AB-ABD Ve Uluslararası Ceza Mahkemesi

Haber

1998 yılında Roma’da düzenlenen konferansa katılan çok sayıdaki devletin imzaladığı Roma Statüsü’nün beş yıl gibi kısa bir süre içinde 60 ülke tarafından onaylanmasıyla resmen 2003 yılında faaliyete başlayan Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) henüz varlığı ciddi anlamda hissedilmese de ABD ile AB arasında gerginliğe neden olmuş durumda....

1998 yılında Roma’da düzenlenen konferansa katılan çok sayıdaki devletin imzaladığı Roma Statüsü’nün beş yıl gibi kısa bir süre içinde 60 ülke tarafından onaylanmasıyla resmen 2003 yılında faaliyete başlayan Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) henüz varlığı ciddi anlamda hissedilmese de ABD ile AB arasında gerginliğe neden olmuş durumda. Soykırım insanlığa karşı suç ve savaş suçları gibi en ağır insan hakları ihlallerini yargılama yetkisine sahip olarak kurulan UCM uluslararası politikada ve uluslararası hukukta küçük bir devrim olarak nitelendiriliyor.

Yerleşik uluslararası hukuk prensiplerinin aksine insan hakları ihlallerinden devletleri değil doğrudan bireyleri sorumlu tutan UCM bu niteliğiyle şimdiden önemli bir potansiyel krizin kaynağı olmaya aday gibi gözüküyor. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından kurulan Tokyo ve Nürnberg Mahkemeleri ile Eski Yugoslavya için kurulan ad hoc (özel amaçlı) nitelikli Ceza Mahkemeleri’nin aksine UCM sürekli nitelikte faaliyet göstermekte ayrıca Güvenlik Konseyi’ne değil UCM’ye taraf Devletler Asamblesi’ne karşı sorumlu tutulmaktadır. Ayrıca kendiliğinden harekete geçebilen bağımsız bir savcı görevlendirmekle UCM en ağır insan hakları ihlallerinde kovuşturma ve yargılama sürecinin ‘güçlü’ ve ‘nüfuzlu’ devletlerce politize ve istismar edilmesi ihtimalini azaltmaktadır.
Halen insan hakları alanında faaliyet gösteren mahkemelerin hemen hemen tartışmasız bir şekilde en etkilisi olduğu kabul edilen AİHM dahi insan hakları ihlallerinin gerçek faillerini değil ihlalin vuku bulduğu ülkeyi cezalandırma yetkisine sahiptir. Halbuki UCM doğrudan suçun failini cezalandırma amacı ile harekete geçmekte böylece daha ‘doğrudan’ ve etkili bir adaleti hedeflemektedir. Ancak henüz oldukça yeni bir kurum olan ve de ilk yargıçlarını ve savcısını kısa bir süre önce atayan UCM’nin ne denli etkin olacağı tartışmalı bir konudur.

ABD’nin UCM’ye Karşı Tutumu

Bu tartışmanın en önemli nedeni başta ABD olmak üzere birkaç büyük devletin UCM’ye taraf olmamayı tercih etmiş olmalarıdır. Söz konusu büyük devletlerin UCM’ye taraf olmamaları ‘kayıtsızlık’ olarak görülebilir; dolayısıyla bu kayıtsızlığın UCM’nin etkinliği üzerinde fazlaca etkili olmayacağı düşünülebilir. Ancak bu büyük güçlerin aksine ‘süpergüç’ ABD UCM’ye kayıtsız değildir; tam tersine UCM’ye karşı açık bir mücadele başlatmıştır.

1998 Roma Konferansına katılmasına rağmen ABD, anlaşmanın kendi isteklerini karşılamaması nedeni ile konferans sırasında Roma Statüsü’nü imzalamamıştır. ABD konferansa kendisinin istediği bir UCM’nin oluşturulmasını sağlamak amacıyla katılmıştır. Ancak ABD’nin isteğinin aksine UCM’nin ABD’nin veto hakkına sahip olduğu BM Güvenlik Konseyi kontrolünün dışında bırakılması ABD’nin anlaşmayı imzalamamasının temel nedeni olmuştur.

İnsan hakları alanında ABD’nin uluslararası rejimlere katılmama şeklindeki geleneksel insan hakları politikasından bir ölçüde de olsa sapma iradesini gösteren dönemin ABD Başkanı Bill Clinton Roma Anlaşması’nı Beyaz Saraydaki son gününde (31 Aralık 2000) imzalamıştır.

Ancak Clinton’ın halefi George W. Bush anlaşmayı onay için Kongreye gönderme ihtiyacı dahi hissetmemiş, hatta UCM’ye karşı daha rahat mücadele etmek için BM Genel Sekreteri’ne gönderilen resmi bir mektupla ABD’nin Roma Anlaşmasından çekilmesini sağlamıştır.

ABD’nin UCM ile ilgili en temel kaygısı daha önce de belirtildiği gibi UCM’nin Güvenlik Konseyi kontrolünün dışında hareket etme yetkisine sahip olmasıydı. Ancak Amerikalıları daha da endişelendiren konu ise UCM’nin, anlaşmaya taraf olmasa bile herhangi bir ülke vatandaşının, şayet kapsam dahilindeki suçları işlemiş olduğu düşünülüyorsa, anlaşmaya taraf olan bir ülkeden yargılanmak üzere kendisine teslim edilmesini isteme yetkisine sahip olmasıydı. Buna göre örneğin Irak’ta savaş suçları işlediğine dair kanıtlar olduğu düşünülen bir Amerikalı general şayet UCM’ye taraf bir ülke topraklarında ise (örneğin Amerikalılar için şu sıralar oldukça popüler olan Fransa) UCM yargıçlarının önüne çıkarılabilecekti.

Bir Amerikalının UCM’de yargılanması dünya siyasi gerçekleri göz önünde bulundurulduğunda çok düşük bir ihtimal olsa bile böylesi bir ihtimalin varlığı dahi ABD’yi yönetenlere göre Amerika imajı ve ulusal gururu için oldukça olumsuz bir gelişmeydi.

İşte bu nedenle Bush yönetimi UCM’ye savaş açtı. Savaşın hukuki altyapısı ise Kongre tarafından hazırlandı. Kongre’nin çıkardığı Amerikan Görevlilerini Koruma Kanunu (American Servicemen Protection Act), ABD Başkanına UCM ile mücadelede geniş yetkiler veriyordu.

Kanuna göre ABD Başkanı UCM’nin yargılamakta olduğu herhangi bir Amerikan görevlisini kurtarmak için askeri seçenekler de dahil olmak üzere her yolu kullanma yetkisine sahip oluyordu. Dahası, kanuna göre ABD Yönetimi UCM’ye taraf ülkelerle Amerikan görevlilerinin UCM’ye teslim edilmemesi garantisini içeren ikili anlaşmalar imzalama girişiminde bulunacak, Amerikan çağrısına olumsuz yanıt veren ülkelere yapılan ekonomik yardımlar kesilecekti.

ABD Yönetimi bu çerçevede hemen harekete geçmiş ve çok sayıdaki ülke ile İkili Bağışıklık Anlaşması (Bilateral Immunity Agreement) imzalamak için yoğun bir mücadele içine girmiştir. Ancak dünya siyasetindeki süpergüç pozisyonuna rağmen ABD’nin çağrısına Amerikan yardımına şiddetle ihtiyaç duyan az sayıdaki üçüncü dünya ülkeleri dışında olumlu yanıt veren olmamıştır.

<<>>

AB’nin UCM’ye Karşı Tutumu

ABD’nin aksine AB UCM konusunda öncü bir rol üstlenmiştir. UCM’nin oluşturulması konusunda en büyük katkı sivil toplumdan, özellikle de 2000’den fazla sivil toplum örgütünün oluşturduğu UCM için sivil toplum örgütleri Koalisyonu (The NGO Coalition for an International Criminal Court)’ndan gelmiştir. Belirtmek gerekir ki, başta Hollanda gibi insan hakları konusunda ‘prestijli’ ülkeler olmak üzere AB ülkeleri ve AB’nin kurum olarak bizzat kendisi bu koalisyona siyasi destekle birlikte önemli miktarda finansal destek de sağlamıştır. Ayrıca AB ülkelerinin temsilcileri Roma Konferansında Anlaşmanın imzası, daha sonraki süreçte de anlaşmanın yürürlüğe girmesi için gerekli 60 onay sayısına ulaşılması için çaba göstermişlerdir.

Dolayısıyla AB kurumları ve AB üyesi ülkeler UCM’nin oluşturulması sürecinde öncü bir rol üstlenmişlerdir. Bu nedenle de ABD’nin UCM’yi hedef seçmesi ve Mahkemeyi etkisizleştirme çabalarının içine girmesi AB tarafından hoş karşılanmamaktadır. Dahası, ASPA’nın ABD Başkanına tanıdığı Amerikan yetkilisini UCM’Den her ne pahasına olursa olsun kurtarma yetkisi AB’de kızgınlığa neden olmuştur. Askeri seçeneğin de söz konusu yetki dahilinde olması, dolayısıyla da ABD’nin UCM’nin merkezi Lahey’e askeri operasyon düzenlemesi ihtimalini barındırdığı için kanuna Avrupa’da Lahey’i İşgal Kanunu (the Hague Invasion Act) ismi uygun görülmüştür.

AB’nin tepkisi bununla sınırlı kalmamıştır. Danimarka’nın dönem başkanlığında AB, üye ülkeleri ABD ile İkili Bağışıklık Anlaşması imzalama konusunda serbest bırakırken AB’nin kurum olarak tutumunun UCM’nin etkinliğini arttırma ve UCM’yi etkisizleştirme çerçevesindeki her türlü girişimin karşısında olmak şeklinde açıklamıştır. ABD ile BIA imzalama konusunda serbest olmalarına rağmen hiçbir AB üye ülkesi ABD ile böyle bir anlaşma imzalamamıştır. İlginç olan nokta, Irak’a müdahale konusunda ABD’ye destek vererek AB’nin Ortak Dış Politika oluşturma konusundaki tartışmalara malzeme sağlayan Polonya gibi ülkelerin bile tereddütsüz bir şekilde AB resmi tutumunu benimsemiş olmalarıdır.

AB’ye üye 25 ülkenin yanı sıra AB’ye aday ülkeler de ABD’nin UCM konusunda ikili anlaşma imzalama çağrısına olumsuz yanıt vermişlerdir. Yine ABD’ye Irak Savaşında somut destek sağlayan Bulgaristan AB’nin resmi tutumunu benimsediğini açıklamıştır.

Böylece UCM konusu AB ile ABD arasında küçük çaplı da olsa siyasi bir krize dönüşmüştür. AB, bir yönüyle kendi eseri saydığı UCM’nin etkili olmasını kendi prestiji için önemli görürken ABD de Mahkemenin kendi süpergüç pozisyonuna ve ulusal gururuna zarar vermesinin önüne geçmek istemektedir.

*Küresel ve Bölgesel Güç Merkezleri, ABD ve Orta Asya Uzmanı

Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2646 ) Etkinlik ( 217 )
Alanlar
Afrika 73 621
Asya 97 1037
Avrupa 22 634
Latin Amerika ve Karayipler 16 68
Kuzey Amerika 9 286
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1348 ) Etkinlik ( 51 )
Alanlar
Balkanlar 24 283
Orta Doğu 21 596
Karadeniz Kafkas 3 294
Akdeniz 3 175
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1288 ) Etkinlik ( 74 )
Alanlar
İslam Dünyası 56 778
Türk Dünyası 18 510
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1999 ) Etkinlik ( 77 )
Alanlar
Türkiye 77 1999

ABD ise geniş yüzölçümü, 330 milyonu yakın nüfusu, sanayileşme ve teknolojide elde ettiği ilerleme, büyüyen ve gelişen ekonomisi, doğal kaynakları, demografik yapısı, Birleşmiş Milletlerdeki veto gücü, IMF ve NATO içerisindeki yeri, uluslararası alandaki saygın konumu ile tüm dünyanın dikkatini her ...;

16. asrın ortalarında doğu istikametinde genişleyerek kadim Türk coğrafyasını işgal etmeye başlayan Rus Çarlığı 17. asırda Kuzey ve Doğu Asya’da yayılmaya devam etmiştir. ;

Küreselleşmenin ve gelişmiş iletişim teknolojilerinin dünyanın çehresini değiştirmesiyle uluslararası ilişkilerin devletlerarası ilişkiler ile tanımlı olduğu dönem sona ermiştir. ;

Askeri teknolojiye ağırlık veren Rusya, derin uzay aktiviteleri tam gaz devam ederken Amerika ve Çin’in gerisinde kaldı. Eski uzay gücü Sovyetler Birliği’nin mirasına Rusya sahip çıkamadı. ;

Savunma ve güvenlik alanında değişen parametrelerinin sağlıklı yönetilmesi için ilgili çalışmaların muasır ve üstü boyutlara taşınmasına, kamu bilinci oluşturulmasına ve Türkiye ile diğer ülkeler arasında güvenlik temalı ağlar kurulmasına stratejik katkı sunan Millî Savunma ve Güvenlik Enstitüsü int...;

“Değişen devlet doğası” temelinde ulusal ve uluslararası güvenlik konuları ile küresel yönetişim mekanizma ve kurumlarını her yıl ayrı bir gündemle tartışmak üzere İstanbul merkezli oluşturulan İstanbul Güvenlik Konferansı’nın resmî internet sitesi ve adresi yenilendi.;

Dr. Serkan Cantürk’ün “Konvansiyonel Kalkınmadan Dijital Kalkınmaya Türkiye” isimli kitabı TASAM Yayınları tarafından kitap ve e-kitap olarak yayımlandı.;

İnsanoğlunun uzayla ilişkisini kabaca iki kategori altında incelemek mümkün. Bunlardan ilki yerküreye görece yakın mesafeleri kapsayan yörüngesel uzay. 1957 yılında uzaya fırlatılan Sovyet Sputnik uydusunu bugüne kadar 8.000’in üzerinde uydu takip etti ve Dünya’nın yörüngesindeki uydular artık moder...;

İngiltere’nin II. Dünya Savaşı sonrasında Hint Altkıtası’ndan çekilmek zorunda kalması sonucunda, 1947 yılında, din temelli ayrışma zemininde kurulan Hindistan ve Pakistan, İngiltere’nin bu coğrafyadaki iki asırlık idaresinin bütün mirasını paylaştığı gibi bıraktığı sorunlu alanları da üstlenmek dur...

Gündem 2063, Afrika'yı geleceğin küresel güç merkezine dönüştürecek yol haritası ve eylem planıdır. Kıtanın elli yıllık süreci kapsayan hedeflerine ulaşma niyetinin somut göstergesidir.

Geçmişte büyük imparatorluklar kuran Çin ve Hindistan, 20. asırda boyunduruktan kurtularak bağımsızlıklarına kavuşmuş ve ulus inşa sorunlarını aştıkça geçmişteki altın çağ imgelerinin cazibesine kapılmıştır.

Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) ilişkilerinin bugünü ve geleceğinin ele alındığı Avrupa Birliği Sempozyumu, Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM) ile Türk Avrupa Bilimsel ve Eğitimsel Araştırmalar Vakfı (TAVAK) işbirliğinde 02 Şubat 2018’de İstanbul Taksim Hill Otel’de gerçekleştirildi.

Bu rapor, Türk savunma sanayiinin gelişme sürecinin sürdürülebilirliginin ve ihracat potansiyelinin arttırılmasında, şekillendirilecek geleceğe uygun; insan sermayesi, yapı, süreç ve stratejilerin tasarlanmasına ışık tutmak, bu kapsamda alınabilecek tedbirleri saptamak maksadıyla hazırlanmıştır.

Rusya'nın hem Avrasya bölgesine hâkim olmak hem de dünya politikalarında lider aktörlerden biri olmak amacıyla geliştirdiği Avrasyacılık tartışmaları, analitik olarak klasik ve modern olarak değerlendirilebilir.

Soğuk savaşın ardından, “yeni dünya düzeni“ olarak adlandırılan dönem, hegomonik bir güç olarak beliren ABD’nin “büyük vaadi“ ile başladı: “Demokrasiyi dünyada yaygınlaştırmak“. Bu “büyük“ vaad, yoksulluk, adaletsizlik ve şiddet dolu bir dünyayı kurmak biçiminde gerçekleşti ve iki “siyasi/askeri“ ar...

Orta Doğu coğrafyası, 2010 yılının aralık ayından bu yana Tunus ile başlayan, günümüzde de tüm şiddetiyle Suriye’de devam eden devrim süreçlerinin etkisiyle hızlı bir değişim ve dönüşüm iklimine girmiştir.