta ve strüktür nihai olarak, ele alınan devreye göre ve diğerlerine oranla daha istikrarlı olan değişkenlerin bütününü teşkil etmektedir (Ülken, 1974; 125).

Strüktürde meydana gelen değişmelerle birlikte eski ilişki veya kategorilerin yerine yeni ilişki ve kategoriler ortaya çıkmaktadır. İktisatçıların büyük çoğunluğu (örneğin, Colm Clark, Fransız Jean Fourastiéde) çağdaş dünyanın gelişiminin teknik gelişme ile karakterize edildiği ve bunun da iktisadi ve sosyal gelişmeyi doğurduğu konusunda hemfikirdirler (Marchal, 1963; 443).

İktisadi faaliyetleri üç grup altında toplamak mümkündür. Bunlardan birincisi tarım ve madenler sektörünü; ikincisi sanayi sektörünü; üçüncüsü ise ticaret, serbest meslekler ve kamu hizmetlerini kapsamaktadır. Aktif nüfusun bu üç sektör arasında bölünüşü teknik gelişme ile birlikte değişime uğramaktadır. Ekonomideki bu değişim üç safhada ortaya konulabilir (Ülken, 1974; 127).

İlk safhada azalan randımanlı bir saha olan tarımdaki (birinci sektör) iş güçleri artan randımanlı sanayi alanına (ikinci sektör) kaymaktadır.

İkinci safhada ekonomi ikinci sektör mamullerinin nisbi bir doygunluk haline gelmesiyle kendini göstermektedir. Global reel gelirin yükselişi tasarruf gücünün artışına sebep olmakla birlikte, birikim durumu sermaye talebini azaltmaktadır.

Üçüncü safhada, talepler üçüncü tip hizmet ve mamullere doğru olmaktadır. Bu nedenle bir halkın tüketim seviyesi, açık bir şekilde, teknik gelişmeye bağlanmaktadır. Buradan da anlaşılacağı gibi, strüktür gelişimleri aracılığıyla üretimi karakterize eden bazı-teknik ekonomik ilişkiler değişime uğramaktadırlar.

Strüktür değişimleri iktisadi sistemin şekillenmesinde önemli bir rol oynar. Birbirine bağlı ve aynı zamanda zıt olan çatışma-uyuşma ikili faktörü bir iktisadi sistemin gelişim seyrini tayin etmekte ve strüktürlerin genel gelişiminde iki değişim tipi meydana gelmektedir. Bir strüktür değişiminin yaşanması durumunda, bu değişim öncelikle diğerleriyle etkileşime girmekte ve bu etkileşimden iki sonuç çıkmaktadır. Bu değişime diğer strüktürler uyum gösterirse “strüktür yenilenmesi”, çatışır ise “strüktür buhranları” meydana gelmektedir. (Ülken, strüktürler arasında meydan gelen değişimlerin bir tezahürü olarak ortaya çıkan sonuca “strüktür buhranları” ya da “strüktür yenilenmesi” derken Hamitoğulları bunlara “yapısal bunalım” ve “yapısal yenileme” adını vermektedir.) Görüldüğü gibi strüktür değişimleri diğer strüktürleri de etkisi altına alacağı için çatışma ya da uyuşma gibi iki sonuç çıkmaktadır.

Bu nedenle, strüktür değişimleri bir ülkenin iktisadi sistemleri üzerinde de etkili olmakta, farklı ülkelerde eş zamanda farklı strüktür gelişmeleri olduğu için göreceli olarak bu ülkelerdeki iktisadi sistem uygulamaları da farklılaşmaktadır. Meseleye bu açıdan bakıldığında strüktür değişimlerini ortaya koyan değişkenlerin tespiti ve izahı önem kazanmaktadır.

Isaac Newton’a göre fiziksel gerçeklik doğanın parçacıkları ve parçacıkları idare eden hareket yasaları zaviyesinden yola çıkılarak anlaşılmalıydı. Einstein parçacıklar arası ilişkilerle ilgili daha başka bulgulara ulaştı. Ayrıca, şimdilerde ekolojistler, mikrobiyolojisiler, genetik uzmanları ve başka bilim adamları gerçekliğin bizim daha önceki bildiklerimizden çok daha farklı olduğunu söylüyorlar. Atom altı parçacıklardan (quark’lardan) bahsediyorlar. Bilim ve teknolojideki tüm bu gelişmeler, nitekim strüktürleri de etkilemektedir. Strüktürlerden birinde meydana gelen gelişme diğer strüktürleri etkilemektedir. Örneğin Newton’un mekanik yasaları keşfetmesi, Adam Smith’e ilham kaynağı olmuştur. Smith’in kaleme aldığı “Milletler’in Zenginliği (1776)” adlı eserde, ekonomik sistemde doğal bir düzenin olduğuna ilişkin görüşlerini Newton’un mekanik yasalarından yola çıkarak ortaya koymuştur. Aynı şekilde “evrende doğal bir düzenin olduğu” savını izah eden mekanik yasalardan yola çıkılarak yönetim sisteminde “dikey örgütlenmelere” gidilmiş, bir başka deyişle hiyerarşik yapılanmalar oluşmuştur. Elbette bu tür gelişmeler hukuksal anlamda da değişimleri beraberinde getirmiştir. Görüldüğü gibi bilimde sağlanan gelişmeler ekonomik, siyasal ve hukuk strüktürlerinde de değişim ve dönüşümlere neden olmaktadır.

Değişimlere uymak kaçınılmaz olmaktadır. Çünkü zamanla strüktürlerden birinde meydana gelen değişime diğer strüktürler de uyum sağlamaz ise “strüktür buhranları” kaçınılmaz olmaktadır. Kamu yönetimi açısından meseleye aynı açıdan bakılabilir. Belirli bir aralığa kadar kurumsal uygulamalar strüktür değişimlerine direnmektedir. Ancak strüktürlerde meydana gelen değişimler kurumları eskisinden farklı davranmaya itmekte ya da buna mecbur etmektedir. Bu bakımdan eski strüktürlerin bir sonucu olan hakim uygulamaların yerini değişen ya da dönüşen strüktürlerin neden olduğu uygulamalar almaktadır. Bir anlamda ilk aralıkta strüktür değişimlerine karşı oluşan direncin yerini ikinci aralıkta uyum almaktadır.

Strüktürlerde meydana gelen değişimler algılama biçimini de değiştirmektedir. Bugün gelinen noktada kapitalizmin kendi içinde farkı uygulamalarının ortaya çıkmasında algılama biçiminin de önemli bir rolü olduğu görülmektedir. Bu algılama biçimi “bireycilik (individualism)” ve “Komüncülük (communitarianism)” olarak adlandırmaktadır. Anglo-Sakson kapitalizmi daha çok bireyci özelliği ile ön plana çıkarken, Komünal kapitalizm toplumcu özelliği ile ön plana çıkmaktadır. Bu bakımdan kapitalizmin farklı şekillerde uygulanmasını izah ederken bu iki algılama biçimine bağlı olarak Avrupa Birliği’nde “Bireyci Anglo-Sakson Kapitalizmi ile Toplumcu Komünal Kapitalizmin uygulanmakta olduğu konusuna açıklık getirilecektir.

Bireycilik, bireyin değer ve mananın temel kaynağı olduğunu kabul eden atomistik bir toplum kavramını ileri sürmektedir. Nasıl ki evrenin en temel yapı taşı gözle görülemeyen küçük tek tek atomlardır, öyle de bireyler de toplumun temel yapı taşıdır. ( Toplumsal yapı kavramının tanımlanması ile ilgili olarak toplum bilimciler arasında genel bir konsensüs bulunmamakta, bu konuda farklı görüşler öne sürülmektedir. Kimi toplum bilimcilere göre toplumsal yapı “ bireylerarası ilişkilerin yapısal biçimi ” olarak tanımlanmaktadır. Toplumsal yapıyı oluşturan öğelerin neden-sonuç ilişkisi bağlamında değerlendirilmesi sonucunda, insan unsurunun temel aktör olarak ön plana çıktığı görülmektedir. Bu sonucun ışığında bireyin toplumsal yapının temel taşı olduğu kabul edilmektedir. Konu ile ilgili detaylı bilgi için bkz. Ozankaya, 1991; 174-180). Toplum çıkarı bir çok, tercihen küçük mal sahibi arasında, kişisel çıkara dayanan rekabetle tanımlanır, elde edilir. Komüncülük, bundan daha organik bir bakış açısına sahiptir. Bireyden çok toplumun ihtiyaçlarının, önceliklerinin sarih bir şekilde tanımlanması önemlidir.

Anglo-Sakson ülkelerinden Amerika ve İngiltere bireyci değerleri yüceltir. Parlak iş adamları, Nobel ödülü sahipleri, ayrıcalıklı ücretler, bireysel sorumluluk, işten atma-işten ayrılma kolaylığı, kâr artışı, şirketler arasında düşmanca birleşmeler ve devralmalar-onların kahramanı (yalnız) kovboylardır. Buna karşılık Almanya toplumcu değerleri yüceltir: iş grupları, sosyal sorumluluk, ekip çalışması, mutlak sadakat, endüstri stratejileri ve büyümeyi teşvik eden etkin sanayi politikaları. Anglo-Sakson firmaları kâr artışı gözetir, tüketim ekonomisine inanır (Thurow, 1992; 28). Almanlar ise üretim ekonomisine inanır. Anglo Sakson anlayışındaki “ben”e karşılık, Alman modelinde “Das Volk (Halk)” esastır.

Aşağıda gösterildiği gibi, Komünal Kapitalizmi Anglo Sakson Kapitalizminden ayıran dört özellik vardır. AB’de kapitalizmin farklı iki uygulaması bu dört özellik çerçevesinde izah edilmeye çalışılacaktır.

Komünal Kapitalizm : Anglo-Sakson Kapitalizmi :

1. Komüncülük Bireycilik

2. Haklara ve Ödevlere Sahip Olma Bireyin Mülkiyet

3. Aktif Planlayıcı Devlet Sınırlı Devlet

4. Karşılıklı Dayanışma (Grup Sorumluluğu) Bireysel Sorumluluk

Her ne kadar konumuz, Avrupa Birliği ile sınırlı olsa da özellikle İngiltere’deki uygulamalar büyük oranda ABD’den etkilenmiştir. Bu bakımdan Anglo-Sakson kapitalizmini anlatırken İngiltere-ABD örnekleri birlikte ele alınacaktır. Komünal kapitalizm ile ilgi yapılan değerlendirmelerde ise Almanya örneği detaylı olarak incelenecektir.

1. Komünal Kapitalizm

Komünal kapitalizm uygulamasında, bireycilik yerine komüncülük, mülkiyet hakları yerine haklara ve ödevlere sahip olma, sınırlı devlet yerine aktif planlayıcı fonksiyonel bir devlet, bireysel sorumluluk, yerine ekip sorumluluğu anlayışı hakimdir. Komünal kapitalizmi, genel olarak, Anglo-Sakson kapitalizminden ayıran bu dört unsurla açıklayabiliriz.

•  Anglo-Sakson Bireyciliğine Karşılık “Komüncülük”

Komüncülük, eşitlik ve konsensüse zorlayarak ya da az çok gönüllü olarak ulaşılması olarak nitelendirilir. Komüncülük, içinde bireylerin toplamından oluşan bir toplumdan çok daha fazla bir şeydir, organiktir, atomistik değildir. Bir bütün olarak toplumun ihtiyaçları, bireylerden oluşan kendi üyelerinin ihtiyaçlarının ötesine geçmiş özel ve öncelikli ihtiyaçlardır.

Komünal kapitalizm anlayışında atomistik bakış açısının aksine kainat bir bütün olarak ele alınır. Toplum bireylerin toplamından başka bir şey değildir. Ancak toplum dediğimiz mekaniğin parçalarından birisinde meydana gelebilecek bir arıza bütünün geleceğini de tehlikeye atabilir. Bu nedenle toplum mekaniğinin en önemli parçalarından birisi olarak bireyin tek başına kendi çıkarı için çalışmasının aynı zamanda toplum çıkarına hizmet edeceği düşüncesi doğru olmayabilir. Nasıl ki, bir sepet meyvenin içindeki meyvelerden birisi çürüdüğünde aradan geçen belirli bir sürenin sonunda, müdahale edilmezse, diğer meyveler de bir bir çürüyor; öyle de toplumun içindeki bireysel arızalara müdahale edilmezse toplumun tamamını etkileyecek bir sonuç ortaya çıkar.

Adalet, izzeti nefis ve sair değerlerin ayakta kalabilmesi toplumsal ihtiyaçların kabul edilmesine bağlıdır. Bireysel performansın en iyi şekilde kullanılması, bu nedenle, toplumdaki mevkiye, bütünle özdeşlik kurmaya, organik sosyal bir gelişimdeki ortaklığa bağlıdır. Eğer toplum, fabrika, mahalle, ya da ülke iyi dizayn edilirse üyeler sağlam bir hüviyete sahip olurlar inancı hakimdir. Bu sayede üyeler, kendi kapasitelerini maksimum seviyede kullanabilirler. Eğer toplum ya da unsurları kötü bir şekilde dizayn edilirse, karşılık olarak halk hüsrana uğrar ve soğutulur (Lodge, 1987; 15-16).

Komüncülüğün iki önemli niteliği vardır: eşitlik ve konsensüs. Komüncülüğü niteleyen birinci unsur eşitlik denilen şey aslında fırsat eşitliği olarak ifade edilen, siyah, beyaz erkek ve kadınların çıkış çizgisinde eşit bir mevkiye sahip olduklarını, bunların her birinin bu çizgiden sonra aralarında ayrımcı engellemeler yapılmaksızın gidebilmelerine olanak tanınmasını savunan bireyci bir kavramdır. Hem bireyci ideolojiyi savunan ülkeler, hem de toplumcu ideolojiye savunanlar temelde aynı sonuca ulaşmayı hedeflemektedirler. Aralarındaki tek fark yöntem farkıdır. Komünal anlayışta araya devlet girer ve belli garantileri ve korumaları zorlayarak sağlar.

Komünal anlayışta, adil gelir dağılımın gerçekleşmesi için fırsat eşitliğinin de sağlanması gerekir. Alman toplumu sosyal sınıflar arasında sınırlı bir farkın bulunduğu göreceli olarak açık bir toplumdur. Aristokrasi değil “Meritokrasi (eğitimli, yetenekli elit grup)” ön plandadır. Bunun ön koşulu ise ülkede sosyal akışkanlığın bulunmasıdır. Bunun için Almanya’da nitelik eşitliğinin sağlanmasıyla, performans eşitliğinin de sağlanabileceği düşüncesi hakimdir. Bu nedenle eğitim ücretsizdir. Bu anlayışta, fırsat eşitliği büyük oranda eğitimde eşitliğin olmasına bağlıdır. Almanya’da eğitim tamamen devletin elindedir, buna bağlı olarak da hem orta eğitim hem de üniversite eğitimi ücretsizdir. Bu durum yüksek oranda bir sosyal akışkanlığın ortaya çıkmasına yol açmaktadır (Ahrens, 1990; 84). Bu anlayışa bağlı olarak, Alman iş gücü disiplinli, iyi eğitimli ve bütünüyle iyi motive edilmiştir (Waterhouse, 1988; 25).

Alman eğitim sisteminde çocukların % 95’i kamuya ait ilkokula giderler. Rudolph Steiner okulları gibi özel okulların sayısı çok azdır ve bu okulların felsefi idealleri vardır. On bir yaşında Gymnasium , Realschula ve Hauptschule olarak tanımlanan ve sırasıyla akademik yetenekleri düşük çocuklara eğitim veren okullara gidilir. Bu üçlü ayırım, öğrencilerin kendi düzeylerindeki sınıf arkadaşlarıyla olmalarını sağlar. Yine de on beş yaş civarındaki Hauptschule öğrencileri için başarısızlık olasılığı vardır, bu noktada çalışma yaşamı gündeme gelir ve tüm çocuklara 260 değişik meslek için seçim yapma şansı tanınarak mesleki eğitim almaları sağlanır. Özel beceri alanlarının böylesine geniş olduğu bir sistemde asi ve başarısız olan on beş yaş gençliği, çıraklık eğitimine başlayınca neredeyse tümüyle değişmekte, öz güvenleri yerine gelmektedir.

İngiltere’de işçilerin yalnızca % 30 mesleki eğitim almışken, bu oran Almanya’da % 70’tir. Almanya’da mesleki eğitim almamış olan işçiler ise gerekli nitelikleri kazanarak, ustabaşı, servis görevlisi ve satış görevlisi gibi gözde pozisyonlara gelmeye çalışmaktadır. Bu nedenle Almanya’daki işçilerin verimlilik oranları Anglo-Sakson ülkelerinden daha yüksektir (Turner ve Trompenaars, 1995; 205).

Almanya’da herkese, mali durumundan bağımsız olarak, yeteneği ve eğilimine uygun bir eğitim olanağının verilmesi hedeflenmektedir. Devletin eğitim teşvikleri bunun için mevcuttur. Eğitim teşviki alan kişinin eğitim durumuna göre (orta/yüksek öğrenim gibi) farklı olarak hesaplanır. Eğitim görenlerin ve mesleğe hazırlayan eğitim önlemlerine katılanların teşviki “Mesleki eğitim katkısı” ( Berufsausbildungsbeihilfe ( BAB) ) yapılarak sağlanır. BAB her zaman ek ödenek olarak sağlandığından, eğitimin sonunda bu katkının geri ödenmesi gerekmemektedir. Eğitim teşviklerinden, eğitim görenler ile mesleğe hazırlayan eğitim önlemlerine katılanlar faydalanmaktadır. Eğitim görenlere niteliklerine göre değişen oranlarda ayda 562 €’ya kadar yardım yapılmaktadır. Bu ödemenin içine, eğitim boyunca eğitim alınan yerde ayrı bir ev tutulmuşsa, ev kirasının belirli bir kısmı ile okula geliş-gidiş yol parası, öğrencinin en azından ayda bir kere ailesini ziyaret etmesine yetecek kadar yol parası vb. masraflar da katılmaktadır ( Bundesministerium für Arbeit und Sozialordnung, 2002; 3-7) .

Komünal anlayışın bir sonucu olarak Almanlar eğitim konusunda fanatiktirler. Sürekli olarak herkesi geliştirmeye çabalamaktadırlar. Her yıl üç milyondan fazla insan üç yıllık mesleki eğitim programlarına katılıp zamanlarını çalıştıkları işyerleriyle, eğitim kurumları arasında geçirmektedirler. Almanların mesleki eğitime yaklaşımını, Anglo-Sakson ekonomilerdeki yaklaşımdan ayıran iki özellik vardır. Birincisi Almanlar başarısızlıktan nefret ettikleri için herkesin geçerli bir beceriyi kazanabilmesi için eğitim almasından yanadırlar. İkincisi ise, Alman mesleki eğitimi son derece uygulamalıdır. Bireyin karakterinden çok beyni ve elleri eğitilir.

Anglo-Sakson kapitalizm anlayışındaki fırsat eşitliği, sözleşme yapma bakımından komünal anlayışta da geçerlidir. Ancak, Anglo-Sakson anlayışta daha çok bireysel eksenli fırsat eşitliğine inanılır. Yani kişi bireysel başarısıyla eğitim satın alır. Eğitim karşılığında bir ücret öder. En çok parayı veren en iyi eğitimi alır. Ancak toplumun en yoksul kesimi daha kötü şartlarda, nitelik olarak çok daha düşük seviyede eğitim alır.

Toplumculuğu niteleyen ikinci unsur “konsensüs”e gelince bu bir uzlaşmaya ulaşmayı ifade eder. Uzlaşmaya ya otokrasi yoluyla zorla ulaşılır, ya da demokratik ve katılımcı yollarla. Avrupa’da endüstriyel demokrasi, yönetime katılma ( Mitbestimming ), fabrika konseyleri ( Betriebsrat ) ve benzeri düzenlemeler “konsensüs” sağlamaya hizmet eder. Bu tür müesseseler, yöneten ve yönetilen arasındaki, aşağıdan yukarı ya da yukarıdan aşağı gelişen anlaşmazlıkların yerini fikir birliğine bırakması için çalışırlar.

Alman modelinde işçi-yönetim ilişkileri Anglo-Sakson modelinden oldukça farklıdır. Her iki model arasında böyle bir farkın oluşmasının temel nedenini işçiye bakış açısı oluşturmaktadır. Anglo-Sakson ülkelerinde işçi üretimde kullanılan faktörlerden birisidir, gerektiğinde üretim süreci içersinde kiralanır, işi bittiğinde ise kolayca işten çıkarılır. Bundan doğal bir şey yoktur. İşçi firmanın bir parçası olarak görülmez. Aksine tek başına birey olarak görülür.

Alman modelinde ise işçi sosyal bir ortak gibi görülür. İşçi tek başına bir birey olarak değil, aksine grubun bir parçası olarak görülür. Bu nedenle Alman şirket yönetimine baktığımızda, işletme mantığının bu mentaliteyle dizayn edildiği açıkça görülür. Almanya’da 1976 yılında çıkartılan bir yasaya göre, 2000’den fazla işçi çalıştıran bütün işletmelerde, yarısı işçi temsilcilerinden, yarısı da şirket hissedarlarının temsilcilerinden oluşan bir yönetim meclisi kurulması ve bu meclise soruları yanıtlamak için bir personel müdürünün de katılması zorunlu hale getirilmiştir. (Bkz. 4 Mayıs 1976 tarihli “Act on Co-determination”, (“Bundesgesetzblatt”, Part I, p.1153); aynı yasada 23 Mart 2002 tarihinde bazı değişiklikler yapılmış olmasına rağmen “ Yasanın bu hükmüne göre ...normal olarak 2000 kişi ve üzerinde işçi çalıştıran şirketlerdeki işçiler birlikte yönetim (co-determination) hakkına sahiptirler ” hükmü değişmemiş, aynen muhafaza edilmiştir, bkz. 23 Mart 2002 tarihli Yasa (“Bundesgesetzblatt”, Part I, p.1130) md. 1/2.) 500-2000 işçi çalıştıran şirketlerde ise yönetim meclisinin üçte birini işçi temsilcileri oluşturmaktadır. Meclis üyeleri atama yerine seçimle iş başına gelmektedir. Hissedarların temsilcisi olan başkan, alınan kararlarda oyların eşit olması durumda oy kullanır. Meclisler şirketin günlük işlerine karışmaz, özellikle personel işleriyle ilgili önemli kararları oylar.

Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2554 ) Etkinlik ( 173 )
Alanlar
Afrika 65 605
Asya 76 992
Avrupa 13 613
Latin Amerika ve Karayipler 12 64
Kuzey Amerika 7 280
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1321 ) Etkinlik ( 44 )
Alanlar
Balkanlar 22 274
Orta Doğu 18 581
Karadeniz Kafkas 2 293
Akdeniz 2 173
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1277 ) Etkinlik ( 69 )
Alanlar
İslam Dünyası 53 771
Türk Dünyası 16 506
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1913 ) Etkinlik ( 71 )
Alanlar
Türkiye 71 1913

Son Eklenenler