İran Nükleer Programının Arka Planı ve Geleceği

Haber

ABD’nin Ortadoğu politikasının önündeki en büyük engel olarak duran İran, jeopolitik konumu, Şii mezhebe dayalı devlet kimliği, ABD ve İsrail karşıtı söylemleri ile bölgede kilit ülke konumundadır. Son dönemlerde İran’ın nükleer güç olma yolundaki çabaları bölgede güçlü bir İran istemeyen ABD ve İsrail tarafından tehdit olarak algılanmaktadır. Bu çalışmada İran’ın nükleer programı ve uluslararası sistemdeki yansımaları ele alınacaktır....

ABD’nin Ortadoğu politikasının önündeki en büyük engel olarak duran İran, jeopolitik konumu, Şii mezhebe dayalı devlet kimliği, ABD ve İsrail karşıtı söylemleri ile bölgede kilit ülke konumundadır. Son dönemlerde İran’ın nükleer güç olma yolundaki çabaları bölgede güçlü bir İran istemeyen ABD ve İsrail tarafından tehdit olarak algılanmaktadır. Bu çalışmada İran’ın nükleer programı ve uluslararası sistemdeki yansımaları ele alınacaktır.

11 Eylül saldırıları sonrasında ABD’nin Yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi’ni önleyici harekat temeline dayandıran Başkan George Bush tarafından “Şer Ekseni” olarak tanımlanan üç ülkeden biri olan İran, ABD’nin “ya değişeceksin ya değiştireceğim” politikasının uzantısı olarak Irak’ı işgal etmesi ile kendisini hem askeri hem de siyasi olarak çevrelenmiş hissetmektedir. Bu durum karşısında dış ve iç politikasının temelini güvenlik algılaması üzerine inşa eden İran, bölgesel bir güç olarak varlığının devamı için nükleer silahlara ihtiyaç duymaktadır. İran, Sünni bir Arap dünyasının yanı başında Şii bir devlet olup yakın çevresinde bulunan Hindistan, Pakistan, İsrail, Çin ve Rusya gibi nükleer güce sahip olan ülkeler tarafından çevrelenmiştir. İran, nükleer kulübe katılmak için elinden geleni yapacaktır. Nitekim İran, ABD’nin bütün söylemleri karşısında ısrarla nükleer programının barışçı olduğunu savunmakta ve bunu (NPT) Nükleer Silahların Geliştirilmesini Yasaklayan Konvansiyon’a dayandırmaktadır. Çünkü bu konvansiyon gereği İran’ın barışçıl amaçlarla uranyum zenginleştirmesini yasaklayan bir hüküm yoktur.

İran’ın nükleer programına yönelik tartışmaları ve İran’ın tutumunu ele almadan önce Uluslararası Atom Enerji Ajansı (IAEA), Nükleer silahların geliştirilmesini yasaklayan NPT Konvansiyon ve uranyum zenginleştirme programı hakkında birtakım temel bilgilere sahip olmak gerekmektedir.

Uluslararası atom enerjisi ajansı BM’nin uzman birimlerinden biri olarak 1956 yılında kuruldu. Ajansın tüzük yasası aynı tarihte 80 ülke tarafından imzalanıp onaylanmış ve 1963 yılından itibaren etkin olmaya başlamıştır. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA)’nın kuruluş ilke ve amacı, bilimsel ve barışçı amaçlarla nükleer enerji teknolojisini geliştirmek ve yaygınlaştırıp kullanmaktır. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın denetiminde 1968 yılında nükleer silahları geliştirme, üretme ve sayısını arttırmayı yasaklayan konvansiyon onaylandı. Bu konvansiyonda vurgulandığı gibi, nükleer silahların geliştirilmesi, nükleer savaşı ciddi bir şekilde körüklediğine inanıldığı için, BM genel kurulunun kararları uyarınca, nükleer silahların geliştirilip, yaygınlaştırılmasını engelleyecek bir anlaşmanın yapılması gerekli görülmüştür. Bu konvansiyonun imzalanmasının temel amacı 1968 yılına kadar nükleer patlamayı gerçekleştirmiş 5 ülke olan ABD, Rusya, Çin, Fransa ve İngiltere’yi nükleer devlet kabul ederek, geri kalan ülkelerin nükleer güç olmasını önlemektir. Bu konvansiyon ile birlikte barışçı olan ve olmayan nükleer faaliyetler birbirleriyle ayrıştırılmış, bilimsel ve barışçı nükleer faaliyetlerle askeri ve kitle imha amaçlı nükleer faaliyetlerin sınırları çizilmiştir. 1968 yılında NPT olarak adlandırılan konvansiyonu imzalayan İran, konvansiyonun 1. 2. ve 4. maddeleri uyarınca, nükleer enerjiyi barışçı amaçlarla geliştirme ve kullanma hakkının garanti edildiğini ve NPT konvansiyon üyelerinin hepsinin, barışçı amaçlarla nükleer teçhizat, madde, bilimsel verileri ve teknolojisini transfer etme ve işbirliği şartlarını kolaylaştırma taahhüdünde bulunduklarını savunmaktadır.

NPT Konvansiyonu ile hiyerarşik bir piramid oluşturulmuştur. En tepede fiilen ve hukuken nükleer teknolojiye sahip 5 ülke bulunmaktadır. İkinci sırada Kanada, İsveç, Hollanda gibi nükleer patlayıcı denemekten gönüllü olarak vazgeçmiş veya 2. Dünya Savaşı sonrasında Almanya, Japonya, İtalya gibi zoraki olarak bu statüyü kabullenmiş ülkeler bulunmaktadır. Bu ülkeler nükleer sanayi ve teknolojisine sahiptirler. Üçüncü sırada bulunan Hindistan, İsrail, Pakistan, Arjantin ve Brezilya gibi ülkeler çeşitli yollarla nükleer patlamayı gerçekleştirmişlerdir.

İran’da ilk nükleer çalışma ABD desteğinde 1957’de başlatılmış ve İran 1958’de IAEA üyesi olmuştur. İran Atom Enerji Kurumu 1973’de kurulmuştur. Şah döneminde ilk nükleer reaktörlerini inşa eden İran’da 1979 İslam Devrimi ardından nükleer çalışmalar İslami bulunmadığı için durdurulmuştur. Devrimin hemen ardından başlayan İran-Irak savaşı İran’ın güvenlik politikasına yönelmesine neden olmuş ve bunun doğal bir uzantısı olarak İran askeri gücünü geliştirmeyi amaçlamıştır. 1985 yılında Şah döneminde başlatılan Buşehr Nükleer Santralinin çalışmalarına devam edilmiş ve 1995 yılında santralin yapımı Rusya’ya verilmiş ve Rusya’nın desteğiyle nükleer çalışmalara başlamıştır. Amerikan istihbarat tahminlerine göre İran’ın 20’den fazla nükleer çalışma tesisi vardır. Bunların en büyüğü Buşehr’de, diğer önemli tesisleri Natanz, Arak’ta bulunmaktadır. Ayrıca bu tesislerin birbirlerinden kilometrelerce uzakta olmaları muhtemel saldırıların başarısız olacağını göstermektedir.

ABD ve İsrail karşıtı politik tutumu, nitelikli nüfuza sahip ve ciddi bir sanayi potansiyelini arkasına alan petrol üreticisi bir İran, Ortadoğu’da ABD karşısındaki tek engel olarak durmaktadır. ABD açısından İran’ın nükleer programının önlenmesini zorunlu kılan birçok faktör bulunmaktadır. Bu faktörlerin en önemlisi İran’ın jeopolitik konumudur. İran, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesinin Orta Asya, Kafkaslar ve Basra Körfezi ayağında güçlü bir engel teşkil etmektedir. Özellikle ABD’nin bu bölgelerde etkinlik kurmasını istemeyen Rusya ve İran, Hazar Havzası ve enerji hatları konularında çıkar birliği içindedir. Gücünü gerçekte Avrasya ve Kafkasya coğrafyasına yönlendirmiş olan Rusya, bölgesel bir güç gibi hareket ederek eski SSCB ülkelerinde kaybettiği gücü yeniden kazanmaya ve tabii hâkimiyet alanı olarak gördüğü bu coğrafyada başta ABD olmak üzere Batı etkisini kırmaya çabalamaktadır. Bu bağlamda dış politikasını Avrasyacılık olarak belirleyen Rusya’nın bölgedeki stratejik ortağı İran’dır. İran’ın nükleer çalışmalarından ekonomik çıkar elde eden Rusya için İran, aynı zamanda Batı karşısında iyi bir koz olarak değerlendirilmektedir.

ABD’nin endişelendiği bir diğer önemli nokta ise İran’ın siyasal İslam söylemi ve ideolojik kimliği ile bölgedeki radikal İslami gruplar üzerindeki etkisidir. Bu durum ABD’nin İran’a olası müdahalesi önünde büyük bir engeldir. Çünkü İran, Ortadoğu coğrafyasındaki radikal akımları kolaylıkla ABD karşısında manupile edebilecek etkinliğe sahiptir. ABD, bu nedenle bölgedeki konumunu güçlendirmiş bir İran istememektedir. Çünkü hegamon bir güç olmayı amaçlayan ABD karşısında ikinci sınıf nükleer silahların yayılması, ABD’nin askeri gücünü kullanmasının önünde sınırlama getirecektir.

Varlığını güvenlik politikasına bağlayan bir diğer ülke olan İsrail, bölgede herhangi bir Müslüman ülkenin askeri olarak güçlenmesine şiddetle karşı çıkmaktadır. İsrail açısından İran yalnızca açık bir düşman değil aynı zamanda Lübnan’daki Hizbullah’ın temel destekleyicisidir. İran’ın nükleer programı İsrail’in komşularına karşı uyguladığı güçlü askeri önlemler alma tehdidini elinden alacaktır. Ayrıca İran çok uzun bir süredir füze teknolojisi üzerinde çalışmaktadır. İran’ın denemelerini başarıyla tamamladığı 1500 km menzile ulaşabilen Şahab-3 füzeleri nükleer başlık takılması durumunda İsrail için büyük tehdit ve caydırıcılık arz etmektedir. İsrail ise bu konuda ısrarla önleyici saldırıda bulunabileceğini vurgulamaktadır. 1981 yılında Irak’ın tesislerini bombalamaktan çekinmeyen İsrail’in benzer bir saldırıyı İran karşısında gerçekleştirmesi muhtemel gözükmemektedir. Ayrıca İran tesislerini bu tarz saldırıların başarısını önleyecek şekilde ülke içinde dağıtmıştır.

İran’ın nükleer programı karşısında AB’nin sergilediği tutum, Irak’ın işgali ve Büyük Ortadoğu Projesi ile su yüzüne çıkan AB-ABD rekabetini yansıtmaktadır. Bu durumda İran AB ve ABD arasındaki çıkar farklılıklarından istifade ederek Avrupa ülkeleriyle yapılan müzakereleri zaman kazanmak için değerlendirmektedir. Rafsancani döneminde iyileşmeye başlayan Avrupa ve İran ilişkileri 1990 Körfez Savaşı sonrasında özellikle enerji alanında gelişimini sürdürmüştür. ABD’nin ilişki koparmak, baskı ve ambargo politikalarına karşılık, bu politikaların İran’ı daha fazla radikalleştireceğini savunan AB, eleştirel diyalog politikasıyla İran’ı sisteme entegre etmeyi amaçlamaktadır. Eleştirel Diyalog denilen bu politikada bir taraftan İran ile ekonomik ve diplomatik ilişkiler devam ettirilirken diğer taraftan İran’ı batı değerler sistemine entegre etmeye yönelik olarak baskı yapılmaktadır. İran açısından da ABD ambargosu karşısında AB ülkeleriyle geliştirilen ilişkiler hem ekonomik olarak İran’ı rahatlatmış hem de ABD karşısında yalnız kalmamak için önem teşkil etmektedir. Özellikle ABD’nin Irak ve Afganistan’a askeri varlığını yerleştirmesiyle kuşatılmışlık hissine kapılan İran için AB, Rusya ve Çin ile olan ilişkileri büyük önem arz etmektedir.

Tarihten gelen derin bir devlet geleneğine sahip olan İran, uluslararası sistemde meydana gelen çıkar çatışmalarını kendi lehine değerlendirme kapasitesine sahiptir. Her ne kadar İran’da nükleer politikaların belirlenmesinde muhafazakârlar etkili olsalar da özellikle Irak savaşının İran kamuoyu üzerindeki olumsuz etkilerinin bir uzantısı olarak nükleer program başta İran halkı ve reformcular tarafından da desteklenmektedir. İran, nükleer programının barışçıl amaçlarla yapıldığı konusunda ısrarcı tutumunu sürdürmektedir ve bu durum karşısında uluslararası denetime açık olması koşuluyla hiç bir ülkenin müdahale hakkı bulunmamaktadır. Sonuç olarak nükleer güçler tarafından çevrelendiğini düşünen İran için nükleer program bölgedeki konumu ve caydırıcı bir güce kavuşabilmek adına vazgeçilmezdir. İran’ın nükleer programına eleştirel diyalog yöntemiyle yaklaşan AB ile yapılan görüşmeler İran tarafından Bush yönetimi karşısında zaman kazanma aracı olarak kullanmaktadır. Ancak göz ardı edilmemesi gereken bir diğer gerçek ise ABD, AB ve Rusya her ne konuda aralarında çıkar farklılığı olursa olsun kendilerine has nedenlerle İran’ın nükleer kulübe katılmasına karşıdırlar. Bu durum karşısında İran’ın yakın vadede geri adım atması ve stratejisini uzun vadeye dayandırması muhtemel gözükmektedir.

*Ortadoğu Uzman Yarımcısı, TASAM Kafkaslar-Orta Asya-Ortadoğu Çalışma Grubu

Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2555 ) Etkinlik ( 173 )
Alanlar
Afrika 65 605
Asya 76 992
Avrupa 13 614
Latin Amerika ve Karayipler 12 64
Kuzey Amerika 7 280
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1321 ) Etkinlik ( 44 )
Alanlar
Balkanlar 22 274
Orta Doğu 18 581
Karadeniz Kafkas 2 293
Akdeniz 2 173
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1277 ) Etkinlik ( 69 )
Alanlar
İslam Dünyası 53 771
Türk Dünyası 16 506
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1918 ) Etkinlik ( 71 )
Alanlar
Türkiye 71 1918

Son Eklenenler