Uluslararası İnsan Hakları Rejimlerinde Irkçılıkla Mücadele

Kategori Seçilmedi

İnsan hakları, Soğuk Savaş sonrasının en fazla gündem işgal eden konularından bir tanesidir. Öyle ki günümüzde Soğuk Savaş’ın iki kutupluluğunun getirdiği savunma önlemlerinin yerini insan haklarının koruması almıştır. Her ülkenin anayasasında ve iç siyasetinde önemli yer tutan temel hak ve özgürlükler, 1991 sonrası gelişen ve yeni hedefler belirleyen uluslararası ve bölgesel bütün kuruluşların ilk prensiplerindendir; hatta bu kuruluşların ekonomik veya ticari olmaları da bu önceliği engelleyememiştir.

İnsan hak ve özgürlükleri, her devletin ve uluslararası ve bölgesel organizasyonun içinde bir organ tarafından ele alınmaktadır. Bu organlar, insan hakları ihlallerini araştırmakta ve gerekli raporları hazırlayarak ilgili bir üst kuruma iletmektedirler. Devletlerin anayasalarında güvence altına alınan ve herhangi bir ihlalde yaptırımlarla korunan bu haklar, devletlerarası organizasyonların önem ve işlerlik kazanmasıyla birlikte, global ölçekte korunmaya başlanmıştır. Bu korunma, devletlere yaptırım uygulanmasına kadar varmaktadır.

Günümüz global sisteminde, özellikle insan hakları alanında gündemde ve etkin olan üç devletlerarası kuruluş vardır. Bunlar Avrupa Konseyi (AK), Birleşmiş Milletler (BM) ve Avrupa Birliği (AB)’dir. Bu üç organizasyon, insan haklarının korunması için alt birimler kurmuş ve denetlemeyi bu birimler aracılığıyla yapmaktadırlar.

Bununla birlikte insan haklarının kapsamı çok geniştir. Bu genişlik, insan hakları organlarının etkinliğini azaltmaktadır. Bu nedenle, bu alt organlara bağlı ve özel bir alanda hizmet veren birimler oluşturulmuştur. Bu birimlerin en önemlilerinden biri, ırkçılıkla mücadeledir. II. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın Yahudi ve Çingenelere yaptığı soykırımın şokunu bir türlü üstlerinden atamayan Avrupalı devletler, ırkçılık ile etnik ve dini ayrımcılık konularında çok hassas davranmaktadırlar.

Küreselleşmeyle birlikte, dünya vatandaşlığı durumunun yaşandığı bir sistemde, ırkların ve dinlerin birbirleriyle kaynaşması kaçınılmazdır. Bunun doğal sonucu olarak da her devlette farklı din ve etnik gruba mensup insanlar yaşamaktadır. Bu çeşitlilik, azınlık kavramını ortaya çıkarmakta ve her devletin yurttaşlarıyla azınlıkları arasında bir ikilem yaratmaktadır. Bu ikilem hukuksal, sosyal ve ekonomik alanlara intikal ettiği zaman da ayrımcılık ve ileri bir seviyesi olan ırkçılık ortaya çıkmaktadır.

II. Dünya Savaşı’nda yaşanan soykırım sonrasında, bir daha böyle bir durumun yaşanmaması için çalışan devletler ve özellikle Avrupalı devletler, Soğuk Savaş’ın hemen ertesinde yaşanan Kosova’daki ırkçılık ve soykırımı engelleyememişlerdir. Bunun siyasi nedenleri olduğu düşüncesi bir yana bırakılırsa, Avrupa’da Birleşmiş Milletlerin göz yummak zorunda kaldığı bir soykırım yaşanmıştır.


Avrupa’nın göz yumduğu ya da bir şey yapamadığı ırkçılıklar bununla sınırlı kalmamaktadır. Hatta birçoğuna kendisi sebep olmuş; ama bunları ırkçılık olarak adlandırmamıştır. Gelişmiş ülkeler, yani Avrupa ulusları ve ABD yaptıkları sömürgecilik faaliyetlerinin soykırıma varan sonuçlarını her zaman görmezden gelmiş ve bunun ekonomi ve ticaretin bir sonucu olduğunu vurgulamıştır. Bununla beraber, insan haklarını ve özellikle ırkçılık ve hoşgörüsüzlükle mücadelenin yılmaz savaşçıları da hep bu ülkeler olmuşlardır.

Özellikle Avrupa ve ABD’nin ırkçılık ve ayrımcılık geçmişlerinin incelenmesiyle başlayacak olan bu çalışma, daha sonra ırkçılıkla mücadele için uluslararası ve bölgesel kuruluşların neler yaptığından bahsedecektir. Amaç ise, insan haklarının korunması ve özellikle de ırkçılıkla mücadelenin kökeninde gerçekten temel hak ve özgürlüklerin korunmasının mı yoksa siyasi oyunların mı olduğunun belirlenmesidir.

Irkçılığın Tarihçesi

Irkçılık tarihine baktığımızda, bu kavramın Avrupalıların bir buluşu olduğunu görürüz. Soykırım veya ırkçılığı yapanlar da her zaman beyaz adamlardır, yani yine Avrupa ve Amerikalılardır. Batılı ve beyaz insan, ırkçılığın kâşifi ve ilk uygulayıcısıdır. Halen daha, Avrupa’nın birçok ülkesinde, milliyetçilik propagandası yaparak oy toplayan birçok parti lideri vardır. Fransa’da Le Pen örneği bunlardan bir tanesidir. Bu aşırı milliyetçi liderin partisinin hükümet kurmaya çok yaklaştığı unutulmamalıdır.

Irkçılığın sömürge hareketleriyle birlikte başladığını söylemek yanlış olmaz. Amerika kıtasında Kızılderililerin, bölgeye gelen fetihçiler tarafından öldürülmesi, hatta İnka, Aztek ve Maya uygarlıklarının yok edilmesi, hem sömürgecilik hem de ırkçılık ve soykırım olarak tarihe geçmiştir. Daha sonra yine Afrika’nın sömürgeleşmesi ve sömürgeleşen Afrika yerlilerinin köle olarak Amerika kıtasına getirilmeleri de diğer örneklerdir. 1619 yılında ilk Afrikalı köleler (Batı Afrika’dan çoğunlukla Benin, Dahomey ve Kongo’dan), Amerika kıtasına getirilmiş ve ağır şartlar altında ve insanlık dışı bir şekilde yaşamaya mahkûm edilmiştir.(1)

Batı ve beyaz adam ırkçılığının en çarpıcı ve yazılı kanıtı 1685 yılında yazılan Siyah Kod’dur.(2) Bu bir yazılı yasadır ve siyah kölelerle beyaz sahipleri arasındaki ilişkiyi belli kurallar içerisine oturtmaktadır. Örneğin, bir maddede denmektedir ki, “Siyah köle bir kere kaçmaya kalktığında kırbaçlanıp bir kulağı kesilecektir. İkinci defa kaçmaya kalktığında kırbaçlanıp kolu kesilecektir. Üçüncü defa kaçmaya kalkarsa öldürülecektir. Bu sahibinin en doğal hakkıdır.“ Bu inanılmaz madde, o zamanlarda çok olağan karşılanmaktaydı. Bununla birlikte, Batılı ve beyaz adamın ırkçılığıyla ilgili yazılı bir kanıttır. 1794 yılında Martinik ve Guadalup Milletvekili Victor Schoelcher’in çabalarıyla kölelik kalksa da, bu Kod, 1802’de yenilenmiş ve ancak 1848 yılında yürürlükten kaldırılmıştır.

Irkçılığın en önemli teorisyenleri, Alman nazizmine esin kaynağı olmuştur. Örneğin, Gobineau, beyaz-siyah ve sarı ırk ayrımını yapmıştır.(3) Georges Vacher de Lapouge, ırklara göre yaptığı geniş ve uzun kafatası teorisiyle yine nazizmin kaynaklarından birini oluşturmuştur.(4) Gobineau, 1855 yılında yazdığı, “İnsan Irklarının Eşitsizliği üzerine bir Çalışma“ adlı kitabında, beyaz ırkın üstünlüğünü şu şekilde anlatmıştır: “Bütün medeniyetler, beyaz ırkın hâkimiyetindedir. Hiçbiri beyaz ırkın hükümranlığı olmadan var olamazlar.“(5) Chamberlain de nazizmin diğer bir esin kaynağıdır.

Bununla birlikte, bütün Batılı ve beyaz insanlar, ırkçılık savunucusu değildir. Örneğin, Tocqueville, 1841 yılında yaptığı bir Cezayir gezisi sonrasında edindiği izlenimleri şu cümleyle açıklamıştır: “Biz, Arapların kendilerinden çok daha barbarca savaşlar yapıyoruz.“(6)

Her ne kadar, ırkçı söylemler 16. ve 19. yüzyıllar arasında üretilse de 20. yüzyıl, ırkçılığın yoğun şekilde ve çok taraflı olarak yaşandığı bir dönem olmuştur. Avrupa’nın ortasında, Asya, Afrika ve Amerika kıtalarında birçok ülkede çok şiddetli ırkçılık olayları yaşanmıştır. Bunların birçoğu, soykırımla sonuçlanmıştır.

Örneğin, Fransızların Cezayir’de yaptığı ırkçılık sonucunda, Paris’te bağımsızlık için gösteri yapan Cezayirliler 17 Ekim 1961 tarihinde öldürülmüştür. Şubat 1962’de de bu cinayetler devam etmiş ve sekiz kişi öldürülmüştür.(7) Halen daha, Cezayirliler, Fransızların sömürge döneminde ve sonrasında bu ülkede soykırım yaptığını savunmakta ve kendilerinden özür dilenmesini talep etmektedirler. Aynı şekilde, Ruanda’da 1994 yılında, etnik dışlayıcılık projesi uygulanmıştır.

Biraz daha yakın zamana gelirsek, 1948’den 1992’ye kadar ırkçı kanunlarla yönetilen Güney Afrika’yı örnek verebiliriz.(8) Bu ülke, Nazi Almanyası’yla birlikte ırkçı yasalarla yönetime tek örnektir. “Apartheid“ yasasına göre sadece beyaz ırk insan olarak kabul edilmekteydi ve her şey bu “üstün“ ırka göre şekillenmekteydi. 1948 yılında Güney Afrika hükümet başkanı olan Dr. Malan, iki ırk arasındaki farklılığı şöyle tanımlanmaktaydı: “Renklerin farklılığı sadece iki farklı yaşam biçiminin göstergesidir; barbar ve medeni arasındaki, paganlarla Hıristiyanlar arasındaki…“ Bu şekilde çok uzun süre siyahların insan sayılmadığı bir ülke olarak varlığını sürdüren Güney Afrika Cumhuriyeti, Batılıların baskıları sonucu (1976 yılındaki Soweto Ayaklanması sonucunda Batı, Apartheid’e ekonomik boykot uygulamaya başlamıştır.) Şubat 1990’da hapisten çıkan ve Mayıs 1994’te Güney Afrika Başkanı olan Nelson Mandela sayesinde ırkçı yasalardan kurtulmuş ve artık siyahların da söz sahibi olduğu bir ülke haline gelmiştir.

Bütün bu örnekler, ırkçılıkla mücadelenin önem kazanmaya başladığı yılların örnekleridir. Bu mücadeleyi gündeme taşıyan ve bu şekilde etkinleşmesini sağlayan ise tabii ki II. Dünya Savaşı’nda yaşanan Yahudi Soykırımı’dır. Beyaz ırkın üstünlüğünü anlatan teorisyenleri örnek alan ve Hitler’in “Yahudiler ruhları zehirleyen en kötü yaratıklardır“(9) sözüyle hedefini bulan bir ırkçılık ve soykırım sonucunda, dünya ırkçılıktan “haberdar“ olmuştur. Yalnız, bu ırkçılık sadece Yahudilere karşı yapılmamış; aynı zamanda Çingenelere karşı da gerçekleşmiştir. Ama maalesef, halen daha dışlanan ırk olan Çingenelere, nazizmin uyguladığı ırkçılıkta yoklarmış gibi davranılmaktadır.

II. Dünya Savaşı’ndaki ırkçılık sadece Almanya’nın yaptığıyla sınırlı gözükse de Stalin de daha “küçük“ boyutlarda olarak 1943 yılında Kafkaslardan Çeçenleri sürerek ırkçılık hareketlerine katılmıştır. Daha sonraki yıllarda, Eski Yugoslavya’nın yaptığı soykırım faaliyetleri, ırkçılığı gündemde tutmaya başlamıştır. 1945-1946 yıllarında kurulan Nuremberg Uluslararası Mahkemesi,(10) insanlığa karşı işlenen suçları uluslararası hukuka dâhil ettirmiştir. Bu norma göre, insanlığa karşı işlenen suç, bir devlet tarafından sürekli ve kasıtlı olarak bir halka siyasi, etnik ve dini amaçlarla uygulanan suçları kapsamaktadır. Bu mahkeme, birçok ceza vermiş ve yaptırımları etkin olmuştur. Sonraki yıllarda ise 1990’lara kadar etkin olmamıştır. Soğuk Savaş’ın bitmesiyle birlikte Balkanlarda yaşanan ırkçılıkla mücadelede rol üstlenmiştir.

Ekim 1992 tarihinde Birleşmiş Milletler Komisyonu’nun 780 no’lu kararıyla,(11) Eski Yugoslavya’daki insancıl hukuk ihlalleri araştırılmaya başlanmıştır. Bu rapor 1994 Mayısı’nda Güvenlik Konseyi’ne gelmiş ve karara varmıştır. Kararda ilk önce, “Etnik temizlik, bir ırkın, bir halka ait bir toprağın boşaltılması için ve tamamen etnik olarak homojen bir bölge yaratmak için başka bir ırka uyguladığı şiddet ve terördür“ olarak ırkçılık tanımlanmış ve sonrasında da “Bosna Hersek ve Macaristan’da Sırpların yaptıklarının ışığında, etnik temizlik kavramı, tamamen Büyük Sırbistan yaratmak düşüncesiyle tanımlanan bir siyaset amacıyla uygulanmıştır.“ cümlesiyle Sırpların soykırım uyguladığı belirtilmiştir. Bu soykırımın, Birleşmiş Milletler Barış Gücü içindeki Hollanda askerlerinin göz yummasıyla gerçekleştiği herkes tarafından bilinmektedir. Kendilerini korumak için binlerce Bosnalıyı feda etmişler ve diğer güçler de olaya müdahalede geç kalmışlardır. BM güçleriyle Sırp yetkililer arasında yapılan anlaşmayla, Bosnalılar Sırplara verilmiş ve soykırıma davetiye çıkarılmıştır. Bu, daha sonraki yıllarda o zaman başta olan Avrupalılarca kabul edilmekte ve geç kaldıklarını, kendilerinin de suçlu oldukları itirafını etmektedirler.

Bunlar, Avrupa, Afrika ve Amerika kıtalarında yaşanan ırkçılık olaylarıydı. Asya kıtasında da bu olaylar mevcuttur. Örneğin 1950 yılından beri Çin de, Tibet’i istila etmektedir. 1989 yılında Dalai Lama, bu konudaki çalışmalarından ötürü Nobel Barış ödülü almıştır. Ama günümüzde, Tibet hala bağımsızlığı için mücadele etmekte, Çin ise Tibet’i hala kontrolü altında tutmaktadır. Batılılar ise bu konuda çok fazla yorum yapmamaktadırlar.(12)

Ortadoğu’da İsrail-Filistin arasında yıllardır süregelen savaşlarda ırkçılığa doğru bir yöneliş vardır. Yurt edinme ve toprak kavgalarıyla başlayan iki ırk arasındaki çekişme, İsrail’in Gazze şeridine Berlin Duvarı’ndan daha yüksek ve uzun bir duvar örmesiyle ırkçılık boyutuna varmıştır. Bu duvarla, içinde sadece Müslüman Arapların olduğu dünyanın en büyük açık hapishanesi yaratılmaktadır. Barış görüşmeleri ve Batılıların baskısı sonucu, bu iki ırk arasındaki çekişme yumuşasa da henüz kesin bir çözüme kavuşturulamamıştır.

Bütün bu örnekler göstermektedir ki, dünyanın her yerinde, 17. yüzyıldan itibaren ırkçılık ve soykırım uygulanmış ve bütün önlemlere rağmen uygulanmaya devam etmektedir. Irkçılık, böylece iki evreye ayrılabilir, II. Dünya Savaşı öncesi ve sonrası olarak. II. Dünya Savaşı öncesinde yapılan ırkçılık, ırkçılık olarak adlandırılmamakta ve hatta meşru olarak görülmekteydi ve özellikle siyahlara yöneliktir. II. Dünya Savaşı sonrasında ise ırkçılık kavramı “keşfedilmiş“, sistemli bir şekilde mücadeleye başlanmış ve sadece siyahlara yönelik bir kavram olma özelliğini yitirmiştir. Sistemli ırkçılıkla mücadele, hem devletlerin kendi iç politikalarında hem de devletlerarası organizasyonlarda yer bulmuştur. Ama devletlerin kendi politikaları, ırkçılık konusunu kendi çıkarına göre ele aldığı için çok etkin bir mücadele yöntemi olmaktan uzaktır. Bu nedenle, uluslararası ve bölgesel organizasyonlar, daha “tarafsız“ oldukları için ırkçılıkla mücadele ve genel anlamda insan haklarının korunması konusunda daha etkin rol oynayabilmektedirler. Ama onların da yaptırımları veya etkililikleri de bir noktaya kadar gitmekte ve sonrasında içişlerine müdahale yasağına veya devletlerin kuruluş politikasına müdahale gücüne takılmaktadır.

Küresel Boyutta Irkçılıkla Mücadele

Soğuk Savaş sırasında ve sonrasında etkinliğini koruyan uluslararası ve bölgesel örgütler, bu devamlılıklarını amaç ve prensiplerini değiştirerek sağlamışlardır. Bu örgütlerden en önemlileri; NATO, BM, AK ve AB’dir. NATO, askeri bir örgüt olmasından dolayı ırkçılıkla mücadelede ele alınmayacaktır. BM, sahip olduğu üye devlet sayısıyla çok etkili gibi gözükse de Uluslararası Ceza Mahkemeleri ve Uluslararası Adalet Divanı gibi yaptırım organlarıyla sistemli bir ırkçılıkla mücadele sağlamamaktadır.

AB ise 1991 sonrasında büründüğü kimlikle ve benimsediği Kopenhag kriterleriyle insan hakları konusuna en fazla önem veren bölgesel örgütlerden biridir. İnsan haklarını organizasyonun birincil prensibi yapan, aday ülkeler ile işbirliği ve ortaklık kuracağı ülkelerde demokrasi ve insan haklarına saygı prensiplerini arayan bir devletlerarası kuruluştur. Ayrıca, 2000 yılında hazırladığı Temel Haklar Şartı, her ne kadar henüz kabul edilmese de, insan haklarına yeni bir boyut kazandırarak Avrupa Toplulukları Mahkemeleri tarafından içtihatlarda referans olarak alınmaktadır. Bu şart, Avrupa İnsan Hakları Beyannamesi’ndeki hakları kapsamakla beraber, yeni bir takım hakları da ele almaktadır. Irkçılıkla mücadele de AB’nin önem verdiği konular arasında yer almakta ve üye ülke olma kriteri olarak lanse edilmekle birlikte, yaptırım konusunda eksiklikler taşımaktadır.

Bütün bu yenilik ve düzenlemelere rağmen, insan hakları alanında ve özellikle ırkçılık ve dini, etnik ayrımcılıkla mücadele konusunda en fazla güce sahip olan organizasyon Avrupa Konseyi’dir. 1940’lardan beri benimsediği, İnsan Hakları Beyannamesiyle, sahip olduğu İnsan Hakları Mahkemesi’yle etkinliğini günden güne arttırmıştır. Avrupa Konseyi’ne bağlı mahkeme, birçok ülke tarafından benimsenmiş ve kurulduğu günden bugüne birçok konuda yaptırıma karar vermiştir. Ülkelere verilen cezalar, uyarı veya tazminat niteliği taşısa da etkin sayılabilecek bir korunma mevcuttur.

Avrupa Konseyi bünyesinde, ırkçılıkla mücadele konusunda bir organ mevcuttur. Bu organ, Irkçılık ve Hoşgörüsüzlüğe Karşı Avrupa Komisyonu’dur (ECRI).(13) Bu birim, ilk olarak 1993 yılında Viyana’da Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nde ortaya fikir olarak çıkmış ve daha sonra 1997 yılında Strazburg’daki ikinci zirvede, prensiplere bağlanmıştır. Üç alan üzerinde çalışma yapmaktadır; devlet incelemesi, genel konular üzerine çalışmalar ve sivil toplumla işbirliği. ECRI aynı zamanda, Birleşmiş Milletler ile ortak çalışmakta ve ırkçılık konulu bazı uluslararası konferansları birlikte yapmaktadır; örneğin 1997 yılında böyle bir konferans düzenlenmiştir.

ECRI ilk raporlarını 1998 yılında hazırlamıştır. Bu raporların konusu, ırkçılıkla mücadelede birçok alanda gerçekleştirilmesi gereken önceliklerdir. 1999-2002 yılları arasında ikinci raporlarını hazırlamıştır. Bunlar ise ilk raporlarla birlikte ülkelerdeki mantık analizlerini kapsamaktadır. Her ülkeye özel rapor hazırlanmıştır. Üçüncü raporların ise 2003-2007 arasında hazırlanması planlanmıştır. Bu raporlarda da, ülkelerin teker teker ırkçılıkla mücadelede neler yaptıkları ve daha neleri yapmaları gerektikleri ele alınmıştır ve halen daha bu raporlar hazırlanmaya devam etmektedir.

ECRI’nin çalışma prensibine göre, hazırlanan rapor üye devlete gönderilir ve bu rapor hakkında devlet yetkilileriyle gizli bir görüşme yapılır. İçerik bu görüşmeye göre yeniden hazırlanır sonra da rapor kabul edilir. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından rapor tekrar üye devletin hükümetine gönderilir. Raporlar, üye devletin sivil toplum örgütlerinden ve halktan gelen şikâyetler üzerine hazırlanır ve hükümetle yapılan gizli görüşmeler esnasında bu şikâyetlerin doğruluğu ve yapılan içtihatlar konusunda bilgi edinilir. Raporu hazırlayanlar arasında ise her üye devletten kişiler bağımsız olarak bulunurlar.

ECRI’nin 1997 yılından bu yana benimsediği dokuz tane genel görüş vardır.(14) Bunlar; i- ulusal düzeyde siyasi ve hukuki konuları içeren önlemler alınmalı; ii- ulusal düzeyde uzmanlaşmış kurumlar kurulmalı; iii- Romen ve Çingeneler hakkında düzenlemeler yapılmalı; iv- ulusal anketler yapılmalı; v- Müslümanlar hakkında düzenlemeler yapılmalı; vi- Internet yoluyla ırkçı materyallerin yayılması önlenmeli; vii- azınlıklar sadece hukuken korunmamalı, ırkçı örgütler, sözler, davranışlar, vs. de önlenmeli; viii- terörizmin ırkçılığa yönelik eylemleri önlenmeli; ix- Yahudi düşmanlığı önlenmeli. Bu genel görüşler üzerine hazırlanan raporlarda, üye ülkeler uyarılmakta ve yapmaları gerekenler belirtilmektedir. Ayrıca üye ülkelerin ırkçılıkla ve hoşgörüsüzlükle mücadele konularında yaptıkları, aldıkları önlemler, kabul ettikleri ulusal ve uluslararası yasalar da raporlarda yer almaktadır.

Örnek vermek gerekirse, ECRI Avrupa Konseyi üyesi olması nedeniyle Türkiye hakkında, 25 Haziran 2004 yılında üçüncü raporunu yayımlamıştır.(15) Bu rapora göre, ırkçılıkla mücadele konusunda Türkiye’nin halen daha onaylamadığı hatta imzalamadığı birçok anlaşma mevcuttur. Bunlardan en önemlileri, “Bütün Irk Ayrımcılığı Biçimlerinin Bertaraf Edilmesi Uluslararası Sözleşmesi“, “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 12 numaralı Protokol“, “Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Anlaşması“ ile “Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Anlaşması“na koyduğu bazı çekinceler, “Eğitimde Ayrımcılığa Karşı UNESCO Sözleşmesi“, “Avrupa Bölgesel ve Azınlık Dilleri Şartı“, “Milli Azınlıkların Korunması Çerçeve Sözleşmesi“, “Yabancıların Yerel Düzeyde Kamu Hayatına Katılımı Sözleşmesi“, “Milliyet Konusunda Avrupa Sözleşmesi“, “Avrupa Sosyal Şartı“na konan çekinceler, “Siber Suç Sözleşmesi“, “Bilişim Sistemleri Yoluyla Gerçekleştirilen Irkçı ve Yabancı Düşmanı Niteliğindeki Eylemlerin Cezalandırılmasına İlişkin Ek Protokol“, vs.

Bu anlaşma ve sözleşmelerin yanında, okullarda din dersinin mecburi olmaması, nüfus cüzdanlarından din ibaresinin çıkarılması, ırkçılık ve hoşgörüsüzlüğe karşı mücadelede uzmanlaşmış bir kurumun olmaması, doğudaki Kürtlerin güvenlik gerekçesiyle göç ettirilmesi ve Lozan Anlaşması’yla tanımlanan ülkedeki azınlıkların ve özellikle Ortodoksların sorunları da bu raporda yer almaktadır.

Ayrıca Türkiye’nin ırkçılık ve hoşgörüsüzlükle mücadele konusunda kabul ettiği bazı yasa, anlaşma ve sözleşmeler de mevcuttur. “BM Bütün Göçmen İşçilerin ve Aile Fertlerinin Haklarının Korunmasına Dair Sözleşme“ Meclisten geçmiştir. Ceza Kanunu’nun 312. maddesinde olumlu gelişmeler vardır ve bunun sonucu olarak üç dava Kürtler lehine neticelenmiştir. 2003 Sonbaharı’ndan itibaren hakim ve savcılara AIHS ve insan hakları konularında eğitim verilmeye başlanmıştır. 13 Temmuz 2004 yılında Kuşadası’nda altmış dört Afrikalı göçmen yakalanmış ve bunlardan yirmi dördü, iltica istemeleriyle çeşitli illere yerleştirilmiştir. Eylül 2003’te “Göçmenlerin İşgücünün Suistimal Edilmesine ve Ayrımcılığa Tabi Tutulmalarına Karşı Yasa“ kabul edilmiştir. Temmuz 2004 tarihinde “Terörizmle Mücadele Mağdurlarına Tazminat Ödenmesine Dair Kanun“ çıkartılmıştır. Başka dilde yayına başlanmıştır; gözaltı süresi kısaltılmıştır. 23 Nisan 2003 tarihinde Jandarma bünyesinde İnsan Hakları İhlallerini İnceleme ve Değerlendirme Merkezi kurulmuştur. Bütün bu yapılanlar, olumlu gelişmelerdir. Ama yine de Türkiye, ırkçılıkla ve hoşgörüsüzlükle mücadelede yolun başındadır.

Bununla beraber, ECRI’nin yayımladığı diğer ülkelerin 3. raporlarına bakıldığında eksikliklerin sadece Türkiye’de değil gelişmiş ülkelerde de olduğu görülmektedir. Bu ülkeler arasında AB ülkeleri de yer almaktadır ve özellikle Fransa, azınlık hakları konusunda çok fazla ihlalle itham edilmektedir.(16)

Birleşmiş Milletler, ırkçılık konusunda uluslararası konferanslar düzenlemekte ve ülkeleri uyarmaktadır. Ayrıca, sistemli bir ırkçılığın söz konusu olduğu durumlarda tavsiye kararları almakta, uluslararası ceza mahkemelerine başvurulmaktadır. Daha önce belirtilen Nuremberg bunlardan bir tanesidir. Bir diğeri de Ruanda’dakidir. 1997 yılında BM küresel çapta bir konferans düzenlemiş ve ECRI ile ortak çalışmıştır. Daha sonraları 2000 yılında Strazburg’da ve 2001 yılında Durban’da Avrupa Konseyi’yle ortak olarak ırkçılıkla mücadele konferansları düzenlenmiştir.

Avrupa Birliği’nde de “Yabancı Düşmanlığı ve Irkçılık Olayları Avrupa Gözlemciliği“ (EUMC) adıyla bir birim mevcuttur. Bu birim, ECRI faaliyetlerine gözlemci olarak katılım göstermekte ve iki birim arasında işbirliği ve bilgi alışverişi sağlanmaktadır. Bu birimin faaliyetlerinin en önemlilerinden biri, “Avrupa Siyasi Partiler Şartı“na ırkçılık üzerine bir izleme mekanizması koyulmasını teşvik etmesidir.(17)

Sonuç

Dünya siyasetinde etkin rol üstlenen bütün bu organizasyonlar birbirleriyle işbirliği ve dayanışma içerisinde ırkçılıkla mücadele konusuna eğilmektedirler. Çünkü insan hakları ve bir alt konu olarak ırkçılıkla mücadele evrensel bir kavramdır ve bütün ülke yurttaşlarını, bütün dinden insanları etkilemektedir. Irkçılık, bir terör eylemi olarak düşünüldüğünde, bu konudaki mücadelede terör durumlarında olduğu gibi bütün devletlerin ortak hareket etmesi gerekmektedir. Yoksa Kosova’daki veya Ruanda’daki gibi bir soykırım göz göre göre gerçekleşir ve son pişmanlık da fayda etmez.

Irkçılık çok eski bir insanlık suçu olmasına rağmen 20. yüzyılda keşfedilmiştir. Bu tarihten önce, Batılıların işlerine geldiği gibi hareket etmelerinin bir sonucu olarak ırkçılık olarak adlandırılmayan birçok faaliyet birçok can almıştır ve birçok insanlık dışı hareketle sonuçlanmıştır. 20. yüzyılda da yine güçlü olanın tanımladığı bir ırkçılık kavramı söz konusudur. Ama bu sefer, az çok bu kavramın çerçevesi belirgin olduğundan dolayı, eskisi kadar tanım değişikliği olamamaktadır.

İnsan hakları ve demokrasi kavramları, ABD’nin Ortadoğu müdahaleleriyle gündemi daha çok meşgul etmeye başlamıştır. Bunun üzerine bu iki kavram daha çok tartışılır olmuş ve insan hakları, elastik yapısı nedeniyle, olumsuz bir anlam kazanmaya başlamıştır ve bunun sonucu olarak sınırlandırılmaya başlanmıştır. Bu durumda ırkçılık konusu da önem arz etmektedir. Örneğin, İngiltere’deki terör eylemlerinden sonra, aynı 11 Eylül saldırıları sonrası ABD’de yaşananlar yaşanmış ve Müslümanlara karşı bir ırkçılık başlamıştır. Müslüman dünyasında da ABD’nin Ortadoğu müdahaleleri sonucu bir Batı düşmanlığı, bir Müslüman olmayan düşmanlığı baş göstermiştir.

Dünya her geçen gün ırkçılık konusunda olumlu yollar kat edeceğine, olumsuz gelişmelere sahne olmaktadır. Bunun nedeni kimi zaman terör kimi zaman ise gelişmiş, zengin ülkelerin ekonomik çıkarları olmaktadır. Çıkar kavramıyla ırkçılığın birleştiği yerde, insan hakları olumsuz anlamlar kazanmakta ve insanlık geri gitmektedir. İnsanlık adına işlenen suçlar artmasına rağmen anlam da değiştirmektedir. Bu durumda, gelişmiş ülkeler yani Batılı beyaz adam, ırkçılığı hem keşfeden, hem uygulayan, hem de geliştirip sürdüren biridir. Ve kendi çıkarları neyi gerektiriyorsa onu yapmaya devam etmektedir. Bu durumda insan hakları söylemleri, ya yalandır ya da tatlı bir rüyadır. Sonuç olarak şu bir gerçek ki, insan hakları ve insanlık çok büyük yaralar almıştır ve almaya devam etmektedir.

* Stajyer, TASAM İnsan Hakları Çalışma Grubu

Dipnotlar

  1. “Tılsımdan İnanca“, Mehmet Necati Kutlu, Cadde Yayınları., 2004, İstanbul, s. 16-37
  2. www.afcam.org/Doc_illustration/CodeNoir/LECODENOIR.htm
  3. www.anti-rev.org/textes/Tarnero95a
  4. ibid.
  5. ibid.
  6. ibid.
  7. perso.wanadoo.fr/bernard.venis/mon_algerie/.../colonisation.htm
  8. “Güney Afrika’da Siyah Öfke“, Metis Yyn., 1985, İstanbul
  9. www.anti-rev.org/texts/Tarnero95a
  10. perso.wanadoo.fr/d-d.natanson/nuremberg_creation.htm
  11. www.onu.fr
  12. Hürriyet gazetesi, 9 Ağustos 2005
  13. http://www.coe.int/T/F/Droits_de_l%27homme/Ecri/
  14. ibid.
  15. http://www.coe.int/T/F/Droits_de_l%27homme/Ecri/1-ECRI/2-Pays-par-pays/
  16. ibid.
  17. europa.eu.int/agencies/eumc/index_fr.htm
Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2598 ) Etkinlik ( 190 )
Alanlar
Afrika 69 617
Asya 84 1007
Avrupa 17 625
Latin Amerika ve Karayipler 13 65
Kuzey Amerika 7 284
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1340 ) Etkinlik ( 51 )
Alanlar
Balkanlar 24 280
Orta Doğu 21 592
Karadeniz Kafkas 3 294
Akdeniz 3 174
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1285 ) Etkinlik ( 74 )
Alanlar
İslam Dünyası 56 778
Türk Dünyası 18 507
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1989 ) Etkinlik ( 77 )
Alanlar
Türkiye 77 1989

Türkiye’nin; iktisadi sorunlarını daha hızlı çözüp kendisine on yıllar kazandıracak yeni yaklaşımları nasıl geliştirebileceği, ilham kaynağı sosyal ahlak devrimini nasıl yapacağı, dünyadaki ekonomik dönüşüm sürecine ne gibi katkılar sağlayabileceği ve bir “finans merkezi“ olma yolunda neler yapabile...;

İstanbul İktisat Kongresi, Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM tarafından “Geleceğin Ekonomisinde Türkiye ve Sosyal Ahlak Kodu“ ana temasıyla 09-11 Aralık 2021 tarihinde gerçekleştirilecek.;

Yaratılışından bugüne üzerinde yaşayan insanların tümünün, Tek Bir Dünya olarak düşlediği bu gezegen üzerine, çok sayıda kuramlar ve tezler üretilmiş. ;

Çok boyutlu şekillenen dünya güç sistematiği içerisinde Türkiye - Fas ilişkilerinin ideal bir noktaya taşınabilmesi için, yalnızca siyasi ve stratejik temelli değil, her parametrede karşılıklı derinlik oluşturacak bir yapıya doğru yönelinmesi gerekir. Bu noktada, ‘Türkiye - Fas Stratejik Diyaloğu’nu...;

“Çin’in Başarılarının Sırrı | Çin-Türkiye İşbirliğinin Geleceği“ başlıklı çok taraflı çalıştay “Kuşak ve Yol, Ticaret, Turizm, Yatırım, Finans ve Teknoloji“ teması ile 12 Nisan 2021 Pazartesi günü, Hilton İstanbul Bosphorus Oteli’nde gerçekleştirilmiştir. ;

Aktör ve otoriteleri stratejik boyutu da kapsayan bir yaklaşımla bir araya getirecek olan Türkiye - Endonezya Stratejik Diyaloğu önemli bir işlev görecektir.;

21’inci yüzyıla Avrupa yeni güvenlik sorunları ile girmiş ve bu da güvenlik ilişkileri ve kurumsal yapılar açısından çok farklı belirlemeleri ve gelişmeleri gündeme getirmektedir. Bu durum, mevcut uluslararası kuruluşların çoğunun rol ve fonksiyonlarını değiştirmekte, bazılarının yok olmasına neden ...;

Çin ve Türk otoritelerinin işbirliği/katkıları ile sürdürülen Proje kapsamında “Çin’in Başarılarının Sırrı | Çin Türkiye İşbirliğinin Geleceği” Çalıştayı İstanbul’da yapıldı.;

2. Uluslararası Akdeniz Kongresi

  • 28 Eyl 2022 - 30 Eyl 2022
  • CVK Park Bosphorus Oteli -
  • İstanbul - Türkiye

2. Uluslararası Karadeniz - Kafkas Kongresi

  • 28 Eyl 2022 - 30 Eyl 2022
  • CVK Park Bosphorus Oteli -
  • İstanbul - Türkiye

İngiltere’nin II. Dünya Savaşı sonrasında Hint Altkıtası’ndan çekilmek zorunda kalması sonucunda, 1947 yılında, din temelli ayrışma zemininde kurulan Hindistan ve Pakistan, İngiltere’nin bu coğrafyadaki iki asırlık idaresinin bütün mirasını paylaştığı gibi bıraktığı sorunlu alanları da üstlenmek dur...

Devlet geleneğimizde yüksek emsalleri bulunan Meritokrasi’nin tarifi; toplumda bireylerin bilgi, bilgelik, beceri, çalışkanlık, analitik düşünce gibi yetenekleri ölçüsünde rol almalarıdır. Meritokrasi din, dil, ırk, yaş, cinsiyet gibi özelliklere bakmaksızın herkese fırsat eşitliği sunar ve başarıyı...

Gündem 2063, Afrika'yı geleceğin küresel güç merkezine dönüştürecek yol haritası ve eylem planıdır. Kıtanın elli yıllık süreci kapsayan hedeflerine ulaşma niyetinin somut göstergesidir.

Geçmişte büyük imparatorluklar kuran Çin ve Hindistan, 20. asırda boyunduruktan kurtularak bağımsızlıklarına kavuşmuş ve ulus inşa sorunlarını aştıkça geçmişteki altın çağ imgelerinin cazibesine kapılmıştır.

Meritokrasi Devlet geleneğimizde yüksek emsalleri bulunan Meritokrasi’nin tarifi; toplumda bireylerin bilgi, bilgelik, beceri, çalışkanlık, analitik düşünce gibi yetenekleri ölçüsünde rol almalarıdır. Meritokrasi din, dil, ırk, yaş, cinsiyet gibi özelliklere bakmaksızın herkese fırsat eşitliği sunar...

Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) ilişkilerinin bugünü ve geleceğinin ele alındığı Avrupa Birliği Sempozyumu, Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM) ile Türk Avrupa Bilimsel ve Eğitimsel Araştırmalar Vakfı (TAVAK) işbirliğinde 02 Şubat 2018’de İstanbul Taksim Hill Otel’de gerçekleştirildi.

1982 Anayasası'nın defalarca değişikliğe uğramasına rağmen iskeletinin değiştirilememesi nedeniyle Türkiye'nin yeni bir anayasaya gereksinimi olduğu konusunda kamuoyunda genel bir konsensüs bulunmaktadır.

Bu rapor, Türk savunma sanayiinin gelişme sürecinin sürdürülebilirliginin ve ihracat potansiyelinin arttırılmasında, şekillendirilecek geleceğe uygun; insan sermayesi, yapı, süreç ve stratejilerin tasarlanmasına ışık tutmak, bu kapsamda alınabilecek tedbirleri saptamak maksadıyla hazırlanmıştır.