Demokratik Açılımı Doğru Kurgulamak

Makale

“Milli birlik ve kardeşlik projesi”nin henüz “Kürt açılımı” olarak kavrandığı günlerde bu satırların yazarı, söz konusu açılımın, eninde sonunda bizi Türkiye’de üniter devletin sorgulanmasına götüreceğinden bahisle, bu sorgulama yapılırken “devletin üniter yapısı korunabilir mi?” ya da daha önemlisi, tarihin yükü ve sosyal-siyasal taleplerin çeşitliliği üzerinde bir “Türk modeli kurulabilir mi?” sorularına yanıt aramaya çalışmıştı....

“Milli birlik ve kardeşlik projesi“nin henüz “Kürt açılımı“ olarak kavrandığı günlerde bu satırların yazarı, söz konusu açılımın, eninde sonunda bizi Türkiye’de üniter devletin sorgulanmasına götüreceğinden bahisle, bu sorgulama yapılırken “devletin üniter yapısı korunabilir mi?“ ya da daha önemlisi, tarihin yükü ve sosyal-siyasal taleplerin çeşitliliği üzerinde bir “Türk modeli kurulabilir mi?“ sorularına yanıt aramaya çalışmıştı.

Gerçekten de “Kürt açılımı“ iki farklı mecradan biri üzerine kurgulanabilirdi:

  1. Bireysel hak ve hürriyetler ve
  2. Devletin “ülke“ unsuru.

İkinci unsuru esas alarak ve daha da ileri giderek gene bu satırların yazarı, “üniter devlet“i olumlu ve olumsuz yönleriyle tartışmaya açarken dilsel, dinsel ya da etnik özellikleriyle farklılaşan sosyal grupların, tek bir siyasal çatı altında, farklılıklarını koruyarak, barış içinde yaşamalarını mümkün kılacak politikaların araştırılmasında kabaca bir birinden farklı dört modelin varlığından söz etmişti:

  1. İspanya Modeli (Bölgeli Devlet)
  2. İtalya Modeli (Özerklikler Devleti)
  3. Birleşik Krallık Modeli (Kuzey İrlanda, İskoçya, Galler)
  4. Fransa Modeli (“Cumhuriyet“i demokratikleştirme ve yerel yönetimler)

Geçen zaman içerisinde açılımın içeriğinin doldurulamaması politik bir “boşluk“ doğurdu. Kamu oyu tarafından “PKK terörü“ ve “demokrasi“ arasında zorunlu bir bağ kurularak, tartışma PKK ve DTP/BDP’nin terimleri ile yürütüldü. Aslında var olmayan bir insan hakları ve demokrasi sorunu içerisine gizlenen siyasi talepler, kamuoyu tarafından gene PKK ve DTP/BDP’nin terimleri ile tartışıldı.

Ve üzülerek görmekteyiz ki “boşluk“, devletin “millet unsuru“ temelinde bir ayrışma doğurdu.

Millet unsurundaki bir ayrışma, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin sadece üniter şekline karşı değil, bizatihi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin varlığına karşı bir tehdittir. Zira bir devletin millet unsurunda şu ya da bu şekilde bir ayrışma olursa, devlet yok olur veya bölünür !

***

“Evet, vatanın bütünlüğüne, bayrağın tekliğine, üniter yapıya saygılıyız ve sahip çıkıyoruz. Ama, tek millet olgusuna, asla, asla!“

Muş Milletvekili Sırrı Sakık’ın 5 Aralık 2007 tarihinde TBMM Genel Kurulunda söylediği bu söz, başından beri PKK ve DTP/BDP’nin konumunu ortaya koymaktadır.

Kuşku yok ki, Türkiye’de ya da başka bir ülkede hiç kimsenin üniter devlet ilkesine saygılı olmak gibi entelektüel ya da vicdani bir ödevi yoktur. Ancak üniter devlet ilkesine saygılıyız deyip, arkasından bu ilke ile bağdaşmaz nitelikte söylem geliştirmek… İşte mantıksız ve tehlikeli olan budur!

Üniter devlette, millet unsuru tek ve bölünmez bir bütündür. Milleti teşkil eden insanlar arasında din, dil, etnik grup vb. bakımından ayrım yapılamaz. Dolayısıyla üniter devlette ırksal, dilsel, dinsel azınlıkların varlığı tanınamaz. Üniter devlette “toplum“lar veya “cemaatler“ temelinde egemenlik yetkilerinin kullanılmasında da farklılık yaratılamaz.

Bir devlette ülke ve egemenlik unsurları nasıl tek ise, millet unsuru da öyle tektir. İki egemenlik olamayacağı gibi, iki millet de olamaz. Devlet tekken, iki ayrı milletten bahsetmek mantıki bir çelişkidir. “Türkiye’de tek millet yoktur, birden fazla millet vardır“ demek, “Türkiye Devleti, birden fazla devlete bölünmelidir“ demenin değişik bir yoludur.

Çok Değerli Anayasa Hukuk Profesörü Kemal Gözler’e ait ifadelerle, “Milletin bütünlüğünü kabul etmemek, aslında ülkenin (vatanın) bütünlüğünü kabul etmemekten çok daha tehlikelidir. Ülkenin bütünlüğü prensibinden uzaklaşılırsa, üniter devletten federal devlete doğru gidilir. Yani devlet şeklinde bir değişiklik olur. Milletin bütünlüğünden uzaklaşılırsa, bundan sadece üniter devlet şekli değil, devletin kendisi yara alır.“

Gerçekten de devletin, millet ve egemenlik unsurlarında tekliği koruyarak, toprak unsurunu kendi içinde kısımlara ayırırsanız, federal devlet kurmuş olursunuz; devletin kendisi devam eder; sadece yapısında bir değişiklik olur. Ama milleti bölerseniz, bizatihi devleti yok edersiniz.

<<>>

Anayasa hukuku ve siyaset biliminde “Millet“ çok genel olarak, bir takım bağlarla birbirine bağlanmış insan topluluğu olarak tanımlanır. Bu bağların niteliğine göre objektif millet anlayışı ve sübjektif millet anlayışı olmak üzere iki değişik millet anlayışı vardır. Objektif millet anlayışınına göre, insanların bir araya gelip millet oluşturabilmeleri ve dolayısıyla devlet kurabilmeleri için aynı ırktan, aynı dinden olmaları ve aynı dili konuşmaları gerekir. Sübjektif millet anlayışınına göre ise, bu objektif unsurlar olmasa bile, insanların arasında ülkü birliği varsa, bu insanlar, aralarındaki ırksal, dinsel, dilsel farklılıklara rağmen kendilerini aynı milletten hissediyorlarsa, bunlar da bir millet teşkil edebilir. Türk milleti, ancak sübjektif millet anlayışıyla açıklanabilmektedir. Anayasamızda kabul edilen “Atatürk milliyetçiliği“ anlayış da temelde sübjektif millet anlayışına dayanır.

Millet unsuru devletin en nazik unsurudur. Bu unsura özenle yaklaşmak gerekir. Türk milleti, temelde birbirine, elle tutulmayan, gözle görülmeyen sübjektif bağlarla bağlanmış insanlardan oluşur. Türk milletini bir arada tutan şey, bu insanların arasındaki duygu birliğidir. Bu duygu birliği yitirildiği ya da Türk milletini oluşturan insanlardan bir kısmı artık kendilerini Türk milletinin bir parçası olarak hissetmemeye başladıkları an, Türk milleti bundan çok ağır zarar görür.

Adına ne denirse densin gelinen noktada “açılım“daki en belirgin nokta, bu sürecin devletin ülke ve egemenlik unsurlarıyla değil de, millet unsuruyla ilgili olduğudur. Anlaşıldığı kadarıyla, söz konusu açılım, devletin ülke ve egemenlik unsurlarında değil, millet unsurunda yapılacaktır. Bu yönü ile açılımın kurgusu bütünüyle yanlış ve tehlikelidir.

Türk milletinin son yirmi yıldır karşılaştığı asıl mesele, demokratik açılım yapamamış olması değil, ülke sınırları içindeki bir grup kardeşiyle aynı milletten olma duygusunu sürdürmekte güçlük çekmesidir. Korkumuz odur ki, kendisine “demokratik açılım“ denen süreç, bugün “aynı milletten olma duygusu“nu güçlendiren değil, zayıflatan bir seyir izlemektedir. Millet unsuru, Türk devletinin en hassas unsurudur. Demokratik açılım sürecinin içinde yer alan aktörlerin bu hassasiyetin gerektirdiği ihtimamı gösterdikleri hususu ise pek şüphelidir.

Doğru olan, demokratik açılımı bireysel “hak ve hürriyetler“ ile devletin “ülke unsuru“ ekseninde yürütmektir.

Eğer açılım devletin millet unsuruyla değil de, ülke unsuruyla ilgili olsaydı; yani devletin millet unsurunda değil de, ülke unsurunda bir takım ayrışmalar düşünülüyor olsaydı, bu devletin varlığı açısından daha tehlikesiz olurdu. Zira bu durumda belki Türkiye federalizme doğru kayardı; ama devlet baki kalırdı. Oysa tekrar edelim, millet unsurundaki bir ayrışma, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin sadece üniter şekline karşı değil, bizatihi Türkiye Cumhuriyeti Devletinin varlığına karşı bir tehdittir.

Hatırlamak gerekir ki, federalizmde özerklik verilen şey, ülkenin coğrafi birimleri, bölgeleridir. Milletin bir kısmı değildir. Federalizm, millet düzeyinde değil, ülke düzeyinde, yani coğrafi temelde bir yetki paylaşımıdır. Bir federal devletin kısımları, yani federe devletler veya eyaletler, etnik değil, coğrafi birimlerdir. Federal devletlerde birden fazla, federe devlet (eyalet) vardır; ancak tek bir millet vardır. (ABD’de birden fazla eyalet olmasına rağmen, tek bir Amerikan milleti vardır.) Federal devlette yetkilerin paylaşımında toprak bakımından ayrım yapılmıştır; ırk, dil, din, etnik grup vs. bakımından değil.

Öte yandan, Liberal klasik demokrasi anlayışı, etnik gruplar, dinsel cemaatler üzerine değil, “birey“ üzerine kurulu bir anlayıştır. Bir demokraside, etnik gruplar değil, bireyler temsil edilir. Haklar kişilere, bir etnik grubun üyesi olmalarından dolayı değil, “insan“ olmalarından veya “vatandaş“ olmalarından dolayı verilir. Siyasi hakların süjeleri etnik gruplar değil, vatandaşlardır. Bir kişi, Türkiye’de, falanca etnik grubun üyesi olduğu için değil, “Türk vatandaşı“ olduğu için bir takım siyasal haklara sahiptir. Yine aynı kişi Türkiye’de, bir etnik grubun mensubu olduğu için değil, “insan“ olduğu için bireysel haklara sahiptir. Bu çerçevede Türkiye’de yaşayan insanlara, “insan“ olmaları sıfatıyla bir takım ferdi haklar tanınacaksa ve keza Türk vatandaşlarına, “vatandaş“ olmaları sıfatıyla bir takım yeni siyasal haklar verilecekse, buna karşı hiç kimsenin söyleyecek sözü olamaz.

Ancak, şimdiye kadar yapılan veya yapılması düşünülen bazı “açılımlar“da, “insan“ veya “vatandaş“ olma sıfatının değil, belirli bir etnik gruba mensup olma sıfatının ön plana çıktığı yolunda ciddi endişeler var. İnsanlarımıza, “insan“ veya “vatandaş“ olma sıfatıyla yeni haklar tanınmasına kimsenin diyeceği bir şey olamaz; ama insanlara insan veya vatandaş olma sıfatıyla değil de, belirli bir etnik gruba mensup olmaları sıfatıyla haklar tanınıyorsa, bunun demokrasiyle bir ilgisi yoktur.

Not: Açılıma ilişkin önceki yazılar için:

www.tasam.org/index.php?altid=2946
www.tasam.org/index.php?altid=2960
www.tasam.org/index.php?altid=2960&syf=2

Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2643 ) Etkinlik ( 216 )
Alanlar
Afrika 73 621
Asya 97 1035
Avrupa 22 634
Latin Amerika ve Karayipler 16 68
Kuzey Amerika 8 285
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1348 ) Etkinlik ( 51 )
Alanlar
Balkanlar 24 283
Orta Doğu 21 596
Karadeniz Kafkas 3 294
Akdeniz 3 175
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1288 ) Etkinlik ( 74 )
Alanlar
İslam Dünyası 56 778
Türk Dünyası 18 510
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1996 ) Etkinlik ( 77 )
Alanlar
Türkiye 77 1996

İnsanoğlunun uzayla ilişkisini kabaca iki kategori altında incelemek mümkün. Bunlardan ilki yerküreye görece yakın mesafeleri kapsayan yörüngesel uzay. 1957 yılında uzaya fırlatılan Sovyet Sputnik uydusunu bugüne kadar 8.000’in üzerinde uydu takip etti ve Dünya’nın yörüngesindeki uydular artık moder...;

Daha önce, bu platformda kaleme aldığımız bazı çalışmalarda sıklıkla ifade etmiştik ki; bugün Balkanlar olarak adlandırılan Avrupa topraklarının “Batı Medeniyeti”nin dışında tutulmasının en kolay yolu, onu asla tam manası ile tanımlamamak olarak belirlenmişti. ;

Meksika ise yaklaşık 2 milyon kilometrekarelik yüzölçümü ile Orta Amerika’daki stratejik konumu, 124 milyon civarındaki nüfusu, insan kaynağı, 1,223 trilyon GSYİH ile büyüyen ve gelişen ekonomisi, BM, Amerika Devletleri Örgütü (ADÖ), Rio Grubu, OECD, ANDEAN, Orta Amerika Entegrasyon Sistemi (SICA),...;

Türkiye’de ve dost/kardeş ülkelerde stratejik vizyonu temsil eden devlet adamları ile bürokratlar, bilim insanları, kurumlar, iş insanları, sanatçılar, siyasetçiler ve gazeteci-yazarları onurlandırmak amacıyla 2006 yılından beri gerçekleştirilen TASAM Stratejik Vizyon Ödülleri’nin resmî internet sit...;

Brezilya ise 213 milyonu aşan nüfusu ile dünyanın altıncı ve 8,5 milyon km² üzerindeki yüzölçümü ile beşinci büyük ülkesi olarak Latin Amerika’da önemli bir siyasi ve ekonomik güç ve küresel düzeyde önemli bir aktördür. 2 trilyon dolar civarındaki GSYİH’sı ile Latin Amerika’nın en büyük, dünyanın do...;

Muhammed Nadir Şah, Afgan kraliyet ailesi üyelerinden birisidir. Amanullah Han ile aynı soydan gelmektedir. Nadir Şah, Amanullah Han’ın kuzenidir. Eski Afgan Emiri Dost Muhammed’in yeğeni Mehmet Yusuf Han’ın oğludur. ;

Doğu; nüfuz ve müdahale etmeye çalışan Batı’ya karşı müdafaanın sınırları, özellikle sömürgecilik dönemi süresince ve Sanayi Devrimi sonrasında gerçekleştirilen etkiye karşı geliştirilen tepki olarak nitelenebildiği gibi, Batı’nın sınırlarını çizdiği (Edward Said’in ifade ettiği) “bağımlı ırkların” ...;

Rusya Federasyonu ise geniş yüzölçümü, 147 milyona yakın nüfusu, sanayileşme ve teknolojide elde ettiği ilerleme, büyüyen ve gelişen ekonomisi, doğal kaynakları, tarihî birikimi, Birleşmiş Milletlerdeki veto gücü, BDT ve ŞİÖ içerisindeki yeri, uluslararası alandaki saygın konumu ile tüm dünyanın dik...;

İngiltere’nin II. Dünya Savaşı sonrasında Hint Altkıtası’ndan çekilmek zorunda kalması sonucunda, 1947 yılında, din temelli ayrışma zemininde kurulan Hindistan ve Pakistan, İngiltere’nin bu coğrafyadaki iki asırlık idaresinin bütün mirasını paylaştığı gibi bıraktığı sorunlu alanları da üstlenmek dur...

Devlet geleneğimizde yüksek emsalleri bulunan Meritokrasi’nin tarifi; toplumda bireylerin bilgi, bilgelik, beceri, çalışkanlık, analitik düşünce gibi yetenekleri ölçüsünde rol almalarıdır. Meritokrasi din, dil, ırk, yaş, cinsiyet gibi özelliklere bakmaksızın herkese fırsat eşitliği sunar ve başarıyı...

Gündem 2063, Afrika'yı geleceğin küresel güç merkezine dönüştürecek yol haritası ve eylem planıdır. Kıtanın elli yıllık süreci kapsayan hedeflerine ulaşma niyetinin somut göstergesidir.

Geçmişte büyük imparatorluklar kuran Çin ve Hindistan, 20. asırda boyunduruktan kurtularak bağımsızlıklarına kavuşmuş ve ulus inşa sorunlarını aştıkça geçmişteki altın çağ imgelerinin cazibesine kapılmıştır.

Meritokrasi Devlet geleneğimizde yüksek emsalleri bulunan Meritokrasi’nin tarifi; toplumda bireylerin bilgi, bilgelik, beceri, çalışkanlık, analitik düşünce gibi yetenekleri ölçüsünde rol almalarıdır. Meritokrasi din, dil, ırk, yaş, cinsiyet gibi özelliklere bakmaksızın herkese fırsat eşitliği sunar...

Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) ilişkilerinin bugünü ve geleceğinin ele alındığı Avrupa Birliği Sempozyumu, Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM) ile Türk Avrupa Bilimsel ve Eğitimsel Araştırmalar Vakfı (TAVAK) işbirliğinde 02 Şubat 2018’de İstanbul Taksim Hill Otel’de gerçekleştirildi.

1982 Anayasası'nın defalarca değişikliğe uğramasına rağmen iskeletinin değiştirilememesi nedeniyle Türkiye'nin yeni bir anayasaya gereksinimi olduğu konusunda kamuoyunda genel bir konsensüs bulunmaktadır.

Bu rapor, Türk savunma sanayiinin gelişme sürecinin sürdürülebilirliginin ve ihracat potansiyelinin arttırılmasında, şekillendirilecek geleceğe uygun; insan sermayesi, yapı, süreç ve stratejilerin tasarlanmasına ışık tutmak, bu kapsamda alınabilecek tedbirleri saptamak maksadıyla hazırlanmıştır.