Türkiye-İran İlişkilerinin Panoraması

Makale

Tarihsel mirasları, kültürel kimlikleri, jeopolitik ve stratejik konumları ve farklı yönetim modelleri oluşturmalarıyla İran ve Türkiye, Ortadoğu’da bölgesel güç mücadelesi veren iki ülkedir. Bölgesel güç olma yolunda farklı kimlikleri ve aynı coğrafyayı paylaşan bu iki ülkenin birbirleriyle rekabete, ortak çıkarlara, işbirliklerine dayanan ve karşılıklı etkileşimlerinden doğan ilişkileri kaçınılmazdır....

Tarihsel mirasları, kültürel kimlikleri, jeopolitik ve stratejik konumları ve farklı yönetim modelleri oluşturmalarıyla İran ve Türkiye, Ortadoğu’da bölgesel güç mücadelesi veren iki ülkedir. Bölgesel güç olma yolunda farklı kimlikleri ve aynı coğrafyayı paylaşan bu iki ülkenin birbirleriyle rekabete, ortak çıkarlara, işbirliklerine dayanan ve karşılıklı etkileşimlerinden doğan ilişkileri kaçınılmazdır. Bu ilişkiler küresel güçlerin bu bölgeye yönelik politikalarını belirlemelerinde önemli role sahiptir. Bu nedenle amacımız bu iki ülkenin belirli dönemlerde farklı veya birbirleriyle örtüşen değişkenleriyle oluşan doğrudan ikili ilişkileri ve bu ilişkilere yön veren bölge ülkeleri ve batılı güçlerle girdikleri çoklu ilişkileri inceleyip kısa bir değerlendirme yapmaktır. Ayrıca tüm bu ilişkilerden doğan sorunsalların çözümüne ilişkin İran ve Türkiye’nin üstlendiği rollerin bölgesel güç olma mücadelelerine getirdiği etkileri de analiz edeceğiz. Bu bağlamda dış politika analizi yapabilmek için ülkelerin dış politikalarının oluşumunda rol oynayan karar alıcıların, etkide bulunan coğrafi konumlarının, ideolojilerinin, tarihsel ilişkilerinin, yönetim biçimlerinin değerlendirilmesi gerekmektedir. Türkiye ve İran ilişkilerinde belirleyici olan bu temel unsurlar; iki ülkenin uluslar arası sistemi, bu sistemde meydana gelen gelişmeleri ve bölgeyi farklı bakış açılarıyla tanımlamalarında etkili olmaktadır.
                   
JEOPOLİTİK, EKONOMİK, DİNİ VE TARİHİ ÖZELLİKLERİ
İki ülkenin büyüklüğü, tarihi geçmişleri, coğrafi konumları ve sahip oldukları kültürel zenginlik taraflara çeşitli alanlarda işbirliği imkan ve ihtiyacı sunmaktadır. Jeopolitik anlamda İran ve Türkiye, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra tekrar hatırlanan Avrasya coğrafi alanının iki büyük ülkesidir. Bu coğrafi özellikleri iki ülkenin Avrupa ve Asya’ya güç  yansıtmalarına ve güçleri söz konusu kıtalar üzerindeki ülkelere hissettirebilmelerine fırsat ve imkan vermektedir. İran, Türkiye için Orta Asya’ya kara yolu ulaşımı fırsatı sunarken, Türkiye ise İran için Avrupa’ya açılan kapıdır. İran’ın Türkiye üzerinden doğal kaynaklarını Avrupa pazarlarına sunma şansı varken, Türkiye de İran üzerinden  Orta Asya, Kafkasya ve Hazar Havzası ile çeşitli ekonomik ilişkiler kurma potansiyeline sahiptir. Ekonomide Türkiye, İran sanayisinin tamamlayıcı unsurunu oluştururken İran enerjide Türkiye’nin ihtiyacını karşılamaktadır.[1]
             Her iki ülke de kendi coğrafyalarında kurulmuş ve bölgede egemen olmuş devletlerin tarihi mirasçısıdır. Bu nedenle Türk-İran ilişkilerini tarihi bir perspektiften ele almak gerekmektedir.
Bölgesel güç olma iddiası iki ülkeyi tarih boyunca karşı karşıya getirmiştir. Türk-İran ilişkilerindeki tarihsel sürecin temeli Osmanlı ve Safevi Hanedanları arasında yüzyıllar boyu devam eden Doğu Anadolu ve Irak toprakları üzerinde ideolojik, siyasi ve stratejik mücadeleye dayanmaktadır.[2] Bu dönemde Türkmen geleneklerine dayalı kurulduğu halde devletin kurumlaşmasıyla gelişen ve Türkmen hayat tarzından uzaklaşan Osmanlı ekseninde gelişen Sünni kimlik ile Anadolu’da yabancılaşma duygusuna kapılan yarı göçebe Türkmenler üzerine dini mezhebe dayalı etki alanı kuran Türkmen kökenli Safevi Hanedanlığı ekseninde gelişen Şii kimlik arasındaki diplomatik, ekonomik ve stratejik mücadele sonucunda Türkmenler İran’a, Sünni Kürtler ise Osmanlı’ya yönelmişlerdir. Bölgenin etnik yapısındaki bu gelişme iki ülke arasındaki sınır sorunları başta olmak üzere birçok sorunun sosyolojik, psikolojik temelini oluşturmuştur.[3] 1923 yılında  Türkiye’de bağımsız  ulus devlet modeli olan Türkiye Cumhuriyeti, 1924 yılında ise İran’da Fars kimliğini temel alan ve monarşi düzenine dayalı Pehlevi Hanedanlığı kurulmuştur.[4] Bu dönemde ikili ilişkiler monarşi-cumhuriyet karşılaştırması ekseninde gelişmesine  rağmen  iki ülkenin Pehlevi ve Atatürk politikalarıyla batıyla yakın ilişkiler kurması sebebiyle altın çağını yaşamıştır.Bu dönemden sonra İran ve Türkiye,Pakistan’ı yanlarına alarak Merkezi Anlaşma Organizasyonu’nu(CENTO)ve bu bölgede ilk bölgesel ekonomik işbirliği örgütü olan Kalkınma için Bölgesel İşbirliği’ni(RCD)kurmuşlardır.
                      
EKONOMİK İŞBİRLİKLERİ                     
1990’ların sonlarından itibaren her iki ülkede de ekonomilerini geliştirme ihtiyacı gündeme gelmiş, bu birçok gerginliğin azaltılmasında  etkin bir rol oynamış ve ekonomik faaliyetler düzeyinde diplomatik ilişkiler sürdürülmüştür. İki ülke arasındaki ticari ilişkilerin geliştiği ve iki ülkenin birbirine ekonomide  oldukça yakınlaştığı dönem Özal’ın başbakanlığı dönemi olmuştur. Ayrıca 1996 yılında bölgesel örgütlerle işbirliği çerçevesinde İran’la ekonomik ilişkiler geliştirilmiştir.[5]İran, Türkiye’nin önderliğinde oluşturulan, 8 ülkeyi kapsayan D-8 organizasyonuna katılmıştır.Büyük bir ekonomik potansiyeli,çeşitli ekonomik kaynakları ve geniş bir coğrafi alanı temsil eden 8 ülke arasında ticari ilişkileri geliştirmek amacıyla oluşturulan bu kuruluş İran ve Türkiye’nin ekonomik işbirliği çerçevesinde somut ortak projeler  üretmelerine ve dünya ekonomisindeki durumlarını güçlendirmelerine vesile olmuştur.
                                 
BATI KISKACINDA TÜRK-İRAN İLİŞKİLERİ
Batılı güçler İran-Türkiye yakınlaşmasının Arapları etki altına almasından, İran-Arap yakınlaşmasının Türkiye’yi içine almasından ya da Türkiye-Arap yakınlaşmasının İran’ı içine almasından çekinmektedirler çünkü her koşulda oluşan böyle bir ittifakın gerçekleşmesi Batı’nın Ortadoğu’daki dolaylı egemenliğinin sonu olmaktadır.[6]
11 Eylül sonrası  dönemde Amerika’nın Afganistan ve Irak işgalleriyle Taliban ve Saddam yönetimlerinin ortadan kaldırılması İran’a yeni bir bölgesel etki alanı kazandırmıştır.[7]ABD’nin amacı İran çevresinde genellikle ABD merkezli meydana gelen değişimlerden İran’ı dışlamak veya etkisini en aza indirmektir.[8] Batılı güçlerin İslam dünyasının ittifakını sağlayacak potansiyel gücü olan ülkeler üzerindeki siyasetleri İran’ın Araplarla ve Türkiye ile stratejik ilişkiler kurmasını engellemeye yöneliktir.
Batı’yla bu çoklu ilişkilerde özellikle ABD - İran ekseninde kuşkusuz en kritik noktada  Türkiye durmaktadır. Türkiye de bölgesel güç olma iddiasındadır.İran’la olan ekonomik ilişkilerini geliştirmek istemektedir.Bu bağlamda İran ve Türkiye arasında ticaret hacmi genişlemektedir.Türkiye,İran’dan başlayacak enerji hatlarının geçişi için topraklarının kullanılmasını istemektedir.İran ise gazının Avrupa’ya Türkiye üzerinden ulaşmasını istemektedir.Kısacası Türkiye ve İran başta enerji olmak üzere çeşitli alanlarda bölgesel ittifak kurma arzusundadırlar.Ama Türkiye İran ile olan ilişkisinde ABD’nin siyasi ve ekonomik baskılarına maruz kalmaktadır.Nitekim Türkiye İran’dan aldığı doğalgazın fiyatını indirmek istemiş,İran fiyat indirimini İran doğalgazının Türkiye üzerinden Avrupa pazarlarına ulaştırılması şartına  bağlamıştır.İran doğalgazının Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınması  Türkiye’ye fevkalade stratejik ve ekonomik çıkarlar sağlayacak olmasına rağmen  ABD’nin baskısı ile Türkiye bu konunun ayrıca ele alınmasını önermiş; neticede sonu ne zaman geleceği belli olmayan müzakerelere bağlı olarak ekonomik anlaşmalar askıya alınmıştır.Bu bağlamda ABD-İran arasındaki herhangi bir gerginlik  Türkiye için  çok çeşitli sorun ve krizlerin ortaya çıkması anlamına gelmektedir.Bu sebeptendir ki Türkiye iki güç arasına dengeyi korumaya çalışmaktadır.Bir taraftan Batı’yla ilişkileri korurken diğer taraftan Ortadoğu ülkeleriyle yeni açılımlar yapmaktadır.[9] Zira Türkiye bölge ülkeleri ve ABD için stratejik değeri çok yüksek bir ülke konumundadır.11 Eylül sonrası dünyasında demokrasi ve güvenlik arasındaki ikilemi demokrasi lehine ve daha fazla güvenlik üretecek şekilde çözmeye yaklaşan az sayıdaki ülkelerden birisidir. Ayrıca Türkiye’nin güvenlik bağımlılığının azalması ve güvenlik üreten bir ülke olması ikili,bölgesel ve uluslar arası  ilişkilerinde yeni alanlar açmasına zemin hazırlamaktadır.[10]

 

<<>>



ABD-TÜRKİYE-İRAN EKSENİ
Bu üç ülkenin, ABD-İran-Türkiye, bölgedeki konumlarını anlayabilmek için tek kutuplu dünya düzeninin teorisyenlerinden olan ve Amerikan jeopolitiği denebilecek görüşlerin sahibi Z. Brzezinski’nin "Büyük Satranç Tahtası" isimli kitabındaki iki tarifi burada incelemek gereklidir. Avrasya’yı temsil eden Büyük Satranç Tahtasındaki oyuncular Brzezinski’ye göre "Jeopolitik Mihver" ve "Jeostratejik Oyuncu" olarak ikiye ayrılıyor. Jeopolitik Mihver olan ülkeler önemlerini güçlerinden veya milli ülkülerinden değil, hassas coğrafi konumlarından alır. Bu coğrafi konum önemli bir bölgeye girmek veya önemli bir bölgeden dışarıya çıkmak için jeopolitik mihver ülkeye özel bir nitelik kazandırır. Bazı durumlarda bir jeopolitik mihver ülke, hayatî bir ülke, hatta bir bölge için koruyucu bir kalkan görevi görebilir. Türkiye ve İran, Brzezinski’ye göre jeopolitik mihver konumunda iki önemli ülkedir. Jeostratejik Oyuncular ise ABD’nin çıkarlarını etkileyecek şekilde mevcut jeopolitik ortamı değiştirmek maksadıyla sınırlarının ötesinde güç uygulama veya buralarda etkide bulunma yeteneğine sahip ülkelerdir. Jeostratejik oyuncu olan ülkeler, ulusal büyüklük duygusu, ideolojik tatmin, ekonomik büyüme arayışı gibi etkenlere bölgesel egemenlik ve küresel itibar peşindedirler. Brzezinski’ye göre jeostratejik oyuncu olan ülkeler bu maksatlara ulaşmak için ABD’nin gücünü tartarlar, kendi çıkarlarının ABD ’nin çıkarları ile hangi ölçüde çakıştığını belirler ve böylece daha sınırlı olan kendi Avrasya hedeflerini şekillendirirler.
Birer jeopolitik mihver olan Türkiye ve İran aynı zamanda iki jeostratejik oyuncudur. Bu tariflere ve açıklamalara göre 500 yıllık Türkiye-İran arasındaki güç mücadelesine okyanuslar ötesinden bir başka güç de ortak olmaktadır. Gerçi ABD’nin Orta Doğu siyasetinde etkili bir biçimde yer alması ikinci Dünya Savaşından sonra olmuşsa da Soğuk Savaşın tek galibi olarak kalması ile hasıl olan jeopolitik boşluğu Avrasya’da bu ülke doldurmaya başlamıştır. Söz konusu jeopolitik boşluk, garip ve çelişkili bir durumun oluşmasına yol açmıştır. Türkiye ve İran birbirleriyle görünmez bir şekilde bölgesel güç olma mücadelesini sürdürürken, ABD, bu iki ülkenin de bölgesel güç olma iddiasını tehdit olarak değerlendirmektedir. Siyaset bilimci Graham Fuller "Siyasal İslam’ın Geleceği" isimli kitabında, Soğuk Savaşın sona ermesinden bu yana ABD politikasının İslam Dünyası (Orta Doğu) ile ilgili dört amacı olduğunu söylüyor ve bu amaçları şöyle sıralıyor: İsrail’in güvenliği; Kitle İmha Silahlarının yayılmasının önlenmesi; Bölgeden enerji akışının düzenli bir şekilde sağlanması; terörizme karşı savaş. G. Fuller bu dört amacın dışında genellikle ifade edilmeyen beşinci bir amacın daha olduğunu yazıyor: Bölgede herhangi bir hegemon gücün yükselişini engellemek! Bunun için ABD’nin elinde iki manivela bulunmaktadır. Bu manivelalardan birisi İsrail’dir. İsrail, ABD’nin gerçek anlamda stratejik ortağıdır. Bundan dolayı ABD, İsrail’in nükleer silahlara sahip olmasına göz yummaktadır. ABD’nin elindeki ikinci manivela Türkiye’dir. Türkiye ABD’nin müttefikidir, NATO’nun üyesidir. Ayrıca ABD, Türkiye’ye tam anlamıyla muhtaç olduğu ekonomik yardımla kontrol altında tutmaktadır. ABD bir yandan Türkiye’nin bölgesel güç olma gayretini frenlerken diğer taraftan da bu gayreti İran’a karşı yönlendirmektedir.[11]
                       
İRAN’IN NÜKLEER POLİTİKASI VE TÜRKİYE’NİN TAVRI
Bu karmaşık ilişkiler yumağını incelediğimizde bölgesel güç mücadelesinde bulunan iki ülkeyle bölgede egemen bir güç olmasını istemeyen ABD vardır. Bu bölgesel güç mücadelesinde İran’ın nükleer programıyla ilgili politikaları da önemli yer tutmaktadır. İran’a göre rejiminin bekasının sırrı güç sahibi olmaktan geçmektedir. Çünkü diplomasiden çok askeri gücün caydırıcılığına inanmaktadır.Gücün caydırıcılığı güvenilirdir.Bu nedenle  küresel ve bölgesel dengeler içinde İran yeni dönemde kendi gücünü hissettirmeye çalışmaktadır.Bu bağlamda İran’ın elindeki en önemli koz nükleer gücüdür ve   İran’ı tüm dünyada hatırı sayılır bir güç haline getirmektedir.[12] Bu da İran’ın Batılı güçler tarafından “tehdit” olarak algılanmasına neden olmaktadır.

Nükleer program ile ilgili kriz özellikle 2003 yılından itibaren dünya gündemini meşgul etmeye başlamıştır. Bu program,1979 Devrimi’nden sonra araları açılan ABD ile İran arasında her zamankinden daha ciddi ve somut bir probleme ve gerilime neden olmaktadır.Nükleer kriz ABD ve İran arasında bir sorun olarak kalmamakta ve çok sayıda aktörün dahil olduğu bir küresel sorun haline dönüşmektedir. Uluslararası toplum, İran’ın tüm enerjisini nükleer güç elde etme yolunda açık bir şekilde kullandığını ortaya çıkartma çabasındadır.[13]
Adeta bir nükleer çember içinde kalan İran’ın komşularına baktığımız zaman birçoğunun nükleer silaha sahip olduğu görülmektedir. BM Güvenlik Konseyi Daimi Üyeleri Rusya Federasyonu ve Çin’in yanı sıra İran’ın diğer komşuları Pakistan ve Hindistan da nükleer silaha sahiptir.Diğer taraftan bu silahlara çok uzun zaman önce sahip olan ve hatta Japonya’da kullanmaktan çekinmeyen ABD’nin ve onun daimi müttefiki İngiltere’nin de Afganistan ve Irak’ı işgal ederek İran’ın yanı başında yerleşen diğer nükleer güce sahip ülkeler olduğunu  da belirtmek gerekir.Ortadoğu’da İran’ın tanımamakta ısrar ettiği ve yeryüzünden silinmesi veya Alaska gibi uzak diyarlara sürülmesini istediği İsrail’in de açıkça ifade etmese de nükleer silaha sahip olduğu bilinmektedir.[14]

<<>>

Söz konusu  tüm bu gelişmelerden en çok etkilenecek ülkelerden biri Türkiye’dir. İran’ın nükleer edinimi her şeyden önce yüzyıllardır süren  inişli çıkışlı  Türk-İran ilişkilerinde gelinen noktada sağlanan dengenin yeniden bozulması anlamını taşıyabilmektedir. Nükleer politikaların İran’ın Türkiye’ye karşı tutumunu ve bölge siyasetini değiştireceğinin farkında olan Türkiye, 2000 yılında rafa kaldırdığı nükleer programını tekrar kendi gündemine getirmekte ve nükleer  faaliyetlerinin devam ettirilmesi yönünde çeşitli teşebbüslerde bulunmaya devam etmektedir. Bu bağlamda  varılmak istenen nokta nükleer enerji ile silahlanma yaklaşımlarının kesin çizgilerle birbirinden ayrılması gerekliliğidir.[15] Çünkü Türkiye bölgedeki nükleer zenginleştirmenin silahlanmaya dönüşmesinden çekinmektedir. Bu yüzden arabuluculuk sürecine girerek bölge güvenliğini arttırmak istemektedir. Türkiye’nin nükleer konusundaki tavrı; İran’ın nükleer programını barışçıl amaçlarla sürdürmesi ve bu durumun garanti altına alınması için İran’ın uluslar arası toplum ve kurumlarla şeffaf bir ilişki geliştirmesidir. Türkiye’de İran’a yönelik bir müdahalenin muhtemel sonuçlarının bölgede çatışma ve istikrarsızlığı arttıracağı ve sorunun diplomatik yollarla çözülebileceği düşüncesi hakimdir.Türkiye bu sorunda kolaylaştırıcı rol oynayarak İran’ı sorumlu davranma yönünde ikna etmeye çalışırken,uluslar arası toplumun da İran realitelerine göre davranması için çaba harcamaktadır. İran’ın nükleer diplomasisinin önemli simaları, İran dışişleri bakanı ve UAEA(Uluslar arası Atom Enerjisi Ajansı)direktörü Muhammed Baradey,Amerika’dan üst düzey güvenlik danışmanları ve AB dış politika şefi Javier Solona’nın nükleer sorunu çerçevesinde Türkiye ziyaretleri Ankara’nın bu sorunda kolaylaştırıcı bir rol üstlendiğinin göstergesidir.Bu rolün önem ve etkisinin artacağını söylemek mümkündür.[16]

SONUÇ
Türkiye bölgedeki barışın sağlanması için mücadele vermektedir. Bunun  bölgesel ve uluslar arası ortamdan kaynaklanan birçok sınırlayıcı etki altında gelişen Türk-İran ilişkilerinin seyrinde  iki ülke ilişkileri  ve bölgesel güvenlik açısından olumlu sonuçlar doğuracağı açıktır.
Ayrıca Türkiye’nin İran’la stabil ilişkilerinin olmasının ve arabuluculuk faaliyetinin gerçekleştirilmesinin, ülkemize farklı kazançlar getirmesi mümkündür. İki ülke arasındaki faaliyetlerin artması, tarihi güvensizlik problemi için de çözüm olabilir. Arabuluculuk faaliyetleri   enerji güvenliği politikası olmamasına rağmen Türkiye’nin  İran’la başta doğalgaz olmak üzere bütün enerji kalemlerinde potansiyel ticaret ilişki kurmasını sağlayabilir.Yeni dönemde  Türkiye-İran ilişkilerinde  Irak’ın toprak bütünlüğü ve terörle mücadelede karşılıklı siyasi iradeye dayalı işbirliğini arttırabilir.                 
Sonuç olarak Türkiye ve İran  aynı cenahta yer alarak   Batı’nın etki alanının dışına çıkıp Batı’dan gelen riskleri ittifak yaparak önleme imkanına sahiptirler. Böyle bir ittifak da ancak iki ülkenin tarihsel olarak devam eden güven problemini aşıp birbirlerinin dış politikaları konusunda bilgilenmeleri, özellikle Türkiye’nin İran’ı tanıyıp toplumsal yargılardan kurtulması, iki ülkenin ortak çıkarlarının tespit edilmesi ve bu çıkarlarının gerçekleşmesi için gayretlerini birleştirmeleriyle oluşabilir. Arap ülkelerinin de bu İran-Türkiye eksenine doğru kayması zor olmayacaktır. Nihayetinde çok kutuplu bir dünyada bölgesel güç mücadelesi daha dengeli şartlar içinde olacaktır.



Dipnotlar:

[1] Atilla SANDIKLI, Dr. Kenan DAĞCI, ‘SATRANÇ TAHTASINDA İRAN’,  TASAM Yayınları

[2]Gökhan ÇETİNSAYA,’TÜRK-İRAN İLİŞKİLERİ’,TÜRK DIŞ POLİTİKASININ ANALİZİ, DER Yayınları

[3]TAKAVİ,a.g.m.,s.155

[4]KESKİN,a.g.m.,s.23

[5]Hasan LANCERDİ,’TÜRKİYE ve İRAN:Farklı İslami Modellerin Laboratuarı  http://www.fikritakip.com/home.asp?

[6]Fikri YAVAŞ,’21.YÜZYIL ve ORTADOĞU’   http://www.timeturk.com/yazardetay.asp?Newsid=12040

[7]Arif KESKİN,’AHMEDİNEJAD DÖNEMİ İRAN DIŞ POLİTİKASI’  http://www.azsam.org/modules.php?

[8]Matthieu ANQUEZ,LA STRATEGİE DE L’İRAN entre puissance et mémoire,  TEMPORA

[9]Elizabeth PİCARD, LA NOUVELLE DYNAMİQUE AU MOYEN ORİENT DES RELATİONS ENTRE  L’ORİENT ARABE ET LA TURQUİE, L’HARMATTAN
 
[10[Bülent ARAS,’TÜRKİYE’NİN DIŞ POLİTİKA VİZYONU’  http://www.zaman.com.tr

[11]YILMAZ TEZKAN,’TÜRK-İRAN İLİŞKİLERİ’   http://www.haber10.com/makale/977/

[12]Arif KESKİN,’PRAGMATİZMİN ÇÖKÜŞ SİNYALLERİ http://www.asam.org/tr 

[13]Cenap ÇAKMAK,’ABD ve NÜKLEER İRAN KRİZİ: SORUN NE ve NEREYE GİDİYOR?’,  TASAM Yayınları

 [14]Sinan OGAN,’İRAN’IN NÜKLEER KRİZİNE FARKLI BİR BAKIŞ’  http://www.turksam.org/tr/yazılar.asp


[15]Salih BIÇAKÇI,’SORULAR VE CEVAPLAR ARASINDA TÜRKİYE-İRAN’
    http://www.salihbicakci.com/akademik/sorular-ve-cevaplar-arasinda-turkiye-iran
 
[16]Bülent ARAS,’İRAN GİDEREK TÜRKİYE’YE MECBUR KALIYOR’   http://www.taraf.com.tr

Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2554 ) Etkinlik ( 173 )
Alanlar
Afrika 65 605
Asya 76 992
Avrupa 13 613
Latin Amerika ve Karayipler 12 64
Kuzey Amerika 7 280
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1321 ) Etkinlik ( 44 )
Alanlar
Balkanlar 22 274
Orta Doğu 18 581
Karadeniz Kafkas 2 293
Akdeniz 2 173
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1277 ) Etkinlik ( 69 )
Alanlar
İslam Dünyası 53 771
Türk Dünyası 16 506
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1914 ) Etkinlik ( 71 )
Alanlar
Türkiye 71 1914

Son Eklenenler