1. Giriş
Türkiye, Soğuk Savaş sonrası dünyadaki ve bölgemizdeki radikal jeopolitik değişiklikler nedeniyle AB’ye davet edilmiştir. Avrupa’nın ABD’ye karşı oluşturmak istediği “ Küresel Güç Olma“ projesi kapsamında Türkiye’nin katkılarının büyük olacağı değerlendirilmiştir. Ancak 2001 yılından sonra değişen ABD politikaları nedeniyle, AB’nin bu projesi gerçekleşme şansını yitirmiştir. Bu nedenle AB’nin Türkiye’ye olan gereksinimleri giderek azalmakta ve sadece AB’nin enerji ve savunma alanlarındaki güvenliği üzerinde odaklaşmaktadır. Bu durum Dünya Ekonomik Forumu tarafından yayınlanan raporda açıkça belirtilmektedir. Buna göre 10-20 yıllık bir perspektifte, Enerji Güvenliği, Yaşlanan Nüfus ve Jeopolitik Riskler alanlarında ortaya çıkabilecek sorunların çözülmesinde, Türkiye’nin Avrupa’ya önemli katkılarda bulunabileceği açıklanmaktadır. Buna rağmen, ABD’nin tarihsel ve vazgeçilmez ortağı İngiltere dışındaki AB’nin birinci sınıf ülkeleri olan Almanya, Fransa, Danimarka ve Hollanda, Avrupa’nın Türkiye ve Türklere karşı 500 yıllık geçmişe sahip şartlanmış davranışları içindedirler. Bu şartlanma, Avrupa’nın hiç bir zaman Türkiye’ye ve Türklere muhtaç olmama stratejisi üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu nedenle giderek stratejik önemi yeniden öne çıkan Kıbrıs’ta Türkiye’nin politik ve askeri kontroluna son verilmesi uygun bir çözüm olacaktır.
- Rusya ile jeopolitik bütünleşmesi,
- AB’nin ekonomik ve sosyo-kültürel yapısını bozması,
- Bölgesel bir güç haline gelmesi,
- Din devletine dönüşmesi,
- AB üyeliğinden ve Gümrük Birliği Anlaşmasından vazgeçmesi,
- Şanghay İşbirliği Örgütüne üye olması,
- NATO’dan çıkması
Rusya’nın Korku ve Endişeleri
- Türkiye’deki ABD üslerinin genişlemesi ve asker sayısını artması
- Boğazlar rejiminin Batı lehine değiştirilmesi
- Nahçıvan’ın Türkiye’ye entegre edilmesi şeklinde özetlenebilir.
1999 Helsinki Zirvesi ile Kıbrıs sorununa AB de dahil edilmiştir. Bugün yedi yıl sonra gelinen noktada, AB, son İlerleme Raporu ve Stratejik Belge’de yer alan ifadelerle, Türkiye’yi GKRY’ne liman ve hava alanlarını açmadığı için, açıkça tehdit etmektedir.Türkiye ise, AB’nin ambargo ve izolasyonları kaldırmasını talep etmektedir. Her iki tarafın talepleri arkasında farklı nedenler ve yaklaşımlar bulunmaktadır. Metin Münir, 14 Kasım 2006 tarihli Milliyet gazetesindeki yazısında bu durumu gerçekçi bir şekilde şöyle açıklamaktadır; “Kıbrıslı Türklere ambargo uygulayan AB değil, Kıbrıs Rum Hükümetidir. Türkiye 1974’de adaya asker çıkardıktan sonra Rumlar Türk kontrolundaki limanları kapattı. Türkiye dışındaki bütün dünya devletleri ( ABD, Rusya, Çin, Azerbaycan dahil) bu karara uyuyor. Sadece AB ülkeleri değil. Rumların koyduğu ambargoyu Rumlar kaldıramaz. Rumlar da kaldırmayacaklar. Çünkü limanların kontrolu egemenlik haklarıyla ilgilidir. Bu durumda Türkiye’nin ambargo ve izolasyonların kaldırılmasını sadece AB’den değil diğer ülkelerden de talep etmesi gerekmez mi? AB kontrolunda Magosa limanının açılmasını öneren Fin planı ise Türkiye’ye bir tuzak mahiyetindedir. Bu planla hem KKTC’nin varlığı tanınmamış olacak, hem de Türkiye’nin liman ve havaalanları Rumlara açılmış olacaktır.
İlerleme Raporu, Türkiye’nin Avrupa hukuk ve değerlerine ters düşen laiklik uygulamaları, cari açık, yüksek dış borç, işsizlik, düşük ücretler, yetersiz sağlık hizmetleri ve emeklilik gibi temel sorunlarına hiç değinmemektedir. AB Kıbrıs sorununu kendisi yaratmıştır. Rum tarafı, 1960 Anlaşmalarını Enosisi engelleyen uluslararası belgeler olarak görmüştür. Bu anlayış neticesinde 1963 yılı sonlarında, Anayasanın, iki tarafın eşitliğini sağlayan ve değiştirilemez nitelikteki hükümlerini tek taraflı olarak değiştirme amacıyla eyleme geçmişlerdir. Bu durum, doğal olarak, Kıbrıs Türk toplumunca hiçbir şekilde kabul edilmemiş olsa da, adada yaşayan Türkler ortak yönetimden zorla çıkarılmışlardır. Sonuç olarak, iki toplum arasındaki ortaklık denemesi sadece üç yıl sürmüştür. Bu olayı takip eden dönemde, Kıbrıs Türkleri, toplam olarak adanın çok küçük bir kesiminde ve etrafı Kıbrıslı Rumlarca kuşatılmış bölgelerde sıkış sıkış yaşamak zorunda bırakılmışlardır. Kıbrıs Türkleri bu dönemde, Yunanistan’ın da desteği ile, etnik temizliğe uğramışlardır. Söz konusu kuşatma, 1974 yılına kadar devam etmiştir. Bu dönemde Kıbrıs Türkleri, bugün Bosna ve Kosova’da görülen şiddet ve terörün benzerine hedef olmuşlardır.
Güney Kıbrıs anlaşmalara aykırı olarak Birliğe alınmıştır. Şu nokta çok iyi bilinmelidir ki, Kıbrıs sorunu; BM, AB, ABD, Rusya’da dahil olmak üzere kimsenin öncelikli sorunu değildir. Bunu sorun haline getiren Yunanistan ve Kıbrıs Rumlarıdır. Kıbrıs sorunu ayrı bir sorun da değildir, aynı zamanda doğu Akdeniz ve Ege hakimiyeti sorunudur. İngiltere 350 yıl önce topraklarına kattığı Cebelitarık’ta varlığını sürdürmektedir. Cebelitarık Boğazı’nın bugünkü jeostratejik önemi aynen devam etmektedir. Kıbrıs da aynı önemdedir.
Bu nedenle, dünyanın her tarafına kök salmış ve aynı ülkü yönünde indoktrine olmuş Yunanlılar, “ Megali İdea “ nın Anadolu dışındaki son toprağı olan Kıbrıs’ı da ele geçirmek için büyük bir mücadele içindedirler. İki asırlık klasik strateji ve politikalarında hiç bir değişiklik yoktur. Daima Türkiye üzerinde etkili başka devletleri kullanarak hedeflerini ele geçirmişler ve topraklarını genişletmişlerdir. Sorunu getirdikleri bu noktada, ABD, BM ve Rusya’dan sonra AB’yi de soruna dahil etmeyi başarmışlardır. Rumlar, AB üyesi devletlerin bir çoğunun politikalarını, bireysel ve özel ilişkilerle etkilemektedirler.Bu klasik Yunan stratejisi, AB Başmüzakerecimiz Ali Babacan tarafından da farkedilmiştir. Ali Babacan; “ Yunanistan ve Rum kesiminin amacı, Türkiye’nin kolunu AB’ye büktürüp altı ayda bir dönem başkanlıkları değişiminde, Türkiye’den parça parça bir şeyler kopartabilir miyiz şeklindedir.“ Bu konuda Yunanlı yazar Faturos’un değerlendirmesi de itiraf mahiyetindedir. “ Küçük bir devlet, uluslararası koşulları ve müttefiklerini kullanarak kendinden kat ve kat üstün olan bir ülkeye karşı sıkça zafer kazanma imkanına sahiptir. Biz Yunanlılar bu hususta çok şeyler biliyoruz ve başarılıyız da. Yunan Devletinin doğuşundan itibaren müttefiklerimizi uygun şekilde kullanarak ve büyük devletlerin de desteğini alarak tekrar tekrar sınırlarımızı genişlettik“.
Gerçekleri herkesin bilmesine rağmen Yunan diasporası ve AB içindeki Yunan lobisi o kadar etkilidir ki, GKRY ve Yunanistan en küçük bir tavize yanaşmamaktadır. Kıbrıs’ta gerçekleri söyleyen veya uygulamaya çalışan herkes, nedendir bilinmez, kısa zamanda görevinden ayrılmaktadır. İngiltere Dışişleri Bakanı Jack Straw buna örnek gösterilebilir. Sayın Rauf Denktaş’ın da görevini bırakması için içerde ve dışarda yapılan dezenformasyon çalışmaları da bu kapsamda değerlendirilmelidir. Dünyanın ve Avrupa’nın en güçlü ülkeleri, hak ve hukuka aykırı olsa bile Rum ve Yunan istekleri karşısında kararlı ve kesin bir duruş gösterememektedirler. AB üyesi GKRY, küresel ekonominin kurallarını serbestçe uygularken, komünist bir partinin yönetiminde aşırı milliyetçi ve ırkçı çizgideki ulusal çıkarlarından da asla vazgeçmemektedir. Avusturya’daki Hayder hükümetinin ırkçı söylemlerine tahammül edemeyen AB, hem komünist hem de aşırıcı milliyetçi ve ırkçı GKRY’ne nasıl göz yumabilmektedir?
Gelelim Kıbrıs sorunundaki büyük çekişme ve mücadelenin özünü oluşturan jeopolitik ve jeostratejik gerçeklere. 1960 ve 1961 Londra ve Zürih Anlaşmaları ile İngiliz toprağı haline gelen Akratori ve Dikelya askeri üsleri de soruna başka bir boyut kazandırmaktadır. Anılan askeri üslerden ABD’nin de ikili anlaşmalar çerçevesinde yararlandığı unutulmamalıdır.Kıbrıs bu özellikleri ile gittikçe karmaşıklaşan Ortadoğu bölgesinde bir istikrar adası ve askeri açıdan bir yığınaklanma ve büyük güçler için taarruzi çıkış noktasıdır. İngiltere’nin Türklerin Kıbrıs’taki varlığını korumayı gözeten daha esnek çözüm yaklaşımlarının altında, Rumlara güvensizlik yatmaktadır.Kıbrıs’ın tamamen Rumların kontroluna geçmesi halinde, İngiltere üslerin varlığının tehlikeye girmesinden endişe etmektedir.Çünkü İngiltere hakimiyetindeki Kıbrıs’ın Rum saldırıları ile bugün geldiği nokta meydandadır. ABD ise Yunan diasporasının etkisi ve Türkiye’nin bölgede etkin bir güç merkezi oluşturmaması için daha dengeli bir yaklaşım sergilemektedir. Kıbrıs politikalarında GKRY ve Yunanistan’ı en çok korkutan, bloke eden, engelleyen ve rahatsız eden konu Kıbrıs’taki Türk askeri varlığıdır.
Türkiye’nin adadaki bu stratejik askeri yığınağı, Türkiye’ye hayati önemde politik, ekonomik ve jeostratejik avantajlar sağlamaktadır.
Bunlar şunlardır;
- KKTC’nin varlığının korunması ve devam ettirilmesi,
- Yunanistan’ın Ege’deki oldu bittilerine karşı sigorta görevi,
- Anadolu yarımadasının ve bölgedeki askeri üslerin güvenliğinin sağlanması,
- GKRY ile müttefikiYunanistan arasındaki stratejik ulaşım hatlarının kontrolu,
- Doğu Akdeniz’deki deniz ticaretinin güvenliğinde söz hakkına sahip olma
30 yıldan beri Yunanistan’ı Ege’de caydıran TBMM’nin 1976 tarihli “ Savaş Nedeni “ kararının kaldırılması talebi, Yunanistan’ın ısrarlı girişimleriyle AB’nin 2006 İlerleme Raporunda yerini kolaylıkla almıştır. Böylece Türkiye’nin 1976 yılında uluslararası kamuoyuna deklare ettiği kırmızı çizgisi, AB içinde tartışmaya açılmaktadır. Bu durum, politik alanda sürekli savunma durumunda kalan Türkiye’nin pasif ve tavizkar tutumundan kaynaklanmıştır. Oysa Yunanistan ve GKRY’e karşı kullanabileceğimiz ve haklı olduğumuz o kadar çok şey var ki; Kıbrıs’taki Atlılar ve Sandallar katliamları, İstiklal Savaşı’nda yapılan Yunan katliamları, Batı Trakya’daki Türk azınlığa uygulanan hukuk ve insanlık dışı uygulamalar, Türkiye ait olduğu halde 1947 Paris anlaşması ile Yunanistan’a hediye edilen 12 Adalar, tarihi ve coğrafi gerçeklere aykırı olarak ele geçirilen ve halen gereksinimlerinin önemli bir bölümünü zaten Türkiye’den sağlayan ses mesafesindeki adalar. Neden biz de bunları dile getirmiyoruz ve hak iddia etmiyoruz. Atina’da cami açılması kabul edilirse, Heybeliada Ruhban Okulu açılacak mıdır? Türkiye, yeni Vakıflar Yasası ile azınlıklara ayrıcalıklar tanımaya hazırlanırken, 83 yıldır Batı Trakya’daki Türklerin mal ve topraklarına yapılanlara bir bakılmalıdır. Okullardan Türkçe isimler kaldırılmıştır. Avrupa hukukuna rağmen Yunanistan Türk azınlığın kimliğini reddetmekte, ekonomik ve idari baskılarla kültürel soykırım uygulamaktadır.Türk Yunan ilişkilerindeki bu pasif politikaya ivedilikle son verilmelidir.Bunu şövenizm ile yapmaya gerek yoktur.Türkiye’nin hem AB hukuku, hem de uluslararası hukuk ve Lozan Antlaşmasından kaynaklanan haklarına kararlılıkla sahip çıkması yeterlidir. Bu pasif politika nedeniyle Ermeni soy kırımı da Avrupa Parlamentosunca kabul edilmiş ve resmi kayıtlara geçmiştir. Ülkemizi yönetenler ve Türk milleti şunu asla unutmamalıdır. Kıbrıs, Türkiye’nin kırılma noktasıdır. Ondan sonra çözülme safhasına geçilecektir. Kıbrıs’tan sonra Ege’deki Yunan politikası daha saldırgan bir duruma gelecektir. Kıbrıs, Türkiye açısından Ege’nin, veya doğu Akdeniz’in değil, tüm Akdeniz’in ve hatta Karadeniz’in anahtarıdır. Kıbrıs’tan Türk askeri varlığının kaldırılması halinde, Türkiye denizlerle çevrili bir kara ülkesi haline gelecektir.
[3] Turgay Cin, Türkiye ve Yunanistan Bakımından Ege’de Karasuları Sorunu Seçkin Yayınevi 2000 s. 122
[4] 12 Kasım 2006 tarihli Milliyet Gazetesi
[5] New Europe No: 595 October 17-23 2004 p.19
[6] New Europe No: 594 October 17-23 2004 p. 32
[7] Ege’deki nazik dengeyi ve Yunanistan’ın bu dengeyi bozma niyet ve hazırlığını dikkate alan Türkiye, 1976 yılında konuyla ilgili olarak ortaya kesin bir tavır koymuştur. Türkiye, Yunanistan’ın karasularını altı milin ötesine genişletmesinin “savaş nedeni“ (casus belli) sayılacağını kesin bir dille ilan etmiştir.Demirel’in Başbakanlığını yaptığı 1. Milli Cephe Hükümeti’nin bu kararı, zamanın Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil tarafından 15 Nisan 1976’da ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’a yazılı bir mesajla bildirilmiştir.“ Şükrü Elekdağ, “Ege’de Kriz Belgeleri“, Milliyet, 11 Şubat 1996, s. 19.