İt Dalaşı Değil Bu

Haber

31 Mayıs 2010 şafağında gemilerde Gazze’ye doğru gidenler, insanlık adına bir görev yapmak amacıyla gidiyorlardı. Gazze yolundaki 6oo’den fazla insan sadece insan olarak oradaydı. Meslekî kimlikleriyle değil. Mensup oldukları din, ulus ya da başka bir aidiyet adına değil....

31 Mayıs 2010 şafağında gemilerde Gazze’ye doğru gidenler, insanlık adına bir görev yapmak amacıyla gidiyorlardı. Gazze yolundaki 6oo’den fazla  insan sadece insan olarak oradaydı.  Meslekî kimlikleriyle değil.  Mensup oldukları din, ulus ya da başka bir aidiyet adına değil.  Bunların arasında gazeteci, papaz, milletvekili, yazar, öğrenci vardı. Anneler, çocuklar vardı. Hepsi insan olarak oradaydı. Avrupalı, Asyalı, Afrikalı olarak. Müslüman, Hıristiyan, Yahudi, Budist olarak.  Ama her şeyden önce insan olarak, toplumun vicdanı olarak barış, özgürlük ve insanlık adına yola çıkmışlardı.

Üç yıldır ablukaya alınmış, dünyayla bağlantısı kesilmiş  Gazzeliler’e temel ihtiyaç maddeleri götürmek istiyorlardı. Gıda ve sağlık malzemesi, günlük yaşamlarını sürdürmeleri için gerekli araç-gereç. Efendim, bunların amacı asıl bu değil, propaganda yoluyla dünyaya siyasî bir mesaj vermekmiş…Tabii ki verebilirler. Vermeleri de gerekir, böyle bir mesajı. Ama burada kullanılan araç önemlidir. Bunlar barışçıl bir yol izliyor. Bu vesileyle İsrail’in zulüm siyasetine dikkatini çekmek istiyorlar dünya kamuoyunun. Bu onurlu bir insanlık görevidir.

Ama İsrail bu görevin ifa edilmesini engelledi. Nasıl yaptı bunu? Daha önce kendine göre bazı ilkeler belirleyip ilan ederek, buna aykırı bir davranışa izin vermeyeceğini açıkladı. Sonra da kendi kontrolündeki sahile en az 70 mil mesafede uluslararası sularda seyir halindeki gemiye askerî güç kullanarak müdahale etti ve en az 10 sivil barış gönüllüsünü öldürdü, onlarcasını ise yaraladı. Bir devlet korsanlığı ve devlet terörü gerçekleştirildi.

 Uluslararası hukuk ve diplomasi terminolojisinden tanıdığımız “it dalaşı”ndan çok farklı bir davranış biçimidir bu. Orada iki devlet arasında ihtilaflı bir egemenlik alanı söz konusudur, bu alanın geçilmesi durumunda karşılıklı tacizler, sataşmalar, notalar gündeme gelebilir. Ama statü ve güç niteliği itibariyle taraflar arasında bir denklik vardır. Böyle bir krizle ilgili taciz eylemleri genel anlamda “it dalaşı” olarak ifade edilir. Oysa İsrail’in saldırısında bunlardan hiçbiri söz konusu değildir. Bu ancak, eceli gelmiş it telâşı olarak ifade edilebilir. Bu kavramlaştırma İsrail halkına, hatta devletin hukukî kişiliğine yönelik değildir; ilgili davranışa yönelik bir nitelendirmedir. Çünkü taraflar arasında statü ve güç denkliği yoktur. Bunun sonucu olarak, ama esas itibariyle varlık endişesiyle, korkunun güdümünde, tüm dünya kamuoyunun bütün ölçüleri ve uluslararası teamülleri aşacak nitelikte orantısız güç kullanımına tanık olmasını sağlayacak bir davranış sergilenmiştir.

Mevcut davranış kimliğiyle İsrail’in bölgede varlığını sürdürmesi zorlaşmaktadır. Birilerinin  şımarık çocuğu olarak ancak bir yere kadar tahammül edilirsin. Sonsuza kadar öyle gitmez. İsrail’in bunu fark etme zamanı geldi, geçiyor. Dünya, yirmi yıl önceki dünya değildir. Doğu-Batı ayrımına dayalı iki kutuplu dünya tecrübesinden sonra birçok şey değişmiş, yeni küresel ve bölgesel güç pozisyonları ortaya çıkmıştır. Sadece baskıyla, tahripkâr güçle var olmak, hele de büyük güç olmak asla mümkün değildir bundan sonra.

İsrail’in bunu görmesi lazım. Bunun bir uluslararası toplum boyutu var (dış faktör), bir de içsel boyutu. Dünyanın muhtelif kıtalarındaki 40’ye yakın ülkeden gelerek, uzun süredir insan hakkı ihlâline maruz kalmış bir topluma meşru yollardan yardım götürmek isteyen silahsız insanlara yönelik malûm askerî saldırıyla ortaya çıkan vahşetin dünya insanlarının vicdanında bırakacağı izi unutmaması gerekir İsrail’in. Büyük ağabeyler de görmezden gelemez İsrail’in yaptıklarını. Örneğin, BM himayesinde 2012’de yapılacak olan Ortadoğu’nun Nükleer Silahlardan Arındırılması Konferansı’na ABD’nin de aralarında bulunduğu 188 ülke destek verirken, İsrail buna katılmayacağını açıklamıştır. Aslında, bir yandan Batılı ülkelerin nükleer silah olasılığından dolayı İran’a yönelik baskıları devam ederken, Türkiye’nin Brezilya’yı da yanına alarak İran ile barışçıl amaçlı uranyum takası konusunda anlaşması, Ortadoğu’da nükleer silahlara yer verilmemesi ve bu enerjinin faydalı teknolojide kullanılmasına yönelik olmak üzere birçoklarını teşvik edici bir gelişme sayılır. Tabii bu, İsrail’in nükleer silah durumunu da etkiler. Burada ABD ve bazı Avrupalı güçlerin İsrail’in tutumuna ilişkin yaklaşımları önemli olacaktır.

Meselenin içsel boyutuna gelince: Bu belki de çok daha önemlidir. İsrail’in hırçın, tedirgin, kendisiyle bile kavgalı politik/askerî davranışının arka planında bu iç faktörün etkisi mutlaka hesaba katılmalıdır. Bunu kabul etmek istemeseler, reddetseler de,  her geçen gün bu yönde daha somut olgularla karşılaşılıyor. Bu durum, İsrail devletinin meşruiyetinin içeriden sorgulanması ve Siyonist İsrail devletine Yahudi itirazı şeklinde kendini gösteriyor. Bundan dolayı hırçınlaşan İsrail, kabul edilemez davranış bozuklukları sergiliyor.

Peki nedir İsrail’e yönelik Yahudi eleştirileri? Bunlardan bazılarını bundan yaklaşık on yıl önce dile getirdiğimizde, onların İsrail için pek önemli olmadığına dair yanıt ve eleştiriyle karşılaşmıştık.  Oysa son iki yıldır İsrail’de meydana gelen tartışma,  sözünü ettiğimiz Yahudi eleştirisinin giderek yankı bulduğunu gösteriyor.

Şimdi, önce şunu belirtelim ki, İsrail devleti bazı tarihsel, dinsel varsayımlar ile Avrupalı güçlerin 19.yy sonu ve 20. yy başında izledikleri politikaların bir ürünüdür. Söz konusu varsayım ya da tezler çürütüldüğünde, bu devletin zemininde de kayma olabilir. Biz dışarıdan baktığımızda bunu görüyoruz. Bazı Yahudi din adamı, akademisyen ve düşünür tarafından bireysel ya da kurumsal düzeyde ileri sürülen görüşler bir yandan yukarıda değinilen varsayımları temelsiz kılarken, bir yandan da,  bunun bir sonucu olarak, İsrail’in bölgede devlet olmasının temellerini sarsıyor.
.
Yahudiler arasında Siyonizm’i ve Siyonist devleti sert biçimde eleştirenler vardır. Bu hususu özetle şöyle ifade edebiliriz:
Mevcut İsrail devleti hem ortodoks Yahudiler, hem Sosyalistler hem de Ihud Birliği ve Magnes örneğinde görüldüğü gibi, bölünmemiş bir Filistin’de iki ulusun bir arada yaşamasını savunanlar tarafından meşru bir Yahudi devleti olarak görülmüyor. Örneğin özcü Yahudiler baştan beri, Theodor Herzl’in Yahudi Devleti  (Der Judenstaat) projesine karşı Agudath İsrail (İsrail Birliği), Neturei Karta (Kentin Koruyucuları) gibi örgütler aracılığıyla anti-siyonist mücadele başlatmışlardır. Haham Blau, Haham Hirsch  burada örnek olarak anılabilir. Sonraları, Amerikan Yahudilerinden Haham Berger ve Morris Lazaron gibi kişilerin önderliğinde 1943’te kurulan Amerikan Yahudilik Konseyi (American Counsil of Judaizm) ise Filistin’de veya başka bir yerde bir ulusal Yahudi Devleti kurma gayretlerini, Yahudilerin kategorik yurtsuzluğunu ve etnik ayrımcılığı öne çıkaracağı için reddediyordu. Kudüs’te İbrani Üniversitesi Rektörü Judah Magnes, 1946’da Filistin’in bölünmesine karşı çıkıyor, Ihud Birliği içinde kendisi gibi düşünenlerle birlikte, Siyonistlerin dışlayıcı politikalarını, Yahudi ahlâk öğretisiyle çeliştiği gerekçesiyle, eleştiriyordu. Magnes, Menahem Begin’in izlediği yolun baskıcı ve kabileci bir anlayıştan geldiğini, bir etnik Yahudi devletinin ancak savaşla kurulup yaşatılabileceğini ifade ediyordu.1
   
İsrail devletinin kurulmasından sonra da bu türden eleştirilerin sürdüğünü görüyoruz. 1970’li yıllarda ve daha sonra İsrail İnsan ve Yurttaş Hakları Derneği, İsrail Sosyalist Örgütü gibi kuruluşlar, “Siyonist devlet”in Arap yurttaşlardan oluşan azınlığı sistematik baskı altında tuttuğunu belirterek bu “ırkçı” ve “işgalci” uygulamaları kınamışlardır.

Bunlar İsrail’in kendi içinde barışı tesis edemediğinin, daha önemlisi, gelecek endişesi taşıdığının göstergesi sayılır. Yukarıda işaret ettiğimiz gibi, güncel olarak da İsrail’de bu anlamda farklı görüşler vardır. Tel Aviv Üniversitesi’nde tarih profesörü Schmolo Sand, Yahudiliğin etnik anlamda değil, inanç anlamında düşünülmesi gerektiğini belirterek, “Yahudi halkı”nın olamayacağını savunmaktadır. Holocaust’tan sağ çıkan  bir Yahudi ailenin oğlu olarak Avusturya’da dünyaya gelen Prof. Sand, İsrail’in kuruluşundan beri ( bir süre Avrupa’daki ikameti dışında) bu ülkede yaşıyor. Ama o Filistin’de uzlaşma ve barış olması gerektiğine inanıyor, İsrail’in ise Yahudiliği ulus kimliğiyle eş tuttuğu için Arapları dışlayıcı politikalar izlediğini ileri sürüyor.

Prof. Sand, iki yıl önce araştırmalarını İbranice yayımlanan bir kitapta toplamış, kitap İsrail’de uzun süre çok satanlar listesinde yer almıştır. Bu yıl Berlin’de Almanca olarak da yayımlanan kitap,2    Türkçe ifade edecek olursak, “Yahudi Halkı Uydurması.İsrail’in Kuruluş Efsanesinin Eleştirisi” başlığını taşıyor. Başlıktan da anlaşılacağı gibi, eğer bir Yahudi halkı hiç olmadıysa, bunların Kutsal topraklardan sürgün edilmesi de söz konusu değildir. Kitap bu tezi işliyor. Sand’a göre, Yahudi ulusal düşüncesi 19. yüzyıl ortalarında Avrupalı ulusların kimlikleriyle aynı zamanda oluşmuştur; ama daha sonra onlarda ulusal devlet fikri ağırlığını yitirirken, İsrail’de tersine bu daha da güçlenmiştir.  Bir söyleşide bunun siyasal sonuçlarına da değinen Sand, Yahudi ulusu olarak İsrail devleti kurmaya haklarının olmadığını, İsrail’in Filistinlilerin maruz kaldığı felaketlerdeki sorumluluğunu kabul etmesi gerektiğini savunuyor.3

Sand’ın görüşlerine karşı çıkanlar ve hatta onu tehdit edenler olduğu gibi, onun gibi İsrail’in kuruluş felsefesine ve tarih yazımına aykırı bir yol izleyen akademisyen ve düşünürler de hiç az değildir bugün İsrail’de. İsrail’in yukarıda eleştirdiğimiz davranışına karşı çıkan  Yahudilerin bu ülkedeki varlığı, bölge ve dünya barışı için devletlerin ötesinde uluslararası kamuoyunun  etki potansiyelini kavramamız bakımından, yadsınılmayacak derecede önemlidir. Gazze yolundaki insanlar da yukarıda belirtilen özellikleriyle, çeşitli din ve ulustan dünya vatandaşları olarak,  dış politikanın barışçıl aktörleridir. Bunların yolu açılacaktır artık. Dünyanın gidişatı bu yönde. Buna engel olmaya çalışan ulusal kimlikli devletler, kendi çöküşlerini hazırlayacaklarının bilincinde olmalıdır.


1. Bkz. Garry Smith, ‘Siyasal Siyonizm: Bir Yahudi Eleştirisi’: Siyonizm ve Irkçılık, Çev.: T. Ataöv, Ankara 1985, s. 237-250
2. Schmolo Sand, Die Erfindung des jüdischen Volkes. Israels Gründungsmythos auf dem Prüfstand, Propyläen Verlag, Berlin 2010.

2. Ulrike Putz’un söyleşisi için bkz.Der Spiegel, 30.05.2010.



Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2554 ) Etkinlik ( 173 )
Alanlar
Afrika 65 605
Asya 76 992
Avrupa 13 613
Latin Amerika ve Karayipler 12 64
Kuzey Amerika 7 280
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1321 ) Etkinlik ( 44 )
Alanlar
Balkanlar 22 274
Orta Doğu 18 581
Karadeniz Kafkas 2 293
Akdeniz 2 173
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1277 ) Etkinlik ( 69 )
Alanlar
İslam Dünyası 53 771
Türk Dünyası 16 506
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1914 ) Etkinlik ( 71 )
Alanlar
Türkiye 71 1914

Son Eklenenler