Müslümanlar! Özür Dilemeyin!

Konuşma
Saygıdeğer Senatör Muşahid Huseyin,
Pakistan Senatosu Savunma Komitesi Başkanı,
Sayın Süleyman Şensoy, TASAM Başkanı,
Ekselansları Meslekdaşlarım,
İslam Aleminin Değerli Stratejistleri,
 
 
Hanımefendiler, Beyefendiler,
 
Aziz ve kardeş Pakistanda gerçekleşen bu saygın toplantının açılış konuşmacısı olmaktan ziyadesiyle şeref duyuyorum.
 
Toplantımızın düzenlenmesindeki isabetli zamanlama için evsahibimiz Pakistan Senatosu Savunma Komitesi’ne ve ortak Organizatör TASAM’a teşekkür ediyor, toplantımızın İslam İşbirliği Teşkilatı üye ülkeleri ve dünya halkları için yararlı olmasını diliyorum.
 
 
Hanımefendiler, Beyefendiler,
 
Biz Müslümanlar savunmadayız.
 
Biz Müslümanlar Hristiyan dünyasına “İyi insanlar olduğumuzu”! “Barışçı olduğumuzu”! ispatlamanın psikolojik cenderesindeyiz.
 
Bu yanlış! Bu haksızlık! Bu beyhude gayret!
 
Bizler birleşmedikçe… Bizler güç kazanmadıkça… kimse bize kulak vermeyecektir. Hristiyanlar asırlarca pogrom ve soykırımlardan geçirdikleri Yahudilerin önünde bugün hürmetle eğiliyorlarsa, sebebi Yahudilerin birlik ve güçleridir.
 
 
Değerli Dostlar,
 
Medeniyetler Tarihine bir perspektifden bakıldığında Büyük Medeniyetler;
 
  1. Teori (Kutsal Metinler)
  2. Uygulama (Kutsal metinlerin yönetime uygulanması)
 
açılarından değerlendirilebilirler.
 
Teori ve pratik açısından, İslam ve Hristiyan Medeniyeti arasındaki ana fark:
 
Hristiyanlık hem teori ve hem de pratikte “Dışlayıcı-Exclusive” medeniyettir.
 
İslam ise teorisiyle ve tarihi pratiği ile “İçleyici-Inclusive” medeniyettir.
 
Medine Vesikası ve Emeviler’den başlayıp Osmanlı Millet Sistemi’ne kadar süren tarihte biz Müslümanlar “ahenk içinde birarada yaşam/co-survival in harmony” sanatını bilen bir medeniyetin çocuklarıyız.
 
Yönettiğimiz gayrı-müslimlerin “kendileri olmalarına-we let them be themselves” izin verdik.
 
Buna karşın günümüz Islamofobi’si kısaca  Batı’nın Tarihi Dışlayıcı Geleneğinin yansımasıdır.
 
Bu nedenle özür dileyen taraf İslam Alemi değil, Batı Medeniyeti olmalı, Batılılar bize medeniyetlerinin içleyici ve hoşgörülü olduğunu ispatlamaya çabalamalıdır.
 
Biz müslümanlar 14 asırdır Ezan yanında çan seslerini dinlerken, Hristiyanların 21. Yüzyılda dahi Kilise çanlarının yanısıra Ezan sesine tahammüllerini beklemek saflığın ötesinde gaflet olur.
 
Avrupa, Soykırım mahcubiyeti ile, 1960larda arasına katılan “ötekiler/misafir işçiler” ile  “ortak-yaşam/co-survival” deneyine girişti, ancak yarım asır bile geçmeden “biz çok-kültürlü olamayız” diyerek havluyu attı. (Angela Merkel, David Cameron)
 
Avrupa, ekonomik sıkıntılarının artmasına paralel olarak içindeki “ötekiler’in asimilasyonuna  hız vermekte. Gerileyen ekonomiye paralel olarak artan gelir dağılımı eşitsizliği ile tarihi ırkçılık ve Hristiyan fanatizmi müslümanlar için yalnız Avrupa’da değil, ABD’de de hızla tehdit oluşturmakta. Avrupalı müslümanların bugün karşılaştıkları aşağılanmalar, 20. Yüzyılda Yahudi holokostuna giden sürecin ta kendisidir.
 
 
Aziz Dostlar,
 
Hatırlayacağınız gibi, Katolik Kilisesinin Roma İmparatorluğunu ele geçirmesiyle Avrupa bin yıllık (milenyal) bir karanlık çağa girdi. Aydınlanma ile kiliseyi başından attı ve devlet kilise esaretinden özgürleşti. Ama modernite kiliseye aşırı reaksiyon göstermekle hayatın en önemli boyutunu, manevi dengeyi kaybetti. Modernite, Hristiyan ruhta yırtılmaya yol açtı, ruhta çift kimlik yarattı.
 
İslam’a gelince, Kur’an dünya ve ahiret ihtiyaçlarını ahenkle bütünleştiren vahdet kitabı idi. Bu nedenle İslam Medeniyeti ne Karanlık Çağ ve ne de Engizisyon yaşadı. Yine bu nedenle Mütedeyyin müslümanlarımız ruhlarını dünyadaki maddi çıkarları için ayrı, ahiret için ayrı kompartmanlara bölmediler, kısaca çift kimlik, çift standart krizine düşmediler. Tasavvufta idealini bulan Ruh Bütünlüğü ile yaşamaya devam ettiler.
 
 
Kardeşlerim,
 
Fanatik Hristiyanlar demokrasi, kölelik, insan hakları, kadın hakları, savaş gibi konularda Kur’an-ı Kerim ayet ve surelerine saldırdıklarında bu konularda radikal İncil ayetlerini (saf hristiyanlardan bile) hassasiyetle gizlemeye çalışıyorlar.
 
Ve günümüzde ne yazık ki müslüman olmak isteyen bir çok Amerikalı, Avrupalı, Afrikalı ve Uzak Asya’lı, “psikolojik sorunlu” veya “Terörist” damgası yeme korkusuyla bundan vazgeçmekte. Bu psikolojik baskı nedeniyle özellikle birçok Afrikalı ve Asyalı İslam yerine Hristiyanlığı seçmekte. Keşke bu sis perdesi dışına çıkıp İncil ve Kur’an-ı karşılaştırmalı ve tarihi uygulama içinden kıyaslamalı okuyabilseler…
 
Ben İncil’in Hristiyan dünyasında genel kabul görmüş Kral James nüshası ile Steve Wells tarafından şerhedilmiş “The Skeptic’s Annotated Bible” kitabını kritik ve Kur’an ile karşılaştırmalı şekilde okudum. Özellikle İncil’in ilk bölümü olan  Ahd-i Atik’deki birçok ayetin, tarihteki gibi sui-istimali halinde bugün bile Engizisyon, Haçlı Seferi, savaş, ayrımcılık, terör, kadın karşıtlığı gibi kan ve gözyaşı getirecek potansiyele sahip olduğunu gördüm.
 
Bu İncil ayetleri hala geçerli kabul edilirken ve Batı ekonomileri hızla çökerken Hristiyanlar kanlı tarihlerinin tekrar etmeyeceği garantisini dünyaya nasıl verecekler?
 
Bu nedenle Kitabımıza saldırı ve hakaret halinde özür dileyici, savunmacı, mahçup, Kitabından utanırcasına “biz sizin bildiğiniz müslümanlardan değiliz” psikozunda değil, ofansta olmalıyız.
 
 
Değerli kardeşlerim,
 
Parallel bir yaklaşım, Vestfalya ve Fransız İhtilalinin ırk, etnisite ve mezhep üzerine kurulu Ulus Devlet kavramı üzerinden de yapılabilir. Modern ulus devlet denemesini Fransız İhtilali ile başlatırsak, bu bebek kavram derin insanlık tarihinde kabaca 200 yıllık bir geçmişe sahiptir.
 
Günümüz ulus devletleri bir yandan Avrupa Birliği gibi ulusüstü oluşumların, diğer yandan da mikromilliyetçilik gibi merkezkaç saldırıların tehdidi altında.
 
Özellikle iki dünya savaşıyla Avrupa tecrübesinde görüldüğü gibi ruhlarda nihai algılanması ırkçılık olan ulus devlet, bu haliyle müslüman ruhu ile bağdaşamaz. Toplantımızın ana temasının “İslam Ülkelerinde Çokboyutlu Güvenlik Tesisi” olduğunu gözönüne alarak, İslam alemine giydirilen ırkçı ulusçuluk gibi bir deli gömleğinin ümmetimizin gözyaşlarının bir numaralı nedeni olduğunu unutmamalıyız.
 
Özellikle “Batılılaşmış müslüman elitlerin” şuuraltından bu ırkçı virüsü kazımadıkça… öğrenilmişi öğrenilmemiş (unlearn the learned) haline geri döndürmedikçe… İslamın bütünlükçü vahdet ruhunu geri getirmedikçe… dünyanın heryerinde müslümanlar birbirine düşman binlerce parçaya bölünebilir, kardeşlerine kan ve gözyaşı yağdırabilirler.
 
 
Değerli Dostlar,
 
Şiddet ve radikalizm denince ilk eğileceğimiz husus, fanatiğin amaç ve zihniyetidir. Cahil ve yobaz tarafından eğitilmiş cahil ve yobaz olabilir. Veya modern eğitimle Analitik, Kartezyen bir beyne sahip olabilir. Bu iki kafa yapısıyla da cihad’dan ziyade politik çıkar amaçlı savaşların bilinçli veya bilinçsiz neferi olabilir.
 
Fakat günümüz müslümanının beyninde entelektüel rahatsızlığa yolaçan asıl sorun, modernitenin devlet yönetiminde zorladığı seküler ihtiyaçlar ile şeriat arasındaki sarkacın hangi noktada duracağıdır. Peki atalarımız bu sorunu nasıl çözdüler?
 
Osmanlı’dan örneklersek, özel hukuk tamamen Şer’i idi. (Gayrı-müslimlere kendi kitaplarına göre kendi dini liderlerince yargılanma hakkı tanınmıştı.) Yönetim ise, Şeriata esasta aykırı olmamak kaydı ile Örfi Hukuk’a bağlı idi.
 
Günümüz elitinin beyninde Şeriat ve Seküler ihtiyaçlarımızın nerede buluştuğu konusundaki modern mantık ikilemi ve küresel köyde gayrı-müslimlerle ilişkilerimizde şeriatın konumu sorusu yanıt bulmadan modern elit beynindeki sancı kolay kolay sona ermeyecek gibidir.
 
Kardeşlerim,
 
Bir diğer hayati konumuz ise Cihad kavramıdır.
 
20. Yüzyılın bir vasfı da Sovyetlerin çöküşü ile ideolojilerin ölümü asrı olmasıdır. Bunun sonucu dinimiz İslam, kaybedenlerin kullanabilecekleri çıkar amaçlı  acımasız, materyalist, vahşi bir ideolojiye dönüştürüldü.
 
Şimdi soru şudur: Kutsal dinimizi materyalist, acımasız ideoloji haline getirenlerin elinden nasıl kurtarabiliriz?
 
Eğer tatminkar bir cevap bulamazsak yüce şehitlik kavramımız bile sulandırılabilir, vatanlarımızı işgalcilerden koruyacak kahraman ordularımız bile birgün terörist olarak yaftalanabilir.
 
Uluslararası ilişkilere gelince…
 
Gayrı-müslimlerle tarihi Ahenk içinde Birarada Yaşam pratiğimiz çerçevesinde Medine Vesikası ve tüm inanç ve etnisitelerin ticari ve kültürel alışveriş için birbirine karışıp sonra köylerine tekrar dağıldıkları Agora örneğinden hareket edebiliriz.
 
Yeni Küresel Köy’de insanlığın asli kimliklerini koruyarak ve ondan taviz vermeden ve başkalarının kimliklerine saygılı olarak barış içinde biraraya gelip ihtiyaç değiş-tokuşu yapmaları günümüzün en realist uluslararası ilişkiler yaklaşımı olacaktır.
 
 
İslam dünyasında güvenlik, yönetim ve demokrasiye gelince…
 
Zihnen aşırı Batılılaşmış ve halkına yabancılaşmış yönetici ve güç sahiplerine karşı dikkatli olmalıyız. Halkının değerlerine yabancılaşmış, halkının çıkarı yerine ona karşı küresel güç sahipleriyle işbirliği yapan, halkının hoşnutsuzluğunu barışçı şekilde haykırırmasına izin vermeyen, onu ezen elit, ümmetimiz için çok ciddi bir tehlikedir.
 
Zira bu tutum küresel köyü düdüklü tencere gibi şiddetli basınç içine sokmakta. Gerilla savaşları ve terörün kökünde bu tutum yatmakta. Yakında sadece İslam aleminde değil, dünyanın heryerinde yanardağ gibi  patlamalardan endişe etmeliyiz. Özellikle işsiz Avrupa ve ABD gençliğinin, yani varlıklı iken kaybedenler sınıfına düşen genç Batı nesillerinin yükselen aşırılıklarına karşı uyanık olmalıyız. 21. Yüzyıl, İslam aleminden ziyade, inişe geçen Hristiyan dünyası için son derece karamsar bir geleceğin işaretlerini vermekte.
 
 
Aziz Kardeşlerim,
 
İslam aleminde Eğitimin dümeni kopmuş durumda. Bazı ülkelerde sırf materyalist, bazılarında ise teknik bilimleri tamamen dışlayan aşırı spiritüel zihniyette.
 
Güven içinde, müreffeh bir ümmet için ruhi ve maddi ihtiyaçlarımızı dengeleyebilecek bir eğitim sistemine mecburuz. Ama günümüzde aşırı materyalizm ile dini yobazlık arasında sallanıp duruyoruz.
 
Biraz mizahi bir örnek vereyim;
 
Ezberci, nakilci Kemalist dogma’nın ana okulundan üniversite sonuna kadar eğitimin her kademesini sardığı Türkiye’de yabancı bir yatırımcı, sofistike elektronik teknisyeni  istediğinde ona “yeterli teknik okulumuz ve teknisyenimiz yok, ama size iyi bir Kemalist verebiliriz!” diyebiliriz.
 
Keza bazı kardeş müslüman ülkelerde benzer şekilde “Yeterli teknik elemanımız yok ama size iyi bir imam verebiliriz!” diyebiliriz.
 
Bizi enformasyon çağında yaratıcılıkta, maddi refah ve kudrette geri bıraktıran, erken 20. Asır köylü toplumları için üretilmiş bu (laik veya dini) yaratıcı değil ezberci, akılcı değil nakilci, arkaik, dogmatik müfredattır.
 
 
Ruhani eğitimimize gelince…
 
İslam ülkelerinde dini eğitim, olabilecek en iptidai koşullarda verilmektedir. Din eğitimi yaptıran hocalar ve imamlarımızın ortalaması ilkokul seviyesindedir. Bu cahil insanlar Allah’ın mutlak kelamının kendi tekellerinde olduğunu iddia ederler. Hristiyan aleminde ise papaz ve din eğitimcilerinin Master ve Doktoralı olduklarını görürüz.
 
Ruhi ihtiyaç olan din eğitimi konusunu ciddiyet ve hassasiyetle ele almadığımız takdirde genç neslimiz hayatta dengeyi bulamayacak, ya dini fanatik olacak, ya da dinimizden soğuyacak, kendisine yabancılaşacak, psikolojik kaosa sürüklenecektir.
 
Konuşmamın sonuna gelirken, yıllar önce Jared Diamond’dan okuduğum bir akademik görüşü aktarmak istiyorum. Yazar, Avrupa’nın Asya’nın önüne geçme sebebi olarak Avrupa’nın engebeli arazisinin toplumları böldüğünü, bölünmüş toplumların birbirleriyle sürekli rekabet ve savaşları sonucunda yaratıcılık ve ilerlemenin geldiğini, buna karşın geniş Asya steplerinde oluşan büyük imparatorluklarda kuralın düzen ve istikrar olduğunu, bu politikanın da uyuşukluk ve geri kalmayı getirdiğini savunuyordu.
 
Günümüzde bu görüş tersine döndü, Avrupa istikrarı öne alırken Doğu, ve özellikle İslam Alemi sürekli rekabet, husumet ve savaş içine girdi. Bu durum mütefekkirlerimizin İslam toplumlarının başedilmez görünen sorunlarına yaratıcı çözümler için kafa yormalarına yolaçabilir. Düşünce kuruluşlarımız için de teşvik edici bir gelişmedir bu durum.
 
Ve nihayet son cümlelerimize, düşünce kuruluşları ve stratejik araştırmalar konusuna geldik. Modern Batı yöneticiliği stratejik araştırmalara ve uzun dönemli doktriner ve bilimsel planlamaya dayanırken, bizim yönetim zihniyetimiz karar vericinin anlık psikolojik dengesine bağlıdır. Ülkelerimizdeki yönetim zafiyetinin baş sebebi bu keyfiliktir. Vaktinizi daha fazla almamak için konunun detayına girmek istemiyorum. Ama “Gelişmekte Olan Ülkelerde Stratejik Araştırma Kültürü” konulu çalışmam sizlere ayrıca dağıtılacak olup, aynı zamanda TASAM web sitesinde de yeralmaktadır.
 
Beni sabırla dinlediğiniz için teşekkür ediyorum.
 
Emekli Büyükelçi Aydın Nurhan İslam İşbirliği Teşkilatı Afganistan Daimi Temsilcisidir.
 
Bu metin 7-8 Mart 2014 tarihlerinde İslamabad’da yapılan  “İslam Ülkeleri Arasında Çok-Boyutlu Güvenlik Tesisi” konulu 6. İslam Ülkeleri Düşünce Kuruluşları Forumunda yapılan konuşmanın  bazı ilavelerle takviye edilmiş tercümesidir.
 
Konuşmada yeralan fikirler Sn. Nurhan’ın şahsi görüşleri olup İİT’nı bağlamaz.



Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 4776 ) Etkinlik ( 165 )
Alanlar
Afrika 64 1108
Asya 69 1701
Avrupa 13 1333
Latin Amerika ve Karayipler 12 135
Kuzey Amerika 7 499
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2768 ) Etkinlik ( 43 )
Alanlar
Balkanlar 22 566
Orta Doğu 17 1129
Karadeniz Kafkas 2 649
Akdeniz 2 424
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 3097 ) Etkinlik ( 69 )
Alanlar
İslam Dünyası 53 2000
Türk Dünyası 16 1097
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 3304 ) Etkinlik ( 72 )
Alanlar
Türkiye 72 3304

Son Eklenenler