Türkiye İsrail ilişkilerinde son dönemdeki gelişmeler düşünüldüğünde doksanlı yıllardaki düzeyini ve önemini özellikle Türkiye açısından kaybettiği, giderek normalleşmenin yaşandığı, görülmektedir. Bununla birlikte İsrail’in de, Türkiye’ye yönelik gösterdiği tepkilerin tonu incelendiğinde, ikili ilişkilere yönelik yaklaşımında bir soğuma yaşadığını gözlemlemek mümkündür. Bunun son örneği her ne kadar Türkiye-Ermenistan yakınlaşmasının gölgesinde kalmış olsa da Türkiye’de düzenlenen “Anadolu Kartalı“ adlı uluslararası katılımlı hava tatbikatı ile ilgili Türkiye ve İsrail arasında ortaya çıkan kriz olmuştur. İsrail medyasınca uluslararası kamuoyuna duyurulan ve Türkiye’nin, İsrail savaş uçaklarının katılımını, tatbikata bir hafta kala istememesinin krize sebep olarak gösterilmesi, ve bizzat Başbakan Erdoğan tarafından doğrulanması, 1994-2002 yılları arasında zirve noktasını yaşayan Türkiye-İsrail ilişkilerinde bir dönüşümün yaşandığını tüm çıplaklığı ile ortaya koymuştur. Bu dönüşüm sadece iki ülke arasındaki ilişkilerle sınırlı olmayan ve küresel, bölgesel düzlemlerdeki değişim ve dönüşümden de etkilenen çok boyutlu nitelikler taşıdığı açıktır.
Türkiye-İsrail ilişkilerinin zirve noktası, 1994-2002 dönemi, Türkiye’nin dış politikasını daha çok “güvenlik“ eksenli parametreler ile algıladığı ve uyguladığı bir dönemi ifade etmektedir. Bu çerçeve dahilinde iki ülkenin tehdit algılamalarında birbirini tamamlayıcı nitelikler göstermesi, ikili ilişkilerin bölgesel dinamiklerden bağımsız olarak hızla gelişmesine sebep olmuştur. Tabii bu noktada Ortadoğu Barış Sürecinin getirmiş olduğu bahar havasının, Türkiye’yi, İsrail ile ilişkilerini geliştirmesinde cesaretlendirici etkisi olduğu da açıktır. Ne var ki, Ortadoğu Barış Sürecinin bir türlü arzu edilen noktaya gelmemesi ve giderek bağlamından kopması, Türkiye’nin, İsrail’le ilişkilerinde oldukça önemli olan bir “ahlaki“ çıpanın da bertaraf olmasına sebep olmuştur. İsrail’in son olarak Güney Lübnan’a ve Gazze’ye düzenlediği operasyonlar, Türkiye’nin Ortadoğu’da görmeyi arzu ettiği işbirliğine dayalı “barışçıl“ bölgesel yapıyla son derece zıt hususlar taşımıştır. İsrail, küresel ve bölgesel yapıdaki değişimleri reddederek, statükoyu sürdürme arzusunu devam ettirmek isterken; Türkiye, bölgede statükoyu değiştirmeye yönelik “yumuşak gücü“nü öne çıkartan adımlar atmaktaydı. Bu durum bir zamanlar bölgeye benzer bakış açılarına sahip iki ülkede, temel bir ayrışma meydana getirmiştir.
Açıktır ki, İsrail yönetimleri, Türkiye-İsrail ilişkilerinin yumuşak karnının “Filistin Sorunu“ olduğunu çok iyi bilmekteydiler ama yanlış hesapları, bölgesel düzenin ve uluslararası konjonktürün sürekli kendilerinden yana ve mevcut çatışma ortamının sürdürülebilir olacağına dönük bakış açıları, söz konusu hususu ikili ilişkilerde arızi görmelerine sebep olmuştur. Esas olarak ABD’nin 2003’te Irak’a müdahalesi, bölgedeki tüm dengeleri alt üst ederek, Ortadoğu’da İsrail’in çıkarları için işleyecek yeni bir çatışma alanı oluşturmuşsa da, bu beklenenin aksine hem küresel hegamon ABD’nin ve onun bölgesel temsilcilerinin meşruiyetinin tartışıldığı bir zemini de beraberinde getirmiştir. ABD’nin Irak’ta attığı yanlış adımlar, bölgenin kendi dinamiklerini geliştirmesini ve “çatışmacı politikaların“ varlığının reddedilmesine zemin oluşturmuştur.
Üçüncü önemli husus ise küresel konjonktürde meydana gelen değişimdir. Küresel konjonktürde, ABD’nin Afganistan ve Irak işgalleri sonrasında ortaya çıkan uluslararası kamuoyunun çatışmacı politikalara yönelik sert tepkisi, ABD’nin küresel hegemon olarak meşruiyetinin sorgulanmasına yol açmakla beraber, BRIC ülkeleri gibi küresel alanda yeni yükselen güçlerin beraberinde getirdiği rekabet, ABD de dahil olmak üzere özellikle enerji ve ticaret alanlarında işbirliği ve uzlaşı arayışlarının öne çıkmasını, bölgesel dinamiklerin süreçlerde daha belirleyici rol oynaması sonucunu doğurmuş, son olarak ise küresel ekonomide yaşanan, gelişmiş Batı ülkeleri merkezli finansal kriz, küresel sistemde yumuşak gücün öne çıktığı bir çevreyi meydana getirmiştir.
Türkiye’nin söz konusu yapıya paralel olarak, özellikle AK Parti’nin komşularla sıfır sorun, pro-aktif diplomasi, yumuşak gücün öne çıktığı bir dış politika anlayışını uygulaması, küresel, bölgesel ve ikili ilişkilerini yeniden dizayn etmesi sonucunu doğurmuştur. Küresel ve bölgesel dengelerin yeniden tanzim edildiği bir siyasal ve ekonomik ortamda, Türkiye dış politikada daha rahat inisiyatif alma ve mevcut problemlerini çözmede daha kararlı davranma imkânı edinmiştir. Türkiye 1930’lardan bugüne hissetmediği bir güven ve güvenlik atmosferi sağlamış ve gerçek anlamıyla bölgesel bir güç haline gelmiştir.
Türkiye, dış politikasında attığı güven ve güvenlik artırıcı adımlar ile bölgesel sorunların çözümlenmesinde yapıcı bir aktör olarak ortaya çıkarken, İsrail “Soğuk Savaşın“ başlangıcından bugüne sahip olduğu statükonun çözümünü değil devamını isteyen politikalar ile varlığını sürdürmek istemekteydi. İsrail yönetim aygıtı, Soğuk Savaş dönemi alışkanlıklarını ve düşünme biçimini 21. Yüzyıla taşımak istiyor ve bölgedeki diğer aktörlerin de bu çerçevede hareket etmesini arzu etmektedir. Ne var ki bu politikanın yürütülmesine yarayacak küresel düzlem artık yok. Bu sebeple, İsrail’in kimi uluslar arası (ABD) ve bölgesel (Türkiye) ile ilişkilerindeki maliyet de artmaktadır. Türkiye’nin son kriz çerçevesindeki fiiliyatı da bu çerçevede görülebilir. İsrail’in “Anadolu Kartalı“ tatbikatının ertelenmesi yönelik verdiği tepkiye bakıldığında, bu ertelemenin bir siyasal irade sonucu olması ve TSK’nın da bu iradeye uygun olarak davranması, İsrail’in Türkiye’ye yönelik paradigmasında ve politika sürecinde büyük bir yıkıma neden olduğunu söylemek mümkündür. Her ne kadar İsrailli yetkililer bu hususta açık söylemleri olmasa da, uzun yıllardır Türkiye-İsrail ilişkilerinde Türkiye tarafındaki muhatabın TSK olduğu gizli bir kabule bağlıydı. Bu çerçevede İsrail tarafında TSK’nın son krizde takındığı tutumun büyük bir şaşkınlık hatta endişe oluşturduğu, İsrail basınına yansıyan yorumlardan da görülmektedir. Bu şaşkınlık, İsrail’de Türkiye’deki değişim, gelişim ve dönüşümün, kısaca paradigma değişiminin anlaşılmadığını ortaya koymaktadır. İsrail basınında ve akademisinde mevcut süreç de dahil olmak üzere AK Parti iktidarı için ısrarla “İslamcı“ lafzının kullanılması, Türkiye’nin dış politikadaki açılımlarının, Batı’dan uzaklaşarak, İran’a yakınlaşma olarak lanse edilmeye çalışılması söz konusu siyaset körlüğüne örnek gösterilebilir. İsrail, 1994-2002 yılları arasında oluşan Türkiye algısının devam etmesini istediğini ve arzuladığını düşünmemek elde değildir. İsrail’in, 2002’den bugüne tüm uluslararası tepkiye rağmen Lübnan’da ve özellikle Batı Şeria ve Gazze’deki askeri operasyonları, Filistin topraklarında ve Doğu Kudüs’te yeni yerleşim alanları açması, çözüme yönelik herhangi bir olumlu adım atmaması gibi etkenler de İsrail’in bölgedeki çatışmaya dayalı politikaları sonucu, Türkiye’nin yeni dış politika paradigması ile hiçbir benzeşen yönü kalmamasına sebep olmuştur.
İsrail’in de bu ayrışmanın farkında olduğu, Türkiye’ye yönelik gösterdiği kimi tepkilerde görebilmek mümkündür. İsrail’in, özellikle “Filistin Sorunu“na yönelik Türkiye’nin haklı itirazlarına yönelik argümanlarının Türkiye’yi ajite edecek boyutlara ulaştığı görülmektedir. Bu argümanlardan ilk akla geleni, ABD’deki Yahudi Lobisi’nin, yine ABD’de bulunan Ermeni lobisinin (diasporasının) 1915 olayları ile ilgili (sözde soykırım) iddialarına yönelik baraj olma niteliğini sürdürmemesi, Türkiye’nin Washington’daki diğer çıkarlarının savunuculuğunu terk etmek gibi unsurlara dayanmaktaydı. İkinci bir argüman unsuru ise, Filistin sorunu ile Türkiye’nin PKK terör örgütü ile mücadelesini ve dolaylı olarak Kürt meselesini benzeştirme çabası oluşturmaktır. Üçüncüsü ise Kıbrıs ve Türk-Yunan ilişkilerinin gündeme getirilmesidir. Bu durumun en önemli örneklerinden birisi İsrail Kara Kuvvetleri Komutanı Avi Mizrahi’nin uluslararası bir toplantıda Türkiye aleyhine “Ermeni, Kürt ve Kıbrıs“ meseleleri ile ilgili sarf ettiği sözler olmuştur. Mizrahi söz konusu konuşmasında karşısında çeşitli ülkelerden temsilciler olduğu halde, Türkiye ile ilgili olarak, “İsrail’i suçlayan Türkiye’nin uzun yıllar önce Ermenilere dünyanın en büyük katliamlarından birini yaptığını“ öne sürmüş, aynı politikanın bugün de “Kürtler üzerinde sürdürüldüğünü“ iddia ederek, “İsrail’i Filistin topraklarını işgal etmekle suçlayan Başbakan Erdoğan’ın ülkesinin, Kıbrıs’ın kuzeyini on yıllardır işgal ettiğine“ yönelik sözler sarfetmiştir. Bu sözlerin kişisel bir bakış açısını yansıtmaktan öte anlamlar taşıdığı ve aslında İsrail’de kimi çevrelerde Türkiye’ye yönelik kapalı kapılar ardında tutulan bir algının tezahürü olduğu ifade edilebilir. Mizrahi’nin söz konusu söyleminin Türkiye’de yalnızca hükümet nezdinde değil, TSK nezdinde de önemli tepkiler ve soru işaretleri doğurduğu açıktır. Bu çerçevede Türkiye İsrail ilişkilerinde yalnızca siyasi ilişkilerin değil, askeri ilişkilerin de erozyona uğradığı iddia edilebilir.
İsrail’in 1948 yılından bugüne Filistin Sorununda de facto olarak sürdürmeye çalıştığı ve her türlü uluslararası uzlaşma ve anlaşma çabasını önce İngiltere ve sonra ABD desteğiyle, mevcut uluslararası konjonktürün de yardımı ile göz ardı ettiği dönemlerin geride kaldığını kabul etmek zorundadır. İsrail siyaseti ve dış politikası her geçen gün daha çok korkuların yön verdiği bir ruh haline kapılmaktadır. Hâlbuki İsrail, bölgenin dinamiklerine, sorumlu, tutarlı ve yapıcı bir aktör olarak katkıda bulunsa ve kendisini bölgenin dışsal bir aktörü görünümünden çıkartacak “barışa giden yolun taşlarını döşeyecek“ liderliği gösterse bölgedeki varlığı çok daha güçlenecektir. Belki de İsrail’in en büyük sorunu mevcut çerçevede kamuoyunu ikna ederek, İsrail’i barış yoluna sokacak liderlikten yoksun oluşudur. Mevcut İsrail siyaset yapısının, Türkiye’nin 1993-2002 arasındaki, çok parçalı, soğuk savaş kalıplarına sıkışmış siyasi yapısı ile büyük benzerlikler taşıdığı söylenebilir. İsrail, Filistin Sorunu başta olmak üzere diğer konularda mevcut konumunu devam ettirmek isterse, uluslar arası alandaki meşruiyeti daha çok sorgulanabilecektir.
<<>>
Türkiye’nin son yıllarda Suriye, Irak, Ermenistan, Kıbrıs ve Kürt meselesinde attığı çatışma çözümüne yönelik ve kendisiyle yüzleşme adımlarının, demokratik bir ülke olarak İsrail’i bölgede marjinalize edeceği ve küresel sistemde kamuoylarının artan etkisi ile beraber üzerindeki uluslararası baskıyı artırabileceği söylenebilir. Bu durumun İsrail için çok da talep edeceği bir husus olmadığı aşikârdır. İsrail, kendisine şu soruyu sormak durumundadır: Türkiye, Ermeni, Kürt vb. sorunlar yolunda attığı çabalar sonunda arzuladığı çözüme ve barışa ulaştığı takdirde, Türkiye’ye hangi motive edici unsurlarla işbirliğine ikna edebilirim? Sürdürdüğüm ve bölgedeki çatışma refleksini uyandıran, bölgenin ekonomik ve siyasi gelişimine darbe vuran çözümsüzlük politikaları Türkiye ve diğer bölge ülkeleri hatta ABD için ne kadar çekici olabilir? Türkiye’nin son Ermenistan ve Kürt açılımlarının (Milli Birlik Projesi), İsrail’in üzerinde bir baskı oluşturduğu iddia edilebilir. Bu çerçevede son kriz sebebiyle İsrail basınında çıkan sözde “Soykırım Anıtı“ kurulması, Kuzey Irak’a dönük TSK operasyonlarının vurgulanması, Washington’daki Yahudi lobisinin koz olarak kullanılması gibi unsurlar Türkiye için orta vadede çok da anlam ifade etmeyebilecektir. Tüm kurumlarıyla, sorunlarıyla yüzleşme güveni edinmiş bir Türkiye için İsrail’in söz konusu argümanları, ilişkileri onarmaktan çok yıkıcı unsurlara sahip olacaktır ki İsrail Kara Kuvvetleri Komutanı Avi Mizrahi’nin sözleri bu duruma örnek gösterilebilir. İsrail, TSK’nın son krizdeki tepkisizliğini biraz da bu sözlerin arkasında aramalı ve çuvaldızı kendisine batırmalıdır.
İsrail, Soğuk Savaşın sona erdiğini ve o dönemde üretilen politika yapma biçimini ve çatışmacı dilinin beraberinde tükendiğini görerek; “zamanın ruhunun“ küresel, bölgesel ve ikili ilişkilerde, uzlaşıyı, ekonomik ve siyasal işbirliğini ve karşılıklı anlayışı öne çıkardığını görmelidir. İsrail görecektir ki, Filistin sorununda ve diğer bölgesel konularda attığı her olumlu adımda Türkiye ona çok daha fazla yakınlaşacaktır. Ne var ki bir Türk atasözünde ifade edildiği gibi: “Dost acı söyler“. Türkiye, tarihin her döneminde İsrail için yapıcı bir aktör ve dost olmuş ancak yanlışlarını telaffuz etmekten de kaçınmamıştır. Bununla birlikte, Türkiye’deki siyasal iktidarın (AK Parti) da İsrail’le ilişkilere zarar verebilecek söylem ve simgeler kullanmak yerine, İsrail’i barış yolunda cesaretlendirecek olumlu bir dil kullanmalıdır. Sadece İsrail’i değil, Sudan, İran, Suriye gibi ülkeleri de yeri geldiğinde aynı tonda eleştirebilmelidir. İki ülkenin medyasında ülkeler ve halklar arası kin ve nefrete yol açacak film, dizi, haber ve yayınlara izin vermeyecek bir dilin oluşması hususunda önayak olunmalı ve gerekli tedbirler almalıdır. İsrail’in, Türkiye ve bölge için önemli ve meşru bir aktörü olduğu vurgulanmalı, tersine yol açacak yorumlardan ise şiddetle kaçınılmalıdır. AK Parti iktidarının geçtiğimiz temmuz ayında başlattığı Milli Birlik Projesi’nin ülkemizdeki Yahudi kökenli vatandaşlarımızın da haklarında olumlu değişikliklere yol açacağı düşünülürse, bu aynı zamanda İsrail’in de kazancı olacaktır.
Sonuç olarak, Türkiye-İsrail arasında giderek daha da su yüzüne çıkan ayrışmada iki ülke bir veya birkaç soruna farklı yaklaşımından ziyade, zamanın ruhuna yönelik duruşlarından kaynaklanan çok daha derin bir boyut bulunmaktadır. İsrail, zamanın ruhuna karşı kürek çekmeyi sürdürdükçe, bu ayrışmanın artması da kaçınılmazdır. Eğer İsrail, bölgesel sorunlar dile getirildiğinde İran ile birlikte anılmak istemiyorsa, çatışma dilini, barışın diline terk etmek durumundadır. Bunun da ilk adımı Gazze’ye yönelik sürdürdüğü ablukayı kaldırarak, Gazze’de yaşayan Filistinlilerin insanca yaşayacak şartlarını geliştirecek adımları atmasından geçmektedir. İsrail soğuk savaş döneminden kalma siyaset yapma biçimini ve bölgesel sorunlara yaklaşımını değiştirdiği takdirde Türkiye ile ilişkilerinin çok daha ileri seviyelere ulaşacağını görmek durumundadır.