Anayasa Değişiklik Paketini Anlama Kılavuzu I

Haber

7 Mayıs 2010 tarihinde TBMM’de kabul edilen 5982 Sayılı “T.C Anayasası’nın Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun” 12 Eylül günü halkın oyuna sunulacak. ...

7 Mayıs 2010 tarihinde TBMM’de kabul edilen 5982 Sayılı “T.C Anayasası’nın Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun” 12 Eylül günü halkın oyuna sunulacak.

1982 Anayasası, 1961 Anayasası’ndan farklı olarak anayasanın değiştirilmesi sürecine Cumhurbaşkanı ve belli durumlarda -referandum yolu ile- halkı da dahil etmişti. Bu yönü ile 12 Eylül günü halkın göstereceği irade, sadece politik değil ama hukuksal bir irade olacak ve hukuksal sonuç doğuracaktır. Ne var ki, referandum öncesi kamuoyunda oluşan genel algı, sürecin bütünüyle politize edildiği yönünde.   Kuşkusuz bu durumun bir nedeni, iktidar ve muhalefet partilerinin sürecin başından beri katı pozisyonlarını koruyarak referandumu politik söylem düzeyinde iktidar için bir güven oylamasına dönüştürmüş olmaları. İkinci bir neden ise değişiklik paketinin halkla yeterince anlatılmamış olması ve bilinmemesi.

Bu yazı dizisi boyunca doktrindeki tartışmalara girmeksizin madde madde ve basitçe referanduma sunulan hükümleri açıklamaya çalışacağız. Ancak bunu yapmadan önce, sonda söylenmesi gerekeni hemen en başta söyleyerek üç noktanın altını çizmek gerekecek:

1.    Türkiye’nin siyasal gelişiminin kendisine özgü çizgisinin sonucu olarak, Türkiye Cumhuriyetinin hiçbir anayasası, milletin hür iradesiyle seçtiği gerçek temsilcilerinden oluşan meclisler tarafından, bir tartışma ve uzlaşma sürecinin ürünü olarak kabul edilmiş değildir. Bu durum, anayasalar bakımından demokratik meşruluk sorunları yaratmış ve sonuçta gerek 1924, gerek 1961 anayasaları uzun ömürlü olamamıştır. Aynı durum, 1982 Anayasası için de geçerlidir. 1982 Anayasası, yürürlüğe girdiği tarihten bugüne tam on beş kez değiştirilmiş ve anayasa hükümlerinin neredeyse üçte biri yapılan değişikliklerden etkilenmiştir.
Referanduma sunulan anayasa değişiklik paketi, en kapsamlıları 1995 ve 2001’de yapılan değişikliklerden farksızdır. Bu paket de tıpkı diğerleri gibi kapsamlı bir değişiklikten uzak ve kısmi niteliklidir. Bu durum da ister istemez akıllara şu soruyu getirir: Acaba paketin referanduma gitmesine gerek var mı idi?

2.    Paketin içerik açısından Türkiye’de bir süredir kamu oyunun gündemini oluşturan “Demokratik açılım” ile hiçbir ilgisi yoktur. İlgili değişiklikler devletin “ülke” unsuru ya da devlet rejiminde her hangi bir değişiklik getirmemektedir.

3.    Anayasalar, çok doğal olarak genel hükümler içerdiklerinden değişik hükümlerin hayatın maddi pratiğindeki asıl etkisini çıkarılacak yasalar ile birlikte düşünmek gerekecektir. Burada da görev, kuşku yok ki TBMM’ye düşmektedir. Örneğin, “her çocuk, korunma ve bakımdan yararlanma hakkına sahiptir” şeklindeki bir değişik hükmün anayasaya girmesini her halde olumlu karşılamak gerekir. Fakat burada asıl sorun, çocukların bu haktan yararlanmaları için yasal düzenleme yapılıp yapılmayacağı; yapılacaksa bu düzenlemelerin içeriği ve devlet tarafından hangi kurumsal çerçeve içerisinde ne gibi maddi kaynakların ayrılacağı konusudur. Bu konularda gerekli zemin oluşturulmaz ise ilgili değişiklik bir temenniden öteye geçemez.

Bir başka örnek: Değişiklik paketi devlet memurları ile toplu sözleşme yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması halinde tarafların Kamu Görevlileri Hakem Kuruluna başvurabileceklerinin altını çizmektedir. Kamu Görevlileri Hakem Kurulu kararları kesin ve toplu sözleşme hükmünde sayılacaktır. Peki acaba ilgili kurul nasıl oluşturulacak, kendisine siyasi iktidar karşısında özerklik tanınacak mı? Bu sorunun yanıtı ancak ilgili kanun çıktıktan sonra verilebilir.

Şu halde, çıkarılacak yasaların içeriği bilinmeden değişiklik paketini -içerisindeki kimi hükümler açısından- “olumlu” ya da “olumsuz” şeklinde bir değer yargısı ile nitelemek oldukça güçtür.

***

MADDE 1- Anayasa’nın 10. maddesinin ikinci fıkrasına  “Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz.” cümlesi ve maddeye bu fıkradan sonra gelmek üzere aşağıdaki fıkra eklenmiştir.
Çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılmaz.” 



Anayasa’nın “kanun önünde eşitlik” başlıklı 10. Maddesi, “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir” ifadesine yer vermektedir. Burada kastedilen ‘Mutlak eşitlik’ yani, bireylerin kişisel ve özel durumlarına bakılmaksızın kanunların herkese eşit olarak uygulanmasıdır.
Bir yüz metre koşusu hayal edin… Koşucular sağlıklı genç bir erkek, orta yaşta bir kadın, hasta bir adam, engelli bir kadın, bir gazi ve küçük bir çocuk olsun. Mutlak eşitlik yarışın kurallarının bütün taraflar için aynı olması demektir. Bu nedenle mutlak eşitlik, çoğu zaman uygulamada adaletsiz sonuçlar doğurur.
Bu noktada ‘nispi eşitlik’ kavramı devreye girer. Nispî eşitlik, aynı durumda bulunan kişilerin aynı işleme tâbi tutulmasıdır. (Yani farklı durumda bulunan kişiler, farklı işlemlere tâbi tutulabilir.) Başka kelimelerle nispî eşitlik, eşit olmayanlara farklı kuralların uygulanmasıdır.
2004 yılında yapılan anayasa değişikliği 10. maddeye “Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür” ibaresini eklemişti. Bu cümleden olmak üzere yeni anayasa değişikliği kadın ve erkek arasındaki nispi eşitliği hayata geçirmek için alınacak tedbirlerin mutlak eşitlik ilkesine aykırı olarak görülemeyeceğinin altını çiziyor. Yüz metre koşu parkurunda kadın erkekten daha önde yarışa girecek ve bu durum eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanmayacak.
Gene aynı değişiklik nispi eşitlik ilkesinden (ve dolayısıyla pozitif ayrımcılıktan) yararlanacak kategorileri daha da genişletiyor. Bundan böyle çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler de nispi eşitlik ilkesinden yararlanabilecek.
Gerçekte Anayasa Mahkememiz, içtihat yolu ile nispi eşitlik ilkesinin kapısını aralamıştı. Değişiklik paketi ile yapılmak istenen bu içtihada normatif bir dayanak kazandırmak.

MADDE 2-  Anayasa’nın 20. maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir.
Herkes, kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir. Bu hak; kişinin kendisiyle ilgili kişisel veriler hakkında bilgilendirilme, bu verilere erişme, bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep etme ve amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de kapsar. Kişisel veriler, ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebilir. Kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usuller kanunla düzenlenir.



Anayasa’nın ‘özel hayatın gizliliği’ başlıklı 20. maddesi “Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz” ifadesine yer verir. Aynı maddeye ek getiren değişiklik paketi, kişisel verilerin korunmasını isteme hakkını düzenlemiş ve özel hayatın gizliliği prensibini güçlendirmiştir. Uluslararası insan hakları metinlerinde yer almakla birlikte önceki anayasalarımızda olmayan kişisel bilgi ve verilerin korunması hükmü, Devlet organları ve özel kuruluşlar elindeki kişisel bilgilerin daha etkin korunmasını sağlamak amacıyla Anayasaya konulmaktadır.
Özel hayatın gizliliğinin en etkili şekilde korunabilmesi için, her birey otomatik data dosyalarında kendisiyle ilgili bilgiler saklanmışsa bu bilgilerin ne tür bilgiler olduğunu ve ne amaçla saklandığını öğrenme hakkına sahiptir. Ayrıca her birey hangi kamu otoritelerinin veya özel kişilerin veya kurumların bu dosyaları kontrol altında tuttuğunu veya tutabileceğini öğrenebilecektir. Söz konusu dosyaların, yanlış kişisel bilgilere yer vermesi halinde veya bu bilgilerin hukuka aykırı şekilde toplanması veya kullanılması halinde her birey düzeltme veya bilgilerin ortadan kaldırılmasını talep etme hakkına sahiptir. Kuşkusuz bu yönü ile ilgili değişikliği olumlu karşılamak gerekmektedir.

MADDE 3-  Anayasa’nın 23. maddesinin beşinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
Vatandaşın yurt dışına çıkma hürriyeti, ancak suç soruşturması veya kovuşturması sebebiyle hâkim kararına bağlı olarak sınırlanabilir.”


Yerleşme ve seyahat hürriyetine ilişkin Anayasa’nın 23. Maddesi içerisinde halen “Vatandaşın yurt dışına çıkma hürriyeti, vatandaşlık ödevi ya da ceza soruşturması veya kovuşturması sebebiyle sınırlanabilir” hükmü yer almaktadır.
Değişiklik paketi söz konusu düzenlemeye iki noktada farklılık getirmektedir.
İlk olarak vatandaşlık ödevini yerine getirmemiş olmak -ki burada kastedilen askerlik görevinden kaçma ve vergi borcudur- artık yurtdışına çıkışta bir engel teşkil etmeyecektir. Askerlik çağına gelen kişilerin yurtdışına çıkışları da aynı nedenle artık engellenemeyecektir.
İkinci olarak ceza soruşturması ve kovuşturması sırasında hakim kararı ile kişinin tutuklanması yerine ve buna ikame olarak “adli kontrol” tedbirleri alınabilmektedir. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun öngördüğü adli kontrol tedbirlerinden biri de kişinin yurt dışına çıkışının yasaklanmasıdır. Konuya ilişkin değişiklik paketi çıkış yasağının “hakim kararına bağlı olarak” sınırlandırılabileceğinin altını çizmektedir. Kanaatimizce bu, çok da önemli olmayan bir değişikliktir. Zira CMK’ya göre adli kontrole (konumuz açısından yurt dışına çıkış yasağı) karar verecek kişi her durumda zaten hakimdir.
  

MADDE 4- Anayasa’nın 41. maddesinin kenar başlığı “I. Ailenin korunması ve çocuk hakları” şeklinde değiştirilmiş ve maddeye aşağıdaki fıkralar eklenmiştir.
Her çocuk, korunma ve bakımdan yararlanma, yüksek yararına açıkça aykırı olmadıkça, ana ve babasıyla kişisel ve doğrudan ilişki kurma ve sürdürme hakkına sahiptir.
Devlet, her türlü istismara ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirleri alır.


İlgili değişiklik Türkiye’nin de taraf olduğu BM Çocuk Hakları Sözleşmesi hükümlerini tekrarlayarak bunlara anayasal dayanak kazandırmaktadır. Bu yönü ile değişiklik kuşku yok ki olumlu bir adımdır. Ancak, Anayasa’nın 65. Maddesi gereği Devlet, sosyal ve ekonomik alanlardaki görevlerini, malî kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yerine getirir. Bu nedenle mali kaynakların yetersizliğinden bahisle devletin Anayasa’nın kendisine yüklediği görevlerden kaçınması kimi zaman mümkün olabilmektedir. Şu halde ilgili düzenleme, asıl anlamını bundan sonra çıkarılacak yasalar ve tahsis edilecek mali kaynaklarda bulacaktır.

 

<<>>

MADDE 5- Anayasa’nın 51. maddesinin 4. fıkrası yürürlükten kaldırılmıştır.


Anayasa’nın ‘sendika kurma hakkı’ başlıklı madde 51(4) düzenlemesi “Aynı zamanda ve aynı iş kolunda birden fazla sendikaya üye olunamaz” hükmüne yer vermektedir. Değişiklik ile ilgili hükümler yürürlükten kaldırılmakta ve çalışanların birden fazla sendikaya üye olmasının önü açılmaktadır.
Halen var olan düzenlemeye göre, işçi ve işverenler için herhangi bir sendikaya üye olmanın ön koşulu daha önce “aynı işkolunda” kurulu bulunan bir başka sendikanın üyesi olmamaktır. Aksi halde, birden çok sendikaya üye olunması halinde sonraki üyelikler geçersizdir.  Bu durumda, çağdaş iş ilişkilerinin çeşitlendiği günümüzde, İş Hukukunun “işçiyi koruma amacına” aykırı olarak farklı işkollarında özellikle kısmi (part-time) çalışanların birden çok sendika üyeliği engellenmiş olmaktadır. Örneğin, “gıda” işkolunda yarım gün çalışan bir işçinin yarım gün de “büro işkolunda” veya iki gün bir işkolunda üç gün diğer işkolunda çalıştığı düşünülecek olursa, bu işçi bu işkollarında örgütlü bulunan sendikalardan sadece birine üye olabilmektedir. Halbuki, işverenleri ayrı ayrı işkollarında faaliyet gösteren iki ayrı işyerinde örgütlü bulunan farklı sendikalardan birinin koruması altında olduğu için diğer işyerinde örgütlü bulunan sendikanın korumasından işçiyi mahrum etmenin hiçbir mantığı olmadığı açıktır. Bu yönü ile ilgili düzenlemeyi olumlu karşılamak gerekecektir.
Ancak düzenlemenin muhtemel iki sakıncasını da not etmek gerekir: İlk olarak çalışanların aynı işkolunda birden fazla sendikaya üye olabilmesi, toplu iş görüşmeleri, toplu iş sözleşmesi imzalanması ve greve gidilmesi süreçlerinde yetki sorunları doğurup işleri karmaşıklaştırabilir. İkinci olarak da düzenleme, sendikaları bir ‘işçi kapma’ mücadelesine sürükleyip -tıpkı 20. Yüzyıl başında ABD’de olduğu gibi-  sendikalar arasında acımasız bir rekabet doğurabilir. Hatta o hale gelebilir ki sendikalar işverenden çok bir birleri ile mücadele içerisinde olabilirler.


MADDE 6- Anayasa’nın 53. maddesinin kenar başlığı “A. Toplu iş sözleşmesi ve toplu sözleşme hakkı” olarak değiştirilmiş, üçüncü ve dördüncü fıkraları yürürlükten kaldırılmış ve maddeye aşağıdaki fıkralar eklenmiştir.
Memurlar ve diğer kamu görevlileri, toplu sözleşme yapma hakkına sahiptirler.
Toplu sözleşme yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması halinde taraflar Kamu Görevlileri Hakem Kuruluna başvurabilir. Kamu Görevlileri Hakem Kurulu kararları kesindir ve toplu sözleşme hükmündedir.
Toplu sözleşme hakkının kapsamı, istisnaları, toplu sözleşmeden yararlanacaklar, toplu sözleşmenin yapılma şekli, usulü ve yürürlüğü, toplu sözleşme hükümlerinin emeklilere yansıtılması, Kamu Görevlileri Hakem Kurulunun teşkili, çalışma usul ve esasları ile diğer hususlar kanunla düzenlenir.”

Sosyal devlet ilkesinin bir gereği olarak çalışanların sahip olduğu hakları tıpkı bir merdiven basamakları gibi dörde ayırmak mümkün:
-    Sendika kurma hakkı / sendikaya üye olma hakkı
-    Toplu iş görüşmesi yapma hakkı
-    Toplu iş sözleşmesi yapma hakkı ve
-    Grev hakkı.
İşçiler bu dört basamağın dördünü de geçebilirken aynı şey devlet memurları için geçerli değildir. 1995 yılında yapılan anayasa değişikliği ile devlet memurları sendika kurma ve toplu iş görüşmesi yapma hakkına sahip kılınmıştır. Fakat devlet memurları üçüncü basamak olan Toplu iş sözleşmesi yapma hakkına sahip değildir. Aynı durum, dördüncü basamak için de geçerlidir.
Yürürlükteki mevzuat ile birlikte düşünüldüğünde bu durum aslında son derece anlaşılırdır. Zira ‘sözleşme’ doğası gereği iki yanlı bir hukuksal işlemdir. İşçi devletin karşısında bir taraftır. Devlet belli bir ücret mukabili bir sözleşme ile işçinin emeğini kiralar. Oysa devlet memuru devletin karşısında bir taraf değildir. Devleti insan bedenine benzetirsek, ‘memur’ kanın içindeki alyuvar, akyuvar gibidir.
Fakat ilginç bir şekilde değişiklik paketinin devlet memurlarına toplu sözleşme imzalama hakkı getirdiği görülüyor. Az evvel belirttiğimiz nedenden dolayı hukuken devlet memurlarının toplu sözleşme imzalaması mümkün değildir. Eğer değişiklikle memurlara bu hak tanınacak ise bunun tek bir anlamı olabilir: Memurlar için şu an var olan güvenceler ortadan kaldırılacak ve memur, devletin karşısında adeta bir taraf olacaktır. Bu durum, devlet memurluğu rejiminde ‘kariyer’ (Avrupa) sisteminin terk edilip özellikle sağ-liberal iktidarlar tarafından desteklenen,  ‘kadro’(ABD) sistemine geçişin de habercisidir.
İkinci olarak, değişiklik paketi memurlara grev hakkı tanımaksızın toplu sözleşme yapma hakkını tanırken, toplu sözleşme yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması halinde tarafların Kamu Görevlileri Hakem Kuruluna başvurabileceklerinin altını çizmektedir. Kamu Görevlileri Hakem Kurulu kararları kesin ve toplu sözleşme hükmünde sayılacaktır. İşte bu noktada ilgili Kurul’un kompozisyonu yaşamsal bir öneme sahiptir. Değişiklik teklifi, Kamu Görevlileri Hakem Kurulunun teşkili, çalışma usul ve esasları ile diğer hususların kanunla düzenleneceğinin altını çizmektedir. Dileriz çıkarılacak kanun, Kurul’un siyasi iktidardan özerk bir şekilde ve hiçbir baskı altında kalmadan karar almasına uygun seçim kriterleri ve güvenceler getirir.

MADDE 7- Anayasa’nın 54. maddesinin 3. ve 7. fıkraları yürürlükten kaldırılmıştır.

Anayasa’nın madde 54(3) düzenlemesine göre “Grev esnasında greve katılan işçilerin ve sendikanın kasıtlı veya kusurlu hareketleri sonucu, grev uygulanan işyerinde sebep oldukları maddî zarardan sendika sorumludur.” Bu anayasal düzenleme yüzünden grev esnasında işyerlerinin güvenliği doğrudan temin edilmekte ve sorumluluğu hisseden sendika, her türlü çabayı göstermekteydi. Değişiklik paketi ilgili hükmü ve dolayısıyla sendikaların sorumluluğunu ortadan kaldırmaktadır. Bu durum, uygulamada ciddi sorunlara yol açma riski taşısa da grev hakkının kullanımının cesaretlendirilmesi noktasında olumlu olarak değerlendirilebilir.
Benzer şekilde,  siyasî amaçlı grev ve lokavt, dayanışma grev ve lokavtı, genel grev ve lokavt, işyeri işgali, işi yavaşlatma, verim düşürme ve diğer direnişlerin yapılmasını yasaklayan Anayasa madde 54(7) düzenlemesi de kaldırılmaktadır. Kuşkusuz bu düzenlemeyi de olumlu karşılamak gerekecektir. Ancak ilgili değişiklik acaba grev hakkını siyasi talep ve yasa dışı örgütlerin aracı haline getirir mi? Bu, belki her zaman akılda tutulması gereken bir sorudur.

Anayasa Değişiklik Paketini Anlama Kılavuzu III

Anayasa Değişiklik Paketini Anlama Kılavuzu II


 

Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2521 ) Etkinlik ( 170 )
Alanlar
Afrika 64 601
Asya 74 973
Avrupa 13 607
Latin Amerika ve Karayipler 12 63
Kuzey Amerika 7 277
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1312 ) Etkinlik ( 43 )
Alanlar
Balkanlar 22 273
Orta Doğu 17 578
Karadeniz Kafkas 2 293
Akdeniz 2 168
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1276 ) Etkinlik ( 69 )
Alanlar
İslam Dünyası 53 770
Türk Dünyası 16 506
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1864 ) Etkinlik ( 75 )
Alanlar
Türkiye 75 1864

Son Eklenenler