İran’ın Bölgesel Politikalarına Bakış

Kategori Seçilmedi

GİRİŞ

Sahip olduğu jeopolitik konumu, doğal kaynakları, nüfus gücü, tarihsel ve kültürel birikimi ile ideolojik tutumu nedeniyle Orta Doğu’nun en önemli ve en etkin ülkelerinden birisi olan İran’ın dış politikasının yakından takip edilmesinin ve doğru biçimde değerlendirilmesinin bölgeye yönelik politikalar geliştirmek isteyen devletler açısından ne derece önemli olduğu aşikârdır. Türkiye ile sınır komşusu olan İran’ın aynı zamanda bir Kafkas ve Orta Asya ülkesi de olması konuyu Türkiye için daha önemli hale getirmektedir. Diğer yandan başta Irak meselesi olmak üzere Orta Doğu’nun içinde bulunduğu karmaşık durum ve ABD nin İran’a yönelik tehditlerini gün geçtikçe artırması söz konusu ülke ile olan ilişkilerin özel bir önem kazanmasına yol açmaktadır. Bu yazımızda İran’ın bölgesel politikalarına değinerek bu ülkenin hedeflerini incelemeye çalışacağız.

TARİHİ ARKA PLAN

Yaklaşık 2500 yıllık kesintisiz devlet geçmişine sahip olan İran, İslamın ortaya çıkmasıyla birlikte Batı Asya’daki merkezi konumunu kaybetmiş ve 3.Yezdgerd’in Arap orduları karşısında tutunamamasından ve Horasan’da öldürülmesinden sonra Arap-İslam yönetimi altına girmiştir. Gazneliler ile birlikte Türk hanedanlar tarafından yönetilmeye başlayan ülkedeki bu durum kısa dönemli istisnalar dışında yaklaşık 1000 yıl boyunca sürerek Pehleviler dönemine kadar devam etmiştir. Bu dönem içerisinde yaşanan ve İran kimliğini ciddi bir dönüşüme uğratan en önemli gelişmelerden birisi ülkenin 16.yy.ın başlarında Erdebil merkezli Safevi Hanedanı tarafından Şiileştirilmesi olmuştur. Bu durum uzun bir dönemden sonra ilk kez olmak üzere İran milli kimliğinin inşa edilmesi anlamına da gelmekteydi. Nitekim bu dönemin ardından İran kendisini sürekli olarak dışarıya karşı mezhebi kimliğiyle tanımlamaya başlamış ve İslam öncesi dönemlere ait olan İran-Turan karşıtlığı yerini Şii-Sünni karşıtlığına terk etmiştir. Safeviler hızla ülkeyi Şiileştirmeye girişmişler, Osmanlı İmparatorluğuna karşı giriştikleri macera 1514 yılında Yavuz Sultan Selim tarafından kesin bir şekilde sona erdirilince güney Irak gibi İmparatorluğun merkezinden uzak bölgelerdeki ve Hindistan, Afganistan ve Azerbaycan gibi etraf bölgelerdeki propaganda faaliyetlerini artırmışlardır. Şiilik bugün dahi İran dış politikasında belirleyici bir role sahip olup İslam Cumhuriyeti, Safevi devleti içinde yer alan ve bugün İran’ın dışında bulunan yoğun Şii nüfusa sahip bölgeleri kendi nüfuz alanının içinde gördüğünü gizlememektedir. Bu durum İran dış politikasında bölgesel şiicilik (1) adı verilebilecek bir eğilimin ortaya çıkmasına yol açmış ve gerek Şah döneminde gerekse de İslam Cumhuriyeti döneminde ülke dış politikasında belirgin bir ağırlığa sahip olmuştur.(2)

Sanayi devriminden sonra yaşanan gelişmelerin sonucunda ortaya çıkan sömürgecilik Osmanlı İmparatorluğu gibi İran’a da büyük darbeler vurmuş, ciddi oranda toprak kaybına uğrayan ülke ikinci dünya savaşı sırasında İngiliz ve Rus orduları tarafından Rıza Şah’ın Alman sempatizmanı olduğu gerekçesiyle işgal edilmiştir. İşgalin ardından babasının yerini alan Muhammed Rıza Pehlevi Batılı ülkeler ile iyi ilişkiler kurmaya çalıştı. İkinci Dünya Savaşının ardından Sovyetler Birliğinin süper güce dönüşmesiyle birlikte kuzey yönünden İran’a yaptığı baskıları artırması ve geleneksel sıcak sulara inme politikasını bu ülke üzerinden hayata geçirmeye çalışması da İran’ın başta ABD olmak üzere Batılı ülkelerle kurduğu stratejik ilişkilere hız ve derinlik kazandırmıştır. Şah’ın Batı yanlısı politikaları İran halkı tarafından tepki görmekte gecikmemiş ve Musaddık’ın işbaşına gelmesi sonucu Şah geçici olarak ülkeden ayrılmak zorunda kalmıştır. Petrol kaynaklarını millileştiren Musaddık 1953 yılında ABD ve İngiltere destekli bir askeri darbeyle işbaşından uzaklaştırıldıktan sonra Şah eski politikalarına kaldığı yerden devam etmiş, İngiliz petrol şirketlerinin yanı sıra ABD şirketleri de bu ülkeyle önemli anlaşmalar imzalamıştır.(3) İran bu dönemde Nasır’ın liderliğini yaptığı Arap milliyetçiliği dalgasına İsrail ile olan ilişkilerini geliştirerek karşılık vermiş, resmi olarak İsrail’in varlığını De Facto düzeyinde tanıyan İran ile bu ülke arasındaki ilişkiler özellikle güvenlik alanında stratejik işbirliği seviyesine yükselmiştir.(4) Petrol kaynaklarının sınırlı olduğunun anlaşılması ve 1973 Arap-İsrail savaşı sonrasında Arap ülkelerinin petrol silahına başvurmaları petrol fiyatlarının bir anda çok yüksek seviyelere gelmesine yol açmış ve bu durum bir anda büyük gelirlere kavuşan İranın sosyo ekonomik yapısında ciddi değişikliklere yol açmıştır.(5) Şah yönetimi bu büyük kaynakları makro ekonomik projelere ve silahlanmaya tahsis etmiş ve bu şekilde önemli bir bölgesel güç olma yönünde büyük adımlar atmıştır. Ekonomik alanda başta Abadan Petrol Rafinerisi ve Sovyetler Birliği tarafından kurulan Isfahan Demir Çelik Kompleksi gibi büyük ölçekli tesislerin yapımı için batılı ülkeler ve Sovyetler Birliği ile büyük anlaşmalar yapılmış yine bu dönemde, bugünlerde uluslararası kamuoyunda oldukça geniş tartışmalara konu olan Buşehr Nükleer tesislerinin inşası için Alman Siemens şirketiyle bir anlaşma imzalanmıştır. Söz konusu tesisler tamamlanmadan İran’da devrim meydana gelmiş ve daha sonra Almanların yarım bıraktığı projeyi tamamlamak için Ruslar devreye girmişlerdir. Askeri alanda da İran özellikle ABD den büyük meblağlar karşılığı gelişmiş silahlar satın almış ve başta 1971 yılında Birleşik Arap Emirliklerine karşı gerçekleştirilen Ebu Musa ve Büyük ve Küçük Tonb adaları operasyonu ve Yemen ve Afrika ülkelerine asker gönderme gibi kararlarla Şah yönetimi gerektiği taktirde güç kullanmaktan çekinmeyeceğini açıkça ortaya koymuştur. İran’ın bu dönemde ABD’den satın aldığı silahlar arasında F-4,F-5 ve F-14 savaş uçakları, Cobra ve Chinook helikopterleri, Hovercraftlar,M-60 tankları,M 113 zırhlı personel taşıyıcıları ve çok sayıda fırkateyn bulunuyordu.Öyleki aradan geçen 25 yıla rağmen bugün dahi İran ordusunun teçhizatının büyük bölümü ABD yapımıdır.(6)Şahın sipariş verdiği F-15 ve F-16 uçakları ise devrimden sonra İran’a teslim edilmemiş ve sürekli olarak İran ve ABD arasında gerçekleşen görüşmelerde tartışma konularından birisini oluşturmuştur.Bu dönemde Irakla arasında sınır anlaşmazlığı bulunan İran bu ülkeye baskı yapmak amacıyla Iraklı Kürt gruplara büyük yardımlarda bulunmuş ve sonunda ülkenin kuzeyindeki ayaklanmayı bastırmakta zorlanan Irak devleti Şah ile anlaşmaya yapmaya mecbur kalmıştır.(7) 1975 yılında Cezayir’de Şah Rıza Pehlevi ve Saddam Hüseyin arasında imzalanan anlaşmayla Irak Şattul Arab su yolunun iki ülkeye ait olduğunu kabul ediyor ve böylece kendisini büyük bir jeopolitik sınırlamayla karşı karşıya bırakıyordu.Nitekim İran’da devrim olur olmaz Saddam Hüseyin Cezayir anlaşmasını tanımadığını resmen ilan ederek İran’a savaş açmış ve bu durum Saddam,Baas Partisi ve belki de birleşik Irak için sonun başlangıcı olmuştur.

Gerek İsrail ile olan ilişkileri gerekse de Körfezdeki saldırgan tutumu ve Irak karşıtı politikaları nedeniyle Şah yönetimine karşı Arap ülkelerinde büyük bir antipati meydana gelmiştir. Bu durumu etkisiz hale getirmeye çalışan İran yönetimi bir yandan bir yangında zarar gören Mescidi Aksa’ya yardım kampanyası düzenlemiş, diğer taraftan Lübnan Şiileriyle ilişkilerini geliştirmeye çalışarak Lübnan Şiilerinin lideri ve Emel Hareketinin kurucusu Musa Sadr’a önemli mali yardımlarda bulunmuştur. Bu şekilde hem Şii jeopolitiğin liderliğine oynayan Şah aynı zamanda Arap karşıtı olmadığı imajını vermek istiyordu. İran’da baskıya varan derecede seküler politikalar uygulayan Şah yönetiminin Lübnan’da İslamcı bir hareketi finanse etmesi ve yardımlarda bulunması Şiiliğin İran dış politikasındaki belirleyiciliğine ilginç bir örnek kabul edilebilir.Şah dönemindeki bu uygulamalar İran’daki devrim arafesine kadar sürecek ve Lübnan’ın bu dönemde İran rejim karşıtlarının üssü haline gelmesiyle son bularak Musa Sadr İran vatandaşlığından çıkarılacaktır. Diğer yandan bu dönemde Şah İran içinde kültürel Şiiliğin yayılması için ciddi çabalar göstermiş ve sembolik uygulamalara büyük önem vermiştir. Bu dönemde İranlı aydınlar tarafından yazılan kitaplarda Şiiliğin aslında İslama karşı direnmenin ve İran milli kimliğinin korunmasının simgesi olduğu söylemi geliştirilmiştir.(8)

Petrol fiyatlarında yaşanan artış ve beraberinde gerçekleşen gelişmeler beklenenin aksine İran yönetimi için ciddi sorunlar yaratmıştır. Şehirlere yönelik kitlesel göçler sonunda oluşan varoşlar yönetim karşıtı muhalefetin merkezi haline gelmiştir. Ülkedeki yabancı varlığı, ABD ile imzalanan kapitilasyon anlaşması,ithalatın önemli oranda artarken yerli üreticiyi ve çifçileri koruyacak tedbirlerin alınmaması,gün geçtikçe artan işsizlik halk kitleleri arasındaki hoşnutsuzluğu patlama noktasına getirmişti.Nitekim 1979 yılının Şubat ayında Humeyni liderliğinde gerçekleşen "İslam Devrimi" ile İranda bir dönem kapanmış ve yeni bir dönem açılmıştır.Devrimden sonraki ilk cumhurbaşkanı olan Beni Sadr ile Beheşti’nin lideri olduğu İslam Cumhuriyeti Partisi arasındaki güç mücadelesinin Beni Sadr’ın Halkın Mücahitleri örgütünün başkanı Mesud Recevi ile yurtdışına kaçmasıyla İslam Cumhuriyeti Partisi lehine sonuçlanmasıyla birlikte devlet yönetimi tamamen radikal din adamlarının kontrolüne geçmiş oluyordu.(9)

Devrimle birlikte İran’ın dış politikasında önemli değişiklikler meydana gelmiştir. ABD’nin en önemli bölgesel müttefiklerinden biri olan ve Nixon’un "Çifte Sütun" doktrini doğrultusunda Körfezde hayati öneme sahip İran bir anda ABD politikalarına en karşıt ülkelerden birisine dönüşmüş ve Tahrandaki ABD Büyükelçiliği İranlı öğrenciler tarafından basılarak elçilik çalışanları rehin alınmıştır. Bu olay üzerine ABD ve İran arasında patlak veren kriz 444 gün sürmüş ve Reagan’ın Başkan olması ve rehinelerin serbest bırakılmasıyla sona ermiştir. Bu süre içinde ABD rehineleri kurtarmak için bir operasyon düzenlediyse de Tabes bölgesinde çıkan Kum fırtınası nedeniyle operasyon başarısız kalmış ve rehineler kurtarılamamışlardı.
Özetlemeye çalıştığımız bu gelişmelerin ardından yaşanan İslam devrimi sonucunda İran’da işbaşına gelen yeni rejimin uyguladığı dış politikaları bölgesel olarak incelemenin daha doğru olacağını düşünmekteyiz.

Orta Doğu

Devrimle birlikte ciddi bir antiemperyalist söylem kullanmaya başlayan İran’ın en radikal dış politika değişikliği kuşkusuz Orta Doğu bölgesiyle ilgili olmuştur. İran devrimin hemen ardından İsrail ile olan ilişkilerini keserek bu ülkeye olan petrol ihracatını durdurmuş ve İsrail’in Tahrandaki maslahatgüzarlığını Filistinlilere vermiştir. Yine Orta Doğu’nun önemli ülkelerinden birisi olan Mısırla olan ilişkiler Mısır’ın İsrail ile Camp David anlaşmasını imzalaması ve devrik İran Şahına ülkeye giriş izni vermesi nedeniyle resmi olarak kesilmiş, Mısır’ın İranda kurulan İslam Cumhuriyetini İran’ın yasal yönetimi olarak tanıması ve tebrik mesajı göndermesi bu durumu değiştirmemiştir.(10) İran’ın sertleşen dış politikasından Körfezdeki Arap ülkeleri de nasiplerini almışlar ve İranlı liderler açıkça İslamı devrimin bölgeye ihraç edilmesi gerektiğinden bahsetmişlerdir. Bu ülkeler arasında İrandaki devrimden en çok etkilenen ülke kuşkusuz Irak olmuştur.Şah döneminden beri gergin ilişkilere sahip iki ülkenin arası devrimle birlikte iyice bozulmuş,ülke içindeki Şiilerin yönetime karşı ayaklanmasından çekinen Saddam Hüseyin yönetimi içeride Şiilere karşı yaptığı baskıları artırırken diğer yandan dış politikada İran’da kurulan yeni yönetime karşı kullandığı söylemi gittikçe sertleştiriyordu.Nitekim uzun zaman geçmeden Saddam Hüseyin Irak TV sinde yaptığı bir konuşmayla Cezayir anlaşmasını tanımadığını resmen açıklamış ve İran’a savaşa ilan etmiştir.(11) Devrimle birlikte İranın ilişkilerinin pozitif yönde değiştiği tek bölge ülkesi Suriye olmuştur.Devrimin hemen başından itibaren kurulan yakın ilişkiler bugüne kadar sürmüş ve iki ülke farklı ideolojilere sahip olmalarına rağmen dış politika ve güvenlik alanlarında stratejik işbirliği derecesine varan sıcak ilişkiler geliştirmişlerdir.

İran-İsrail İlişkileri

"İsraile ölüm" ve "Dünya müslümanları birleşin" sloganlarına sahip bir devrimle ortaya çıkan İslam Cumhuriyetinin Şah döneminde uygulanan İsrail politikalarını uygulamayacağı herkes için aşikardı.İran-Irak savaşının başlamasına ve Filistin Kurtuluş Örgütünün bu savaşta Irak yanlısı bir tutum takınmasına kadar İsrail karşıtlığını FKÖ ye verdiği destekle somutlaştıran İran bu tarihten sonra söz konusu örgüte karşı mesafeli durmaya başlamış ve daha radikal Filistinli grupları desteklemeye girişmiş,diğer yandan başta Hizbullah olmak üzere 1982 yılından beri İsrail işgali altında bulunan güney Lübnanı kurtarmak için mücadele eden Lübnanlı örgütlere verdiği desteği artırmıştır.(12)Buna karşılık İsrail devleti ise iki yönlü bir politika izlemeyi tercih etmiş ve bir yandan İran ile gizli ilişkiler kurmaya çalışırken diğer taraftan bu ülkeyi izole etmeye ve uluslararası arenada inzivaya itmeye çalışmıştır.Nitekim bu doğrultuda kesin olarak doğrulanmayan bir takım iddialara göre İsrail üç kez İran’a silah satma girişiminde bulunmuştur.(13) Bu durumun nedeni olarak bazıları İranda yaşayan 80 bin kadar Yahudinin varlığını gösterirken bazıları ise İran’ın Sovyetlerin kucağına düşmesi korkusu ve aynı şekilde İranın Lübnandaki batılı rehinelerin kurtarılmasında arabulucu rolü oynamasını göstermektedirler.(14)Ancak Sovyetler Birliğinin dağılması,Körfez Savaşı ve FKÖ ve İsrail arasında imzalanan Oslo anlaşması gibi bölgedeki dengeleri önemli ölçüde etkileyen gelişmelerden sonra İsrail İran’a karşı olan politikalarını daha da sertleştirmiş ve bölgesel ittifaklar oluşturmak, sürekli olarak ABD deki etkin lobisinin de yardımıyla bu ülkeyi İran aleyhine kışkırtmak ve ambargo uygulanmasını sağlamak ayrıca uluslararası kitle iletişim organları üzerindeki nüfuzunu kullanarak uluslararası camiada İran’ı tehlikeli bir unsur olarak göstermeye çalışmak gibi metodlara başvurarak amacına ulaşmaya çalışmıştır.Bu doğrultuda Clinton döneminde Damoto yasasını çıkartmayı başaran İsrail 11 Eylül olayından da etkili bir biçimde yararlanmasını bilmiş ve ABD nin öfkesinin Orta Doğu’ya yönelmesinde azımsanamayacak derecede rol oynamıştır.

Doksanlı yılların başından itibaren eş zamanlı olarak Körfezdeki Arap ülkeleriyle olan ilişkilerini normaleştirmeye ve geliştirmeye çalışan İsrail ve İran arasındaki rekabette Orta Doğu barış görüşmelerinin kesintiye uğramasının ardından intifadanın başlaması ve radikal tavırlarıyla tanınan Ariel Şaronun işbaşına geçmesiyle İran bir adım öne geçmiş ve başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez ülkeleriyle olan ilişkilerini önemli oranda değiştirmeyi başarmıştır. Bu durumun etkisiyle ilk kez olarak Basra Körfezindeki altı Arap ülkesinden (Suudi Arabistan, Kuveyt, Katar, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman) oluşan Körfez İşbirliği Konseyi İran ve BAE arasında ihtilaflı Körfez adalarının İran ve BAE nin arasındaki özel bir sorun olduğu ve Konseyi doğrudan ilgilendirmediğini açıklamasını yapmıştır.İran ve Körfez ülkeleri arasındaki bu iyi ilişkiler OPEC i (Petrol İhraç Eden Ülkeler) de oldukça güçlendirmiş ve örgütün petrol petrol üretimini kısması petrol fiyatlarını 8 dolar seviyesinden 50 dolar tavanına ulaştırmıştır.Petrol fiyatlarının artmasında başka faktörlerin de etkin olduğu açık olmakla birlikte örgütün tarihinde ilk kez oy birliğiyle üretim miktarlarını belirlemesi bu durumun ortaya çıkmasında en etkin faktör olduğu değerlendirilmektedir.Bununla birlikte Irakta yaşanan son gelişmeler ve Şiilerin gün geçtikçe ağırlıklarını artırmaları ve 1,5 ay sonra yapılacak seçimleri kazanma olasılıklarının çok fazla olaması İran ve bölgede yeni bir Şiilik dalagasıyla karşılaşmaktan korkan Arap ülkeleri arasındaki ilişkileri olumsuz etkilemiş olup söz konusu durum Arap medyasında belirli aralıklarla gündeme gelen İran ve Şiilik karşıtı yazılarda açıkça gözlemlenebilmektedir.Son olarak Ürdün Kralı Abdullah’ın İran’ın vatandaşlarını gizli olarak Irak’a sokarak seçim sonuşlarını etkilemeye çalıştığı yönündeki açıklamalar bu doğrultuda değerlendirilmelidir.

İran’ın inşa etmekte olduğu ve bugünlerde uluslararası kamuoyunda hararetle tartışılan ve ileriki sayfalarda daha ayrıntılı bahsedeceğimiz nükleer tesisler de İran-İsrail ilişkilerine yeni boyutlar katacakmış gibi görünmektedir. Batı ve İsrail basınında belli aralıklarla yayımlanan "İsrail’in 1982 de Irak’ın Osirac nükleer santralına yapmış olduğu saldırının bir benzerini İran’a karşı düzenlemeyi düşündüğü" yolundaki haberler bir ölçüde İran karşıtı propaganda savaşının bir parçası olmakla beraber tamamen gözden uzak tutulamayacak bir olasılık. Bu amaçla yapılacak saldırının ayrıntılarının dahi basında yer almasına rağmen İranın vereceği karşılığın tam olarak kestirilememesi ve şu anda gün geçtikçe bataklığa dönüşen Irakta zor günler geçiren Amerikanın bölgede yeni ve daha şiddetli bir maceraya tam olarak hazır olmaması nedeniyle söz konusu planların yakın zamanda uygulanmaya konulmasının uzak bir ihtimal olduğu düşünülmektedir. Nitekim İranlı askeri ve sivil yetkililer defalarca olası bir saldırı durumunda İranın bütün gücüyle karşılık vereceğini belirtmişler ve mezkur senaryodan bir çok kez istihzayla bahsetmekten çekinmemişlerdir.(15) İran’ın ABD nin tehditlerini ciddiye aldığının bir göstergesi de ülkenin batı bölgelerinde yaklaşık 120 bin askerin katılımıyla düzenlenen İran tarihinin en büyük askeri tatbikatıdır.Bu tatbikatte klasik savaş metodlarının yanı sıra gerilla savaşı ve klasik olmayan savaş metodları da denemiştir.

Özellikle ABD tarafından Orta Doğu barış görüşmelerini sabote etmekle suçlanan İranın önümüzdeki aylarda bu konuda Washington yönetimi tarafından ciddi baskılara maruz bırakılacağı düşünülmektedir ki kanımızca bu olay İranın geleceği ve ABD ile ilişkileri açısından nükleer tesislerden daha önemli bir yer tutmaktadır.İranın bu konuda takınacağı tavrın bu ülke başta olmak üzere bölge tarihinde yeni bir dönem açacağı aşikardır.Bu durumun farkında olan İran’ın aslında fazla bir seçeneği bulunmamaktadır.Konuyla ilgisi bulunmayan resmi ve gayri resmi toplantılarda bile özellikle Avrupalılar tarafından sık sık "İsrail ile ilişkilerinizi düzeltmezseniz hoş olmayan gelişmeler yaşanabilir" mesajlarına muhatap olan İran konunun ciddiyetini anlamış görünmekle birlikte ne yapacağına tam olarak karar verememektedir. İsrail’i resmi olarak tanımasının rejimin sonu anlamına geleceğini bilen İran bu nedenle zaman zaman ortaya bazı barış planları atmaktaysa da bu planların İsrail ve ABD tarafından kabul edilmesi pek mümkün görünmemektedir.(16) İran tarafından daha kısık sesle ve genellikle resmi olmayan görüşmelerde gündeme getirilen bir diğer çözüm yolu ise bu ülkenin bütün Filistinlilerin kabul edeceği bir barış anlaşmasına karşı çıkmayacağı yönünde bazı İranlı diplomatlar tarafından yapılan açıklamalardır. Nitekim İran basınında bu tutumu destekleyen yazılara rastlamak mümkün olup Filistinlilerden daha fazla Filistinli olmanın bir anlamı olmadığı vurgulanmaktadır.Aynı şekilde Barak döneminde İsrail ve Suriye arasında yapılan barış görüşmelerinde de İran benzer bir tavır takınmış ve dışişleri bakanlığı sözcüsü Dr. Hamid Rıza Asıfi "işgal altındaki toprakların barış yoluyla kurtarılmasına karşı olmadığını" açıklamıştır.İranın daha önce İsrail’in meşru bir devlet olarak kabul edilemeyeceği ve masaya oturulamayacağı yönündeki klasik görüşleri gözönüne alındığında söz konusu tavrın nasıl bir tutum değişikliğini yansıttığı daha iyi anlaşılacaktır.

İran-Mısır İlişkileri

Cemal Abdunnasır zamanında gerginleşen ve Enver Sedat zamanında büyük ölçüde gelişme gösteren Mısır-İran ilişkileri İranda yaşanan devrimle birlikte bir kez daha kopma noktasına gelmiş ve nihayet geçici hükümet döneminde Başbakan Bazergan’ın karşı olmasına rağmen iki ülke arasındaki ilişkiler resmen

kesilmiştir. İran halkı Mısır yönetimini İsrail ile imzaladığı Camp David anlaşması ve devrik İran Şahına ülkeye giriş izni verdiği için tepki duyuyordu. İrandaki geçici hükümetin istifası ve yönetimin radikallerin eline geçmesiyle birlikte Tahran Kahire ilişkileri iyice gerilerek psikolojik savaş halini almıştır.(17) Şahın Amerikadan tekrar Mısır’a dönmesi İran tarafından şiddetle protesto edilmiş, Mısır basını bu duruma İran aleyhindeki yazılarını artırarak cevap vermiştir. Diğer yandan Mısırın Birleşmiş Milletlerdeki temsilcisi Tahrandaki ABD Büyük Elçiliğinin İranlı çğrenciler tarafından ele geçirilmesini hem uluslararası diplomasi kurallarının çiğnenmesi hem de İslamın ve Kuran’ın emirlerine karşı gelinmesi anlamına geldiğini savunmuştur.(18) Aynı şekilde Sedat ABD nin başarısız kalan Tabes operasyonunu savunmaktan çekinmemiş ancak Şahın ölümünden sonra İrandaki yönetimin İranın yasal yönetimi olduğunu kabul etmiş ve Şahın oğlunun iddiaları nedeniyle tutumunu değiştirmeyeceğini vurgulamıştır. Mısır bu şekilde hem İranla ilişkilerini normalleştirmek hem de Camp David anlaşmasından sonra Arap dünyasının kendisini ittiği inzivadan kurtulmak istiyordu.(19) Bununla birlikte Sedatın açıklamaları İranda olumlu bir yanıt bulmadı.

Mısır’ın Arap dünyasından dışlanmasından faydalanmak isteyen Saddam Hüseyin bir yıl içinde iki kez Arap liderleri Bağdatta bir araya getirmiş ve Arap dünyasının liderliğine oynadığını göstermekten çekinmemiştir.Bu duruma sert bir şekilde cevap veren Sedat İran Irak savaşının başlamasından sonra yaptığı açıklamada savaşın Saddamın hataları yüzünden başladığını ve Irakın saldırgan olduğunu belirtmekten kaçınmamıştır.(20) İran Irak savaşının başlamasının hemen ardından Enver Sedat’ın bir suikast sonucu öldürülmesi ve yerine Hüsnü Mübarek’in geçmesi İran Mısır ilişkilerinin yeniden gerilmesine yol açtı.Dış politikadaki önceliğini Mısır’ın yeniden Arap dünyasına girmesini sağlamaya veren Mübarek Irak’a yakınlaştı ve bu ülkeye asker ve ekonomik insan gücü yardımında bulunmaya başladı.Nitekim İsrail’in güney Lübnan’ı işgal etmesi ve İran’ın Irak’tan Hürremşehr’i geri alması ve savaşta üstün duruma geçmesi gibi etkenlerin yardımıyla Mısır yeniden Arap Birliğine kabul edilmiştir.Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesinden sonra da Mısır İran ile olan ilişkilerinde soğuk davranmış ve İran’ın Basra Körfezine hakim olmaya çalıştığını öne sürerek Arap dünyasındaki köktenci İslami grupları desteklediğini belirtmiştir.

İranda 1997 yılında "dış politikada gerginliklerin azaltılması" sloganıyla işbaşına gelen Muhammed Hatemi’nin dış politika önceliklerinden birisi komşu ülkelerle ve Arap ülkeleriyle olan ilişkileri geliştirmek olmuştur.Haşimi Rafsancani döneminde özellikle Suudi Arabistanla yakın ilişkiler kurmayı başaran İran Hatemiyle birlikte bu alanda önemli ilerlemeler kaydetmiş Cezayir ve Azerbaycan gibi bir dönem soğuk ilişkilere sahip olunan ülkelere gezi düzenlemiştir.İran’ın Mısır ile olan ilişkileri de bu dönemde ciddi gelişmeler kaydetmiş ve iki ülke dışişleri bakanları çeşitli münasebetlerle biraraya gelmiş ve Mısır Dışişleri Bakanı Amr Musa Tahranda düzenlenen İslam Konferansı Örgütü zirve toplantısına katılmak için Tahran’a gitmiştir.Geçtiğimiz yıl içinde iki ülke ilişkilerinin geliştirilmesinde engel olarak zikredilen ve İran’ın değiştirmeye yanaşmadığı Tahranda bulunan Halid İslambuli caddesinin adı İntifada caddesi olarak değiştirilmiş,Mısır İran’ın bu jestine Kahiredeki Pehlevi caddesinin adını değiştirerek cevap vermiştir.Bu dönemde iki ülkenin dışişleri bakanları yaptıkları çeşitli açıklamalarda iki ülke arasında sorunların teker teker aşıldığı ve yaklaşık 25 yıldır kesik diplomatik ilişkilerin yakında yeniden kurulacağını açıklamışlardır.Bu arada iki ülke arasındaki ekonomik ilişkiler diplomatik ilişkinin önüne geçmiş ve başta otomotiv olmak üzere İran bir çok alanda Mısır’a önemli oranda ihracatta bulunmaya başlamıştır.İranın Mısır’a yönelik diplomasisinde Hatemi’nin üzerinde çokça durduğu "medeniyetler arası diyolog" sloganı oldukça önemli bir fonksiyon ifa etmiş ve iki ülke yetkilileri bu amaçla düzenlenen bir çok ikili ve çok taraflı toplantıda bir araya gelmişlerdir.Sonuç olarak iki ülke arasındaki resmi ilişkilerin yakında tekrar kurulacağını belirtmek fazla uzak görüşlülük olmayacaktır.Bununla birlikte Mısır ve İran arasında yaşanan son casusluk krizi Orta Doğu’nun bu önemli iki ülkesinin yakınlaşmasından hoşlanmayan çevrelerin bu yakınlaşmayı engellemek yada en azından geciktirmek için ellerinden geleni yapacaklarını göstermesi açısından dikkat çekicidir.

İran ve Irak

Yakın tarihte 8 yıllık uzun bir savaş yaşamış iki ülkenin ilişkileri oldukça eskilere uzanmaktadır. İslam önceki dönemlerde İran’ın hakimiyeti altında bulunan Irak, İslamdan sonra Hz.Ali’nin başkent olarak Kufe şehrini seçmesi ve daha sonra Necef’te gömülmesi nedeniyle Şiilerin özel ilgi gösterdiği bir bölge haline gelmiştir.İranlıların yönetiminde etkili oldukları Abbasilerin ilk dönemlerinde Bağdat şehrinin kurulmasıyla Irak İslam dünyasının merkezi haline gelmiş ve bu durum yarı bağımsız Türk hanedanlarının doğuşuna kadar bu şekilde devam etmiştir.Osmanlı İmparatorluğunun Yavuz Sultan Selimle birlikte bölgeye girmesiyle birlikte Irak sürekli olarak İran ve Osmanlı İmparatorluğu arasında el değiştirmiş ve 1.Dünya Savaşının ardından İngiltere’nin kontrolü altına girmiştir.İngiltere tarafından kurulan Krallık yönetiminin Sovyet yanlısı General Kasım’ın düzenlediği askeri bir darbe ile devrilmesinden sonra iki ülke ilişkileri bozulmaya başlamış ve özellikle "Şattul Arab" konusu bir çok kez iki ülke arasında krize yol açmıştır.İran Irak ilişkileri 1975 Cezayir anlaşmasıyla normalleşmeye başladıysa da bu durum uzun sürmemiş ve İrandaki devrimden kısa bir süre sonra iki ülke arasında yüzyılın en uzun sürecek savaşı başlamıştır.(21)

Yıkıcı ve iki ülkeyi de iflasın eşiğine sürükleyen savaş sonunda İran devrimci iddialarından vazgeçip içeriye yönelerek bozulmuş ekonomisini düzeltmeye çalışırken Irak ise hem İran üzerinden gerçekleştiremediği jeopolitik açılımı sağlamak hem de ağır borç yükünden kurtulabilmek için Kuveyt’e saldırmayı seçmiştir. Bu saldırıyla başlayan süreç ABD’nin Irak’ı işgal etmesiyle sonuçlandı.

Amerikanın Irak’a saldırısından önce saldırıya karşı çıkan İran işgalin ardından bekle ve gör siyasetine yöneldi.İranın bu taktiği izlemesinin bir çok nedeni bulunuyor ki bunlardan en önemlisi şüphesiz Irak halkının yaklaşık %65 ini Şiilerin oluşturmasıdır.İran gelecek ay yapılacak seçimlerde Şiilerin meclisin büyük çoğunluğunu ele geçireceğini düşünüyor. İranlı ve Iraklı Şiilerin aynı itikada sahip olmalarının yanı sıra aralarında yakın akrabalık ilişkilerinin bulunması iki ülke Şiilerini birbirine oldukça yakınlaştırmaktadır. Bu durum özellikle İranlı ve Iraklı ulemanın çifte vatandaşlıklarında görülebilir ki bu durumun en belirgin örneği İran Azerisi olan Ayetulah Hoi’nin vefatından sonra Necef İlimler Havzasının yönetimini ve aynı şekilde Irak’da ve Körfez ülkelerinde yaşayan Şiilerin merce-i taklitliğini üstlenmiş olan Ayettullah Uzma Sistanidir. Aslen İran’ın Sistan bölgesinden olan ve İran pasaportuna sahip olan Sistani uzun yıllardır Necefte yaşamakta ve özellikle Saddam Hüseyin’in işbaşına gelmesinden sonraki dönemde İran asıllılara uygulanan ve bir çok talebenin ve ulemanın Irakı terketmeye zorlandığı sırada siyasetten uzak durmasıyla Baas yönetiminin hışmını üzerine çekmemeyi başaran bir isim olarak göze çar

Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2598 ) Etkinlik ( 190 )
Alanlar
Afrika 69 617
Asya 84 1007
Avrupa 17 625
Latin Amerika ve Karayipler 13 65
Kuzey Amerika 7 284
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1340 ) Etkinlik ( 51 )
Alanlar
Balkanlar 24 280
Orta Doğu 21 592
Karadeniz Kafkas 3 294
Akdeniz 3 174
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1285 ) Etkinlik ( 74 )
Alanlar
İslam Dünyası 56 778
Türk Dünyası 18 507
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1989 ) Etkinlik ( 77 )
Alanlar
Türkiye 77 1989

Türkiye’nin; iktisadi sorunlarını daha hızlı çözüp kendisine on yıllar kazandıracak yeni yaklaşımları nasıl geliştirebileceği, ilham kaynağı sosyal ahlak devrimini nasıl yapacağı, dünyadaki ekonomik dönüşüm sürecine ne gibi katkılar sağlayabileceği ve bir “finans merkezi“ olma yolunda neler yapabile...;

İstanbul İktisat Kongresi, Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM tarafından “Geleceğin Ekonomisinde Türkiye ve Sosyal Ahlak Kodu“ ana temasıyla 09-11 Aralık 2021 tarihinde gerçekleştirilecek.;

Yaratılışından bugüne üzerinde yaşayan insanların tümünün, Tek Bir Dünya olarak düşlediği bu gezegen üzerine, çok sayıda kuramlar ve tezler üretilmiş. ;

Çok boyutlu şekillenen dünya güç sistematiği içerisinde Türkiye - Fas ilişkilerinin ideal bir noktaya taşınabilmesi için, yalnızca siyasi ve stratejik temelli değil, her parametrede karşılıklı derinlik oluşturacak bir yapıya doğru yönelinmesi gerekir. Bu noktada, ‘Türkiye - Fas Stratejik Diyaloğu’nu...;

Aktör ve otoriteleri stratejik boyutu da kapsayan bir yaklaşımla bir araya getirecek olan Türkiye - Endonezya Stratejik Diyaloğu önemli bir işlev görecektir.;

21’inci yüzyıla Avrupa yeni güvenlik sorunları ile girmiş ve bu da güvenlik ilişkileri ve kurumsal yapılar açısından çok farklı belirlemeleri ve gelişmeleri gündeme getirmektedir. Bu durum, mevcut uluslararası kuruluşların çoğunun rol ve fonksiyonlarını değiştirmekte, bazılarının yok olmasına neden ...;

Çin ve Türk otoritelerinin işbirliği/katkıları ile sürdürülen Proje kapsamında “Çin’in Başarılarının Sırrı | Çin Türkiye İşbirliğinin Geleceği” Çalıştayı İstanbul’da yapıldı.;

1789 yılından bu yana kıta ile ilişkileri bulunan ABD’nin dış politikasında Afrika’nın hiçbir zaman bu politikaların merkezinde bulunmadığı ve uzun bir dönem Afrika ülkelerine üst düzey ziyaretlerin gerçekleştirilmediği görülürken, buna karşın 1840’lı yıllarda bağımsız Liberya’nın oluşumuna önemli k...;

2. Uluslararası Akdeniz Kongresi

  • 28 Eyl 2022 - 30 Eyl 2022
  • CVK Park Bosphorus Oteli -
  • İstanbul - Türkiye

2. Uluslararası Karadeniz - Kafkas Kongresi

  • 28 Eyl 2022 - 30 Eyl 2022
  • CVK Park Bosphorus Oteli -
  • İstanbul - Türkiye

İngiltere’nin II. Dünya Savaşı sonrasında Hint Altkıtası’ndan çekilmek zorunda kalması sonucunda, 1947 yılında, din temelli ayrışma zemininde kurulan Hindistan ve Pakistan, İngiltere’nin bu coğrafyadaki iki asırlık idaresinin bütün mirasını paylaştığı gibi bıraktığı sorunlu alanları da üstlenmek dur...

Devlet geleneğimizde yüksek emsalleri bulunan Meritokrasi’nin tarifi; toplumda bireylerin bilgi, bilgelik, beceri, çalışkanlık, analitik düşünce gibi yetenekleri ölçüsünde rol almalarıdır. Meritokrasi din, dil, ırk, yaş, cinsiyet gibi özelliklere bakmaksızın herkese fırsat eşitliği sunar ve başarıyı...

Gündem 2063, Afrika'yı geleceğin küresel güç merkezine dönüştürecek yol haritası ve eylem planıdır. Kıtanın elli yıllık süreci kapsayan hedeflerine ulaşma niyetinin somut göstergesidir.

Geçmişte büyük imparatorluklar kuran Çin ve Hindistan, 20. asırda boyunduruktan kurtularak bağımsızlıklarına kavuşmuş ve ulus inşa sorunlarını aştıkça geçmişteki altın çağ imgelerinin cazibesine kapılmıştır.

Meritokrasi Devlet geleneğimizde yüksek emsalleri bulunan Meritokrasi’nin tarifi; toplumda bireylerin bilgi, bilgelik, beceri, çalışkanlık, analitik düşünce gibi yetenekleri ölçüsünde rol almalarıdır. Meritokrasi din, dil, ırk, yaş, cinsiyet gibi özelliklere bakmaksızın herkese fırsat eşitliği sunar...

Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) ilişkilerinin bugünü ve geleceğinin ele alındığı Avrupa Birliği Sempozyumu, Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM) ile Türk Avrupa Bilimsel ve Eğitimsel Araştırmalar Vakfı (TAVAK) işbirliğinde 02 Şubat 2018’de İstanbul Taksim Hill Otel’de gerçekleştirildi.

1982 Anayasası'nın defalarca değişikliğe uğramasına rağmen iskeletinin değiştirilememesi nedeniyle Türkiye'nin yeni bir anayasaya gereksinimi olduğu konusunda kamuoyunda genel bir konsensüs bulunmaktadır.

Bu rapor, Türk savunma sanayiinin gelişme sürecinin sürdürülebilirliginin ve ihracat potansiyelinin arttırılmasında, şekillendirilecek geleceğe uygun; insan sermayesi, yapı, süreç ve stratejilerin tasarlanmasına ışık tutmak, bu kapsamda alınabilecek tedbirleri saptamak maksadıyla hazırlanmıştır.