AB’ye tam üyelik yolunda en önemli ve etkili adımları insan hakları alanında atan ve yaptığı reformlarla başta Avrupa olmak üzere tüm dünyanın dikkatini çeken Türkiye henüz UCM’ye taraf olma yolunda önemli sayılabilecek girişimlerde bulunmadı. Ne Türkiye’de ne de Avrupa’da Türkiye’nin siz konusu mahkemeye taraf olmaması fazla yankı bulmamış gibi gözüküyor. Özellikle Türkiye içinde, AB’nin açıkça dile getirmemesine ve resmen istememesine rağmen, sanki AB başta Ermeni soykırımı iddiaları olmak üzere Türkiye için oldukça hassas konularda isteklerde bulunduğu şeklinde bir kanaat oluşmuş durumda. Bu kanaatin gerçekle ilgisi olmamasına rağmen AB’nin Türkiye’den açık bir beklentisi olan UCM konusunda adımlar atması isteği nedense dile getirilmiyor.
Bir başka ilginç nokta da Türk Hükümeti’nin hala UCM konusunda hiçbir ciddi adım atmamış olması. UCM’ye nispeten daha detay sayılabilecek konularda önemli reformlar yapan Hükümetin UCM konusundaki kayıtsızlığını açıklamak o kadar kolay değil. Şurası çok açık ki, AB’ye üyelik yolunda UCM’nin yargı yetkisini kabul etmek büyük önem taşıyor. UCM’ye büyük önem atfeden ve etkinliği için büyük gayret gösteren AB için UCM’ye taraf olmak, AB’ye aday ülkelerde aranan önemli şartlardan bir tanesi.
Türkiye’nin UCM ile ilgili görece konumu, Türkiye’nin bu konuda ne kadar ihmalkar davrandığını ortaya koyuyor. Türkiye, Avrupa Konseyi’ne üye 46 ülke içinde UCM’yi kuran Roma Anlaşması’nı imzalamayan tek ülke. Ermenistan, Arnavutluk ve Azerbaycan gibi insan hakları konusunda Türkiye ile kıyaslamak dahi istemeyeceğimiz ülkelerin Roma Anlaşması’nı imzalamış olması, Türkiye’nin bu konuda ne kadar geç kaldığını açıklıkla ortaya koyuyor. Daha kötüsü, Roma Anlaşması’nı tüm dünyada 139 ülke imzalamışken imzacı ülkeler arasında Türkiye’nin olmaması, Türkiye’nin insan hakları politikası hakkında kuşkuların doğmasına neden olabilecek bir olumsuzluk. Üstelik 31 Aralık 2000 tarihinden sonra Roma Anlaşması’nı imzalama seçeneğinin ortadan kalktığını da ilave etmek gerek. Yani bu 139 rakamı, Roma Anlaşması’nın 1998 yılında imzalanmasından sonraki iki yıl içinde ulaşılmış bir rakam. Yukarıdaki tarihten itibaren Anlaşmaya taraf olmak isteyen devletler için sadece onay yolu açık.
Yani, Roma Anlaşması’nı imzalamak artık hukuken mümkün olmadığı için Türkiye için artık sadece onay yolu açık. Bu durumda asıl hatanın önceden yapıldığı ortaya çıkıyor. Şayet 1998-2001 arasında, imzalamanın mümkün olduğu dönemde, Türkiye Roma Anlaşması’nı imzalamış olsaydı hem Anlaşmayı değerlendirmek için zaman kazanmış olacak, hem de şimdi uluslararası toplumun iradesinin bir zaferi olarak kutlanan UCM’ye taraf olmayan, dahası imzası ile de taraf olma iradesini göstermeyen ülke olarak görülmeyecekti. İmza belki bazı hukuki yükümlülükler getirecekti; ama yerleşik uluslararası hukuk kurallarına göre Türkiye’nin anlaşmayı onaylaması için hukuki bir zorunluluk olarak Türkiye’nin önüne sürülemeyecekti. Herhangi bir yükümlülük getirmemesine rağmen imza politik açıdan Türkiye’ye önemli faydalar sağlayacaktı.
Türkiye Roma Anlaşması’nı Neden İmzalamadı?
Yukarıda da belirtildiği gibi, AB yolunda birçok alanda ilerleme sağlamasına rağmen Türkiye’nin UCM gibi önemli sayılabilecek bir konuda etkili adım atmamasının çok kolay bir açıklaması yok. Buna karşın birkaç nedenden söz etmek de mümkün:
1- Türkiye’nin dış politika tarihi incelendiğinde Türkiye’nin insan hakları ile ilgili uluslararası düzenlemelere genellikle ihtiyatla yaklaştığı görülür. Bu ihtiyat nedeniyle genel bir bekle-gör politikası benimsenmiştir. Uluslararası insan hakları rejimlerine kayıtsız kalmayı tercih eden Türkiye, söz konusu rejimlere, ancak taraf olmanın siyasal fayda sağlama ihtimalinin belirmesi durumunda taraf olmuştur. 1960’lı yıllarda kabul edilen BM İkiz Sözleşmeleri’ni ancak AB’ye tam üyelik yolunda ilerleme sağlamış olduğunu ispat etmek için kısa bir süre önce imzalayan Türkiye, Avrupa Konseyi’nin kurucu üyesi olmasına rağmen AİHM’nin zorunlu yargı yetkisini ancak 1987’de AB’ye başvurmadan önce kabul etmiştir. Söz konusu ihtiyatlı tutumun, Türkiye’nin Roma Anlaşması’nı imzalamamasında da etkili olduğu iddia edilebilir.
2- İlk maddeyle bağlantılı olarak, Türk yetkililer, Roma Anlaşması’nı değerlendirmek istemiş olabilirler. Soykırım, savaş suçları ve insanlığa karşı suç gibi suçları kovuşturma yetkisine sahip olarak tasarlanan UCM’nin Türkiye’nin çıkarları ile ne denli örtüştüğünün tespiti için Türk yetkililer hemen imza atmaktan kaçınmış olabilirler. Bunun yanı sıra, Anlaşmanın imzalanması, imzalayan hükümeti iç politikada zor durumda bırakabilirdi. Türkiye’de, UCM’nin Türkiye’nin çıkarları ile kesinlikle uyuşmayacağını ve UCM’ye taraf olmanın egemenliğin devri anlamına geleceğini iddia etmeye hazır çok sayıda grubun varlığı, işbaşındaki bir hükümetin bu konuda somut adımlar atmasına engel olabilecek kadar etkili bir sebep. Türkiye Anlaşmayı imzalamadığı halde, Türkiye UCM’ye taraf olursa Ermeni soykırım iddiaları nedeniyle Türkiye’nin zor durumda kalacağını, Güneydoğu’daki terörle mücadele kapsamında Türk generallerin UCM’de yargılanabileceğini savunan, dolayısıyla UCM’ye Türkiye’yi taraf yapmanın vatana ihanetle eşdeğer olduğunu ima edenlerin seslerinin çok çıkması, bu kaygının boyutlarını ortaya koymaktadır. Gerçekle hiçbir ilgisinin olmamasına rağmen bu tür iddiaların halk arasında kolay kabul görmesi ve bunun da seçimlerde sandığa yansıması ihtimali, herhangi bir hükümeti, iç politik kaygılar nedeniyle, bu konuda adım atmaktan alıkoyabilecek bir neden.
3- Bir diğer önemli neden de, AB’nin şimdiye kadar Türkiye’ye, UCM’ye taraf olması yönünde bir baskı yapmamış olması. İnsan hakları alanındaki reformları dış dinamiklerin etkisiyle gerçekleştiren ve bu konuda adeta bir gelenek yaratan Türkiye, AB’nin şimdiye kadar tam üyelik için kesin bir şart olarak ileri sürmediği bu konuyu, insan hakları alanında atılması gereken bir adım olarak değerlendirmemiş olabilir. Türkiye’nin bu AB’nin istediğinden ne eksik ne de fazlasını yapmama şeklindeki tutumu, Türkiye’nin UCM’yi şimdiye kadar yeterince dikkate almamasına neden olmuş olabilir.
4- Bir başka sebep de ABD’nin UCM’ye muhalefeti olabilir. Clinton döneminde Roma Anlaşması’nı imzalamasına rağmen ABD, Bush’un iktidara gelmesiyle imzasını geri çekmiş ve Mahkemeye karşı etkili bir muhalefet başlatmıştı. Mahkemeyi etkisiz hale getirmek için BM Güvenlik Konseyi çerçevesinde çaba gösteren ABD, bunu başaramayınca ikili anlaşmalar yoluyla, Amerikan personelinin UCM’ye teslim edilmesinin önüne geçmeyi amaçlamıştır. Bu çerçevede yapılan anlaşmaların uluslararası hukuka aykırı olduğu şeklindeki eleştirilere rağmen ABD bu girişiminden vazgeçememişti. ABD, ikili anlaşma çağrısına uymayan ülkelere yaptığı ekonomik yardımı kesmişti. ABD, Roma Anlaşması’nı imzalamadığı için Türkiye’ye bu yönde bir çağrıda bulunmamıştır. ABD’nin UCM’ye muhalefetinin Türkiye’nin Mahkemeye taraf olmaması ile ne kadar ilgili olduğunu ölçmek doğal olarak mümkün değildir. Ancak bu muhalefetin Türkiye’nin şimdiye kadar UCM’ye taraf olmamasında etkili olmuş olması ihtimal dahilindedir. Gerçi NATO üyesi olması nedeniyle, Türkiye, UCM’ye taraf olsa ve ABD ile ikili anlaşma imzalamasa bile ABD’den ekonomik yardım almaya devam edecektir. Çünkü ilgili ABD Kanunu, ABD ile ikili anlaşma imzalamayan ülkelere ekonomik yardım yapılmaması hükmünden NATO üyelerini muaf tutmaktadır. Ancak konu daha çok siyasidir. UCM’ye taraf olduğunda Türkiye, ister istemez ya ABD ile –büyüklüğü şimdiden kestirilemeyecek olan- siyasi bir kriz yaşayacak, ya da AB ile ilişkilerinde pürüzler yaşayacaktır. Türkiye UCM’ye taraf olduğunda, ABD büyük bir ihtimalle Türkiye’den ikili anlaşma imzalamasını talep edecektir. Şimdiye kadar ABD’nin ikili anlaşma talebine bütün AB üye ve aday ülkeleri olumsuz yanıt verdi. AB de ortak bir tutum takınarak, ABD’nin ikili anlaşmalar yoluyla UCM’yi etkisiz hale getirme çabalarının kabul edilemeyeceğini ortaya koymuştu. Türkiye, ABD’nin ikili anlaşma talebine olumlu yanıt verirse AB ile ters düşecek ve Avrupa kamuoyunda önemli bir prestij kaybına uğrayacak; şayet Amerikan taleplerine olumsuz yanıt verirse bu sefer de ABD ile sorunlar yaşayacaktır.
Uzman, TASAM Küresel ve Bölgesel Güç Merkezleri Çalışma Grubu