AB Modelinde Yeni Bir Entegrasyon Süreci: Orta Asya Ekonomik Birliği (OAEB)

Yorum

Türkiye; Osmanlı’dan bu yana neredeyse üç yüz yıla yakındır Avrupalı olmak için çaba sarf ediyor....

Türkiye; Osmanlı’dan bu yana neredeyse üç yüz yıla yakındır Avrupalı olmak için çaba sarf ediyor. Cumhuriyet sonrasında ise Avrupalı olma fikri;  “Batılılaşma” veya “muasır medeniyet seviyesi” olarak tanımlandı ve bu yolda önemli ama yavaş ilerlemeler kaydedildi.
 
AB Tarihçesine Kısa Bir Bakış
 
Bizler Cumhuriyet Dönemi’nde, Batılılaşma ve değişim için uğraşırken, Avrupa’da boş durmadı. Avrupalı siyaset, bilim ve felsefe insanları, Avrupa’yı “bütüncül” hale getirecek fikirleri ve görüşleri tartışmaya başladı.
 
Nitekim bu tartışmalar, Avrupa’yı yeni bir oluşuma yöneltti. Bu oluşumun adı; Birleşik Avrupa’ydı. Birleşik bir Avrupa’nın varlığı demek, Avrupa’yı bir daha savaşmayacak şekilde bir araya getirmek demek oluyordu.
 
Gerçekten de Avrupa Birliği’ne giden yolda ilk adım “Schuman Deklarasyonu (9 Mayıs 1950)” oldu. Jean Monnet ile birlikte hazırlanan bu “Deklarasyon” ile AB’nin temelleri atılmış oluyordu.
 
Önce 1951’de Avrupa Kömür Çelik Topluluğu (AKÇT), ardından 1957’de Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (AAET) kuruldu. Bu iki örgütün özelliği ise “suprarasyonalist¹” olmasıydı.  
 
1958 yılına gelindiğinde ise Avrupa’da dönüşüm süreci yaşandı ve Roma Antlaşması ile yeni bir yapılanma modeli oluşturuldu: “Avrupa Ekonomik Toplulukları (AET)”
 
AKÇT ve AAET, AET’nin tek çatısı altında birleştirildi. Böylece 3 Yapılı bir AET oluştu. Her biri için Karar Mekanizmaları (Konsey ve Komisyon) kuruldu ve kararlar suprarasyonel (uluslarüstü) bir anlayışla alındı. 
 
1961’de, AKÇT, AAET, AET, (karar mekanizmaları da dahil olmak üzere) tümüyle birleştirildi ve Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) adını aldı.
 
Bundan sonraki süreçte ise 1987’de Tek Avrupa Senedi kabul edildi. Tek Avrupa Senedi ile ekonomik entegrasyonun en önemli ayakları sayılan ve 4S² olarak formüle edilen, Malların Hizmetlerin, Sermayenin ve Kişilerin Serbest Dolaşımını kapsayan yapı tamamlanmış sayıldı. Hemen ardından da parasal birlik yolunda ECU ile önemli adım atıldı. (ECU daha sonra EURO olarak değişti)
 
Sonuç olarak temelleri 1951 yılında atılan Avrupa Birliği fikrinin ilk aşamasının Birincil amacı olan “Avrupa’da güvenlik ve sosyal ilerlemeyi sağlayan ekonomik ve politik bir birlik ve ikincil hedef olan “ortak politik ve ekonomik girişimleri güvence altına almak için ulusal egemenlik haklarının kısmen devri” Tek Senet ile gerçekleşmiş oldu. Ekonomik Entegrasyon tamamlanmıştı.
 
Sıra bu başarının üzerine “siyasi entegrasyonu” inşa etmeye gelmişti. Siyasi entegrasyonun ilk harcı kabul edeceğimiz tarih ve olay da 1993 Maastricht Antlaşması’dır. Bu Antlaşma, Parasal Birliğin tamamlanması ile Ortak Dış Güvenlik, Ortak Dış Politika, Avrupa için Anayasa ve Avrupa Vatandaşlığı kavramlarını uygulamayı amaçlayan hedefler koyuyordu.
 
Maastricht Antlaşması’ndan sonra sırasıyla 1999 Amsterdam Antlaşması, 2003 Nice Antlaşması imzalandı. 2005 Avrupa Parlamentosu tarafından Avrupa Anayasası Kabul edildi.
 
Maastricht Antlaşması ve ardından yapılan tüm bu çalışmalar, hatta tartışmalar, AB’yi siyasi entegrasyona götürecek olan çabaların ürünüydü. 
 
Ancak siyasi entegrasyon süreci, ekonomik entegrasyon gibi kolay işleyen bir süreç olmamıştır. Zira bazı üye ülkelerden art arda gelen “hayır” oyları, AB’yi kendi içinde bir çıkmaza sokmuş ve tartışmalar giderek çatırdamalara dönüşmüştür. Halen de bu kaos sürmektedir. Çözüm için alternatif yollar üretilmeye çalışılmaktadır.   
 
Görüldüğü üzere, Avrupa Birliği (AB) macerasının temelleri fikirsel düzlemde 1950’lerden başlayarak atılmış, bu fikirler daha sonra eyleme dökülmüştür. 55 yılı aşan bu süreçte Avrupa, önce “ortak Pazar” olmuş, siyasi birliğe doğru da koşar adımlarla ilerlemiştir.   
 
Bugün kendi içinde tartışmalıda olsa Avrupa Birliği dediğimiz ve “Avrupa Birleşik Devleti”ne doğru giden bu entegrasyon; “Tek Avrupa”, “Tek Anayasa”, “Tek Avrupa Vatandaşlığı” kavramları ile özdeşleşmiş olarak dünyada “eşi olmayan model” olarak duruyor.
 
Başlıklarıyla Türkiye-Avrupa Birliği İlişkileri
 
Türkiye ile AB arasındaki ilişkiler 1959’da Tam Üyelik Başvurusu ile başlamıştır. 1963’de imzalanan Ankara Anlaşması ise, Türkiye’nin tam üyeliğine ilişkin bir “çerçeve” Anlaşmasıdır. Buna göre de Türkiye, bu Anlaşma ile AB’ye geri dönülmez bir biçimde tam üye olacaktır.
 
1973’de imzalanan Katma Protokol, Ankara Anlaşması’nın tamamlayıcısı niteliktedir. Katma Protokol ile Türkiye, 12 ve 22 yıllık süreler içinde 2 ayrı ticari mal listelerinde gümrük indirimine gidecekti. Bu mal listeleri, Türkiye’nin AB’ye tam üye olacağı varsayımı üzerinden yapılmıştır.
 
1978 yılına gelindiğine ise Türkiye önemli bir kavşak noktasındaydı. Zira iktidarda 42. Ecevit Hükümeti vardı. Yunanistan AB’ye tam üye olmak üzereydi ve AB, Türkiye’nin de tam üyeliğini istiyordu. Hatta o dönemin AET’si (şimdiki AB) bizzat Ankara’ya gelerek “tam üye olun” mesajı vermişti.
 
Fakat Ecevit bu teklifi kabul etmedi. O dönemin siyasi ve ekonomik konjonktürü içinde geleceği görememenin veya toplama bir Hükümet oluşun getirdiği baskının yüzünden bu ilk altın fırsatı Türkiye değerlendirilemedi. Ardından da tam üyelik konusu uzun bir süre askıya alındı.      
 
1973 ve sonrasında Türkiye, uzun bir dönem AB ile olan ilişkilerini derinleştirmek için çaba sarf etmemiştir. Ta ki 14 Nisan 1987’de Tam Üyelik Başvurusu yapılana dek…   
 
1987 yılında dönemin hükümeti (Turgut Özal) tarafından “tam üyelik” müracaatı yapılmıştır. Bundan önce Türkiye’de yapılan askeri darbe sonrasında Türkiye-AB ilişkileri, AB tarafından dondurulmuştur. Ancak Türkiye’nin demokrasiye geçiş süreci ve 1983’de genel seçimlerin yapılması ile birlikte ilişkiler normalleşmeye başlamıştır. Fakat bu arada AB’de çok önemli bir siyasi olay oldu ve Yunanistan AB’ye tam üye oldu (1981). Türkiye, ikinci kez AB’ye tam üyeliği elinden kaçırdı.
 
1987 Tam Üyelik müracaatı ve ardından AB’nin verdiği cevap ile gelişen siyasi olaylarla devam eden ilişkilerde ciddi mesafeler alınamadı.
 
1995’e gelindiğinde, 1973’de imzalanan Katma Protokol’ün 22 yıllık mal listelerinde gümrük indirimine gidilmesi gündemdeydi. Türkiye yine bir karar aşamasındaydı. Çünkü 22 yıllık mal listeleri, Türkiye’nin AB’ye tam üye olacağı varsayılarak hazırlanmıştı. Ancak ortada tam üyeliğe ilişkin en küçük bir emare yoktu. Bu durumda Türkiye, ya gümrük indirimine gideceği malların vergi oranlarını iki katına çıkarıp, % 50 indirime gidecekti ya da AB ile Gümrük Birliği’ne girecekti.
 
Nitekim Çiller Hükümeti, AB ile Gümrük Birliği’ne gitmeye karar verdi. Kamuoyunda “Gümrük Birliği Anlaşması” olarak yanlış bilinen, doğrusunun ise 1/95 Ortaklık Konseyi Kararı (OKK) olan bu Karar ile Türkiye, AB ile “Gümrük Birliği”ne girmiştir.     
 
1 Ocak 1996’dan itibaren geçerli olan 1/95 Sayılı OKK’ndan sonra, Türkiye ile AB arasındaki ilişikler inişli çıkışlı ve soğuk dönemler yaşamıştır. Aynı şekilde AB’de meydana gelen siyasi gelişmeler bunda önemli etken olmuştur.
 
1996’dan sonra, Türkiye-AB arasındaki ilişkiler, çeşitli diplomatik restleşmelerle, ilişkilerin askıya alınmasıyla, beklentilerle, müzakerelerle ve diplomatik kulisleşmelerle geçti. 
 
Nihayetinde AB, 2002’ye gelindiğinde Türkiye’nin “Tam Üyeliği”ni kabul etmiştir. Ardında da 3 Ekim 2005’te “Tam Üyelik Müzakerelerine Başlama Kararı” almıştır.
 
Bugün geldiğimiz noktada, Tam Üyelik Müzakereleri, 35 Ana Başlıkta toplanmış, “Fasıllar” halinde aşamalı olarak müzakere edilmektedir. Ancak, AB’nin kendi içinde yaşadığı siyasi çalkantılar, Avrupa Anayasası’na ve Avrupa Vatandaşlığı’na karşı bazı üye ülkelerin referandumla “hayır” demesi, Fransa ve Almanya’nın başını çektiği “Türkiye’ye Hayır” sloganı çerçevesinde, Türkiye-AB İlişkilerinin nereye gideceği ve nasıl sonuçlanacağı belirsizdir.
 
Türkiye, en iyimser yaklaşımla 10 yıl, AB’ye göre ise “ya hiç” ya da “20-25 yıl içinde”  tam üye olacaktır. Müzakereler ise halen devam etmektedir.
 
Sonuç
 
Bu noktada benim inancım, “Avrupa’nın Bir Değerler Manzumesi” olduğudur. En gelişmiş demokratik kurumlar, temel hak ve özgürlükler, ekonomik gelişmişlik düzeyi, vatandaşlık bilinci, sekteye uğramadan işleyen demokrasi AB’de vardır. Bu da bizi AB’ye itmektedir. AB’yi bunun için istemekteyiz. Zorlayıcı olması bizim açımızdan çoğu noktalarda iyiye işarettir. Bize gereklidir. Modern ve uygar dünyanın bir parçası olmanın, gücü elinde bulundurmanın bir gereğidir.
 
Ekonomik, sosyal, siyasi ve hukuk alanlarında kendi başımıza yapamadığımız şeyleri, AB’nin tam üyelik sürecinde bize yaptırması, gelişmemiz açısından faydalı olmuştur. Kabul edelim veya etmeyelim AB bize yarar sağlamıştır. Serbest piyasa ekonomisini, rekabeti, kaliteyi, küreselleşmeyi, temel hak ve özgürlüklerde sürekli iyileşmeyi, devlet egemen anlayıştan, vatandaş egemen bir topluma geçişi ve daha pek çok kavramı AB’nin sayesinde kazandığımızı unutmamalıyız.
 
Tabi bizim de AB’ye kazandırdığımız çok şeyler var. Ekonomik alanda Gümrük Birliği’ni kabul etmemiz, AB için büyük bir pazar olmuştur. Hatta “onlar ortak, biz pazar” deyimi de bundan dolayıdır. Üstelik soğuk savaş döneminde NATO ve AB için yaptıklarımız yadsınamaz. Müslüman ve laik bir ülkenin sembolü olan Türkiye’nin, AB içinde iyi bir model olacağı unutulmamalıdır. Fakat uluslararası ilişkilerde “gönül borcu” kavramı yoktur. Mutlak çıkarların paylaşım ilkesi vardır.  
 
Evet, Türkiye-AB arasındaki bu mütekabiliyet çerçevesinde, AB bizi hala kapıda bekletiyor. Ne ev sahibiyiz ne de kiracı… Bu bekleyiş, Türkiye’nin enerjisini elinden alıyor. Üstelik AB, uluslararası teamüllere uymayan, bazen küstahça ve saygınlık sınırını aşan açıklamalarla ülkemizin haysiyetiyle oynuyor. Başta İngiltere olmak üzere AB’ye sonradan tam üye olan hiçbir ülkeye bu kadar saygısızca davranılmadı.
 
Ayrıca, 21. YY’ın ilk çeyreğine doğru koşar adımlarla ilerlerken, AB’nin gelişen dünya konjonktüründeki yeri giderek zayıflamaya başlamıştır. AB içindeki çatlaklık ve görüş ayrılığı derinleşmektedir. Kendi arasında uzlaşmaza yakın karmaşık ve pragmatik ilişkiler vardır. Üstelik Avrupa giderek yaşlanıyor. Sosyal güvenlik maliyetleri 15 veya 20 yıl içinde karşılanamaz duruma gelecektir.
 
Bu sonuçlarla da AB, esasında siyasi entegrasyonun giderek çıkmaza girdiği, ekonomik alanda zayıfladığı kısır döngüden çıkamayacak gibi görünüyor.
 
İşte tam bu noktada Türkiye aslında AB için gerçek bir reçetedir. AB; Önyargılardan, tarihsel kinlerden uzak bir yaklaşımla 5 yıl içinde Türkiye’yi AB’ye tam üye olarak almalıdır. Muğlak söylemler ve belirsizlik kokan tarihler vermekle AB bir yere varamaz. Türkiye’de bu kaotik ilişkilerle yürüyemez. Yürümemelidir.
 
O zaman AB ve Türkiye hangi ortak paydada buluşacaktır. Bu vizyonun her iki tarafa katkısı ne olacaktır? Netleşmelidir. Aksi taktirde Türkiye yeni arayışlara girmelidir.
 
Bizim 50 yılı aşan AB ilişkimiz olmuştur. Bu da bize çok ciddi deneyimler kazandırmıştır. Bu birikimlerimizi uluslararası arenada kullanabiliriz.  Yeni ekonomik entegrasyonlara gidebiliriz. Başta gümrük birliği olmak üzere, daha ileri seviyelerde “ekonomik birlik” oluşturmak, AB’ye yeni bir alternatif model olmak ve bunun liderliğine soyunmak çok yerinde bir karar olacaktır.  Elbette AB’den vazgeçelim demiyorum. Öyle bir iddiam da yok, ama 175 bin sayfalık AB müktesebatını ödev olarak yerine getirmeye devam edelim. AB dayatması olarak değil, Türkiye’nin bölgesel ve küresel güç olması için bunu yapalım. Bu çerçevede unutmayalım ki Orta Asya “geleceğin dünyası”dır.
 
Ve Avrupa Birliği Benzeri Yeni Bir Yapılanma: Orta Asya Ekonomik Birliği…
 
Orta Asya’nın ekonomik değeri, “ABD ile Rusya arasında bir “bilek güreşi”ne sebep olmaktadır. Ekonomik değerin anlamı, Orta Asya’da siyasi çalkantılar, askeri darbeler, lokal savaşlar, bağımsızlık hareketleri, ekonomik istikrarsızlık demek oluyor. Üstelik bu defa Rusya’nın varlığı soğuk savaşı andırır niteliktedir.
 
Evet, Orta Asya’da yeni şeyler oluyor. Coğrafyalar yeniden şekilleniyor. Bu defa sürecin içinde sadece Rusya ve ABD yok, Türkiye’de var. Türkiye içerde kadük görünse de dışarıda rol model gereği etkin ve dinamik bir dış politika izlemektedir. Bu açıdan da Orta Asya’da önemli bir taraftır. Zaten Türkiye, Orta Asya’dan da vazgeçemez.
 
Bu vazgeçilmez ilkesi nedeniyle, Türkiye, Orta Asya’da ağırlığını hissettirecek yeni politik ve ekonomik açılımlar gerçekleştirmelidir. Bu politik ve ekonomik süreci destekleyecek olan atılım da “Orta Asya Ekonomik Birliği (OAEB)”dir.
 
OAEB, tıpkı AB modelinde tasarlanmalıdır. İleriki zamanlarda ise siyasallaşmaya götürecek kurumsal alt yapıyı şimdiden oluşturmalıdır.
 
Türkiye öncelikle, her türlü kompleksten arınmış bir şekilde bölge ülkelerini böyle bir oluşuma davet edecek diplomatik girişimlerde bulunmalıdır. Hatta sadece diplomasi değil, diplomasi dışında bazı kişisel ilişkiler ve dostluklar ile tarih ve kan bağları da kullanılmalıdır. Bu oluşumun zemini hazırlayacak anlatımlar ve sunumlar şüphesiz kafalarda bir alt yapı hazırlayacaktır.
 
Daha sonraki süreçte Türkiye, Roma Antlaşması gibi “Kurucu Antlaşma” mahiyetinde bir antlaşma hazırlamalı ve bölge ülkelerini buraya davet etmelidir. Özellikle bölgeye tarihi bağlarla bağlı olan Rusya’yı ikna etmek yerinde olacaktır. Hatta diğer ülkeler ikna edilmek suretiyle Rusya zorlanmalıdır. Ön kapıdan giremiyorsak, arka kapıdan (Sovyetler Birliği’nden bağımsızlığını kazanan Türk Cumhuriyetlerini baskı unsuru olarak kullanmak) girmeliyiz.
 
Şunu asla unutmamalıyız. “Olmaz diye bir şey yok”. Düşünün ki, İkinci Dünya Savaşı’nda birbirine düşman iki ülke olan Almanya ve Fransa, AB’nin ana kurucuları ve düzenleyicisi olmuştur. Öyleyse bizde Rusya ile birlikte kurucu iki ülke olabiliriz.
 
Önemli olan inanmak ve ikna etmektir. Orta Asya’nın ekonomik değeri ve bölgede çıkar beklentisi içinde olan bazı ülkelerin varlığı, birleştirici unsurdur. Rusya ve Türkiye’nin bölgedeki bağları bu oluşum için de çok güçlü bir sinyaldir.
 
Cesur olmak gerekir. Tarihi tekerrür ettirip bu defa Avrupa için değil, Orta Asya için yeni bir “birlik” oluşturmalıyız. Tarihi nefret ve korkuları olmayan bir bölgede kendimize yol bulmalıyız.
 
Bu projenin hayata geçirilmesi konusunda siyasi irade de ortaya konmalıdır. Akademik düzeyde tezler geliştirilmeli, diplomatik alanda kulislerde dillendirilmelidir.
 
Şimdi denilebilir ki Rusya böyle bir oluşuma yanaşmaz. Hatta fikirsel ayrılıklardan ve çıkarlarından dolayı Rusya bunu engelleyen taraf olur. Ama şunu unutmamak lazım, İkinci Dünya Savaşı’nın düşman devletleri Almanya ve Fransa, savaştan sonraki süreçte daha on yıl geçmeden birliğe giden adımları EUROTOM ile atmıştır.
 
Fikir ayrılığı düşmanlık getirir, ancak fikir ayrılıkları, üretilen politikalar ile her şeyi değiştirir. Rusya’ya bu tezden yaklaşmak lazımdır. Dediğim gibi bütün olmazları, korkuları ve kompleksleri bir kenara itmeliyiz. Kurucu Antlaşma’nın hazırlıklarına şimdiden başlayıp, Konsey ve Komisyon gibi işlevsel kabiliyeti yüksek karar mekanizmaları oluşturulmalıdır.
 
KEİB, Füzyon Antlaşması gibi bir Antlaşma ile Orta Asya Ekonomik Birliği’ne dahil edilmelidir. KEİB bünyesindeki ekonomik kurum olan “Banka” bu oluşumun içine alınmalıdır. Aynı şekilde, KEİB bünyesindeki siyasi kurum olan “Parlamento” yeniden ve daha geniş bir katılımla “etkin” hale getirilmelidir.
 
Evet, sonuç olarak Orta Asya Ekonomik Birliği süreci belki sancılı olacaktır. Unutmamak lazım ki AB’de birleşme çabaları neredeyse 60 yıldır devam ediyor. Üstelik Orta Asya’nın şimdiki konjonktürü bu birleşmeye de oldukça müsaittir.
 
Gelelim “Orta Asya Ekonomik Birliği’nin (OAEB) Kurumsal Yapısı”na…
 
Kurucu Ülkeler: Türkiye, Rusya, Azerbaycan, Ukrayna, Türkmenistan, Kazakistan, Özbekistan
Katılması Muhtemel ülkeler: Tacikistan, Pakistan, İran, Kırgızistan
Daha İleri Seviyede Katılması Muhtemel Ülkeler: Çin, Hindistan, Japonya
 
Rusya’nın Gürcistan ile Türkiye ve Azerbaycan’ın Ermenistan ile problemleri olduğu için bu iki ülke üyeliği sonradan olabilir. Afganistan ise işgal altında olduğu ve siyasi istikrarsızlıktan dolayı üyeliği şimdilik olmamalıdır.
 
Genel Amaç: OAEB, dünyada küreselleşme ve bölgesel düzeyde uluslararası bütünleşme yönünde, siyasal ve ekonomik alanda yeniden yapılanma sürecinin bir ürünü olmalıdır. Nihai hedef ise Bölgesel ve uluslar arası barıştır. Çoğulcu demokrasiye geçiş, temel hak ve özgürlüklerde genişleme üye ülkelerin amaçları arasında olmalıdır.
 
Ekonomik Amaç: Malları, hizmetlerin, sermayenin ve kişilerin serbest dolaşımını sağlayacak “tam ekonomik entegrasyon” olmalıdır. Serbest Ticaret Anlaşmalarının ötesinde, Ortak Gümrük Tarifesi, Ortak Dış Ticaret Politikaları oluşturulmalıdır. Ayrıca, 3. Dünya Ülkeleri için ortak Gümrük duvarları kurulmalı, bölgesel tarımsal ve sanayi alanında işbirliğine gidilmelidir. Çok daha ileri seviyede ise (hayel değil) Parasal Birlik’tir.
 
Siyasi Amaç: Bu süreç, çok sancılı olacaktır. Zira OAEB ülkelerinde çok değişik devlet sistemleri vardır. Demokratikleşme ile insan hakları ve özgürleri bakımından gelişmişlik düzeyi bakımından çok geridedir. Ancak yine de “ortak akıl ve ortak çıkarlar” çerçevesinde bu mümkün olabilir.
 
Kurumlar
 
1) Devlet Başkanları Konseyi (DBK)
En yüksek karar alma organı olmalıdır. Zira OAEB sadece ekonomik bir sistem olmayacaktır. Bundan dolayı alınacak kararlar, devlet veya hükümet başkanları düzeyinde olmalıdır.
 
DBK, üye devletlerin genel ekonomik politikalarını koordine edecek, Birlik adına bir veya birden çok ülke ile veya uluslararası kurumlar ile uluslararası anlaşmaları gerçekleştirmek üzere temel politikaları tesis edecektir.
 
Ayrıca, DBK ortak güvenlik ve dış politikaların belirlenmesi ve uygulanmasına ilişkin kararlar alıp üye devletlerin faaliyetlerini koordine etmekle de görevli olacaktır.
 
 DBK, her üye devletin Dışişleri Bakanlarından oluşacak ve kendi hükümetini temsil yetkisine sahip olacaktır.
 
Dışişleri Bakanları, altı ayda bir toplanacak, temel ekonomik ve siyasi kararları tespit edecektir. Alınan kararlar daha sonra “Deklerasyon”a dönüştürülecek ve DBK Zirvesi’nde “Bağlayıcı Karar” olarak uygulamaya dönüşecektir. Ayrıca DBK’da her ülke bir oya sahip olacaktır.
 
DBK Toplantıları altı ayda bir yapılmalı ve ev sahipliğini de alfabetik sıraya göre ülkeler yapmalıdır. Ayrıca, sistemin daha iyi işlemesi için “Daimi Sekreterya” oluşturulmalıdır. 
 
 
Karar Mekanizmaları iki Türlü Olmalıdır.
·         Oy Birliği Esası; Yeni üyelerin kabulü, uluslararası anlaşmaların onaylanması, ortak savunma ve ortak dış politikanın belirlenmesinde bu sistem kullanılmalıdır.
 
·         Oy Çokluğu Esası: OAEB’nin iç işleyişi bakımından alınacak kararlarda toplam üye ülkelerin yarısından bir fazlasının oyları ile alınmalıdır.  
 
Bunun dışında, OAEB’nin işleyişini genişletmek için hangi Bakanların hangi Konsey toplantılarına katılacağı ve ele alınacak konuların belirlenmesi yararlı olacaktır.
 
2) Orta Asya Ekonomik Birliği Komisyonu (OAEBK)
 
Komisyon, üye devletlerce atanan üyelerden (komiserlerden) oluşan bir “yürütme organı” olmalıdır. Komisyon’un görev süresi beş yılla sınırlandırılmalı ve DBK Zirvesi’nde alınan kararlar belirlenmelidir.
 
OAEBK, bir Komisyon Başkanı ve on üyeden oluşmalıdır. Komisyon, üye ülkelerin değil, Birliğin çıkarını gözetmelidir ve kendi ulusal hükümetlerinden tamamen bağımsız olarak davranmalıdır.
 
Komisyon’un iki görevi olmalıdır. Kurucu Antlaşmaların ve daha sonra genişletilecek olan yeni Antlaşmaların koruyucusu olmak ve çıkarılacak olan yasa, yönetmelik ve mevzuatın doğru uygulandığını güvence altına almak.
 
Şayet üye ülkeler çıkarılan mevzuatları uygulamaktan imtina ederlerse Komisyon bir raporla bunu DBK’ya sunar ve gerektiğinde yaptırım uygulayacak sistemler kurar.
 
Komisyon, Birliği harekete geçiren organ olmalıdır. Yasama sürecini başlatmada tek yetkilidir. Bu yetkisini de DBK’dan almalıdır. Bunlara ek olarak Komisyon, Birliğin icra organı rolüne sahip olması gerekir. Politikaların uygulanmasını gözetmeli ve ve OAEB’nin mali kaynaklarını yönetme yetkisine sahip olmalıdır.
 
Komisyon yürütme organı olarak, DBK’nın aldığı kararları uygulayacaktır. Aynı zamanda da OAEB’yı dış ilişkilerde temsil etmelidir.
 
Komisyon’un daha iyi çalışması için, Komisyon’daki üyelere bağlı alt birimler kurulmalıdır ve bu Komisyon’un merkezi de İstanbul’da olmalıdır.
 
3) Orta Asya Ekonomik Birliği Parlamentosu (OAEBP)
 
Parlamento, başlangıçta “Danışma” niteliğinde olmalıdır. Daha sonraki gelişmelere göre, yetki ve alanını genişletmek mümkün olacaktır.
 
Parlamento beş yılda bir yenilenmelidir. Parlamentonun yapısı, başlangıç için seçimle değil, üye ülkelerin kendi parlamentolarından gönderecekleri üyelerden oluşmalıdır. Ancak üyeler herhangi bir siyasi görüşü temsilen gönderilmemelidir. OAEB’nin felsefesine inanmış üyelerin gönderilmesine dikkat edilmelidir.
 
Parlamento’nun üç temel yetkisi olmalıdır. Yasama, denetim ve bütçe. Bu çerçevede Parlamento Komisyon’un önerilerini inceler ve Konsey ile birlikte yasama sürecine katılır. Fikir ve önerilerde bulunur. Ancak bağlayıcı değildir.
 
Ayrıca gerekirse yönelttiği yazılı veya sözlü sorulara, başta Komisyon olmak üzere tüm OAEB organları cevap verir. OAEB’nin yıllık bütçesini onaylamak ve uygulanmasını denetlemek suretiyle Konsey’e bilgi verir. Yetki Konsey’dedir.
 
Türkiye ve Rusya on beş parlamenter, diğer ülkeler ise onar parlamenter göndermelidir. Merkezi ise Moskova’da olmalıdır.
 
3) Diğer Organlar
 
OAEB’nin bu üç temel organı dışında, ekonomik ve siyasi entegrasyonun gerçekleştirilmesi için alt komiteler kurulması mümkündür.
 
Bunlar, OAEB Bankası, Bölgesel Kalkınma Ajansı, OAEB Mahkemesi, Yatırım ve Kalkınma Fonu gibi temel organlar olabilir.
 
Son Görüş
 
Görüldüğü üzere, şimdilik bir ütopya gibi görünen bu birleşme, aslında hiç de uzak değildir. Önemli olan bu oluşuma önce kendimizi inandırmak, sonra bunun alt yapısını kurgulamak ve bölge ülkeleriyle sıcak temasta bulunmak gerekir.
 
20. YY başlarında biri çıkıp, “Avrupa birleşecek ve tek bir Avrupa’ya doğru gidecek” deseydi, herhalde deli muamelesi görürdü. Ama küreselleşmeyi yaşayan dünyada bölgesel entegrasyonlar giderek artıyor. Orta Asya Ekonomik Birliği neden yeni ve taze bir Avrupa Birliği Modeli olmasın?
 
Musa KARADEMİR
Avrupa Birliği Uzmanı
Uluslararası Diplomatlar Birliği DMW Türkiye AB Danışmanı
 
 
 
Tanımlar
 

¹Suprarasyonalist: Uluslarüstücü, (suprarasyonalizm: Uluslarüstücülük): Fransızca Kökenli Bir kelimedir. Türkçe Tam karşılığı olmamasına rağmen genel tanım olarak; Bir Örgüte (AB gibi), üye ülkelerin egemenlik haklarının bir kısmını o örgüte devretmesidir. Üst organ olan “örgüt” aldığı kararlarla üye ülkelere “yasal yaptırım” uygular ve üye ülkeler bu yasalara uymak zorundadır. Kısaca Yetki Devri
²4S Formülü: Serbest Dolaşımı Kısaca tanımlamak için kullandığım formül, 1-Malların, 2-Hizmetlerin, 3-Sermayenin, 4-Kişilerin Serbest Dolaşımını bütünüdür.
Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2525 ) Etkinlik ( 171 )
Alanlar
Afrika 64 602
Asya 75 975
Avrupa 13 607
Latin Amerika ve Karayipler 12 64
Kuzey Amerika 7 277
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1317 ) Etkinlik ( 43 )
Alanlar
Balkanlar 22 274
Orta Doğu 17 578
Karadeniz Kafkas 2 293
Akdeniz 2 172
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1277 ) Etkinlik ( 69 )
Alanlar
İslam Dünyası 53 771
Türk Dünyası 16 506
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1880 ) Etkinlik ( 76 )
Alanlar
Türkiye 76 1880

Son Eklenenler