AB üyelik Sürecinde Türkiye’nin Kimlik Algılaması

Haber

Türkiye, 1999 Helsinki Zirvesi’nde Avrupa Birliği’ne aday ülke sıfatıyla katılmasıyla yeni bir sürece girmiştir. Fakat bu yeni açılım, AB ve Türkiye’nin iç siyasette ve dış politikada birbirlerini sorgulamasıyla yeni bir boyut, daha ileri bir adım olarak yeni bir krize neden olmuştur. Burada ortaya atılan tez,Türkiye’nin batılılaşma hareketinin kimlik kriziyle bağlantılı olduğudur....

Z.Seda Özcan

Türkiye, 1999 Helsinki Zirvesi’nde Avrupa Birliği’ne aday ülke sıfatıyla katılmasıyla yeni bir sürece girmiştir. Fakat bu yeni açılım, AB ve Türkiye’nin iç siyasette ve dış politikada birbirlerini sorgulamasıyla yeni bir boyut, daha ileri bir adım olarak yeni bir krize neden olmuştur. Burada ortaya atılan tez,Türkiye’nin batılılaşma hareketinin kimlik kriziyle bağlantılı olduğudur. Ve bu kimlik krizinin aşılması için ilk aşama, farklılıkların kabul edilmesi, sivil bir anayasa hazırlanıp, AB karşısına daha demokratik bir imajla çıkılmasıdır.

Modernleşme Sürecinde Türk Kimliğinin İnşaası

Atatürk’ ün işaret ettiği Muasır medeniyetler seviyesiyi ile Türkiye yönünü batıya çevirmiştir. Bu doğrultuda modernleşme ve batılılaşmaya eş anlam yüklenerek, Avrupa medeniyetinde yer almak istenmiştir (Kazancıgil, 1981:3).1923’de kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde reformlar ise Avrupa ile uyum doğrultusunda yapılmıştır. Latin alfabesinin kabulu, ölçü birimlerinin değişmesi, yeni medeni hukukun kabul edilmesi, Hilafetin kaldırılması, şapka kanunu, resmi tatilinin Pazar gününe alınması , okulların Milli Maarif Teşkilatına bağlanması, kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınması, Tekke ve Zaviyelerin kapatılması ve herkesi bağlayan hukuk sisteminin uygulanması moderleşme hedef alınarak yapılan reformlar arasında yer almıştır. Böylece, modernleşme projesi: “ Avrupayı modern yapan bütün kültürel boyutların alınması ve içseleştirilmesi“ olarak da ifade edilmiştir (Vali, 1971: 124). Türkiye’deki modernleşme batı ile bir bütünlük arz ettiği için kimlik olgusu da batı modelinin kavramsal ve metedolojik sınırları içersinde konumlanmıştır (Karpat, 2009: 57).

Burada belirtilmesi gereken bir diğer nokta, laikleşme sürecinde rasyonelliğin, bürokratikleşmenin artırılması yeterli olmadığından, ayrıca sosyo-kültürel değişime de yönelinmiştir ( Yavuz, 2000: 26). Bu politikaların yansımasıyla yeni seküler- ulus devlet inşaasında, sosyo- kütürel değişim ve yeni kimlik oluşturulması için, Osmanlı ile bütün bağların koparılması gerektiğine inanılıyordu, ki nitekim ortaya atılan tezler Türkiye Cumhuriyeti’nin meşruluğunu elde etmek için, Osmanlı kimliğinden ayrılma doğrultusunda olmuştur. Yeni bir tarih, yeni mitler, yeni ritualler ve semboller ortaya çıkarılarak kollektif benlik ve birlik amaçlanmıştır.


Bu bağlamda, Türk Tarih Tekik Cemiyeti ve Türk Tarih Kurumu kurulmuştur. Bu kurumlar kronografi (zaman yazımı) ve topografyadan (yer yazımı) yararlanarak Türk Tarih Tezi Çalışmalarına başlamıştır (Copeaux, 1998:38-40). Çok uluslu imparatorlukların ulus devlete geçmesi aşamasında, Türkiye Cumhuriyeti’ de tarih çalışmalarıyla etnik ırk kaynağını ve Anadolu toprağının antik çağdan beri Türklere ait olduğunu ispatlamaya çalışmıştır. Antropolojik –tarihsel-krolonojik- topografik araştırmaların sonucu, okullardaki ders kitaplarına yansıltılmış ve sosyalleştirme süreciyle kollektif kimlik inşaası başlamıştır. Böylece, Türkiye’ de toprak ana unsur kabul edilmiş, belli bir şahısla ilişkilendirilmeyen bir kimliğe sahip merkezi devlet çerçevesi oluşturulmuştur (Karpat, 2009: 64).

Türkiye’ nin Batı Yönelimi

Modernleşmeyle birlikte Türkiye kendini batı ile özdeşleşmiştir. Özellikle, Türk dış politikasının hedefi Batı ailesinin bir parçası olma gayesiyle yürütülmüştür. Türkiye batı kimliğine yönelmesinine rağmen, bu daha çok görünüşsel kalmıştır. Örneğin Avrupa’nın ana değerleri olarak atfedilen demokrasi, insan haklarına saygı, azınlıkların haklarının gözetilmesi ve sivil toplumun gelişmesi tam olarak gerçekleşmemiştir. Bu durum Türkiye’nin Batı ile ilişkisinde sorunlu bir alan olarak kalmakla birlikte, Türkiye’nin Batı kimliğine şüpheleri artırmıştır (Bozdağlıoğlu, 2004: 59).

Tarihsel süreç incelendiğinde, soğuk savaş döneminde Türkiye’nin Batı ile bağlantısını sağlayan en önemli kurum NATO idi. Türkiye tarafından NATO, askeri öneminin yanı sıra Avupa ülkesi olma yolunda anahtar bir adım olarak görülmüştür (A.g..e). Türkiye’nin NATO’ ya üyeliği Kore savaşının patlak verdiği sırada 18 Şubat 1952’ de onaylandı. Aslında Türkiye’ nin NATO’ ya ilk başvurusu 1950 yıllında olmuş ve başvuru reddedilmişti. Bu durum, Türkiye’nin jeopolitik konumu ve Sovyetler Birliği tehlikesi düşünüldüğünde, Türk halkında ve siyasal elitler arasında büyük bir panik ve korkuya neden olmuştur. Fakat, Amerikan ve İngiliz kuvvetlerinin Kore Savaşı ile Türkiye’ nin jeostratejik önemini kavramasıyla Türkiye’nin NATO üyeliği açılmıştır (A.g.e.). NATO, Türkiye’ye Avrupa ile kültürel-politik-ekonomik bağlamda daha yakın ilişkilerin kurulmasının önünü açmıştır. Böylece, Türkiye kendini bir Avrupa gücü olarak tanımlamasını, NATO çatısında gerçekleştirmiştir (Vali, 1971: 124). Batı eğilimli Türk dış politikası, Türkiye’ nin Orta Doğu’da ve Doğu bloğunda izole olmasına neden olmuştur (Bozdalıoğlu, 2004: 60). Buna karşın modernleşme politikası hedeflenmesiyle, Türkiye kendisini Batı olarak adlandırıcak organizasyonlar olan OECD - Avrupa Konseyi’ne üye olmuş ve batı duruşunu daha da pekiştirmiştir. Günümüzün AB-Türkiye macerasının temeli ise Ankara anlaşması ile 12 Eylül 1963 tarihinde Avrupa Ekonomik Topluluğu ile atılmıştır. 1963-2009’dan beri Türkiye, AB üye devlet statüsünü sahip olabilmek için AB ile görüşmeleri devam ettirmiştir. Bu süreç içersinde AB ile ilişkilerin koptuğu zamanlar dışında, 1999 Gümrük Birliği, 2001 Helsinki Zirvesiyle Türkiye’ nin AB’ ye aday ülke olarak kabul edilmesi, 2004 yılında, Türkiye ve AB arasında müzakerelerin başlaması, Türkiye’nin AB yolculuğunda somut adımlar olarak algılanması çerçevesinde önemli kavşak noktaları olarak görülmüştür. Fakat 2004 yılından sonra, AB ile Türkiye ilişkilerinde belirsizlik devam etmiş her iki taraf kimlik olgusu üzerinden birbirlerini sorgulamaya başlamıştır.

Türkiye’ nin Kimlik Krizi

Türkiye uluslararası sistemde eşi benzeri olmayan bir konumdadır. Bu farkındalık sınırlarının batı ile doğu arasında olmasından kaynaklanmaktadır. Aynı zamanda topraklarının % 97’ si Asya’ da yer alması ve nüfusunun % 98’ si müslüman olmasının yanı sıra laik-batı tarzı demokrasi sistemiylede Ortadoğu ülkelerinden ayrılmaktadır (Önis, 1995: 50). Türkiye şahsına münasır durumuna rağmen, resmi kimliğini tek yönlü çizgide batılılaşma-modernleşme-laiklik-pozitivizm dörtlüsüyle tanımlayarak, Türk dış politikasını da resmi kimlik içerisinde konumlandırmıştır. Fakat Soğuk savaşın sona ermesiyle konjöktür değişmiş, iki kutuplu sistemde batı blokunda yer alan Türkiye, bir anda batı blokundan çıkartılmasıyla birlikte kimlik krizine doğru sürüklenmiştir. Başka bir ifadeyle, soğuk savaş dünyası, Türkiye’nin batı kimlik tanımlamasını ve Türkiye’nin batı olarak algılanmasını kolaylaştırırken, soğuk savaş sonrası düzen, hegomonik güçlerin (AB-ABD) kendini batılı bir güç olarak atfeden Türkiye ile aynı doğrultuda olmadığını göstermiştir. Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa bloku Türkiye’yi konjoktüre göre Ortadoğu’da ve Orta Asya’da bir “model ülke“ olarak algılamışlardır. Türkiye’nin bu durumunu Hilmi Yavuz; “lümpen“, “ne o ne öteki“, “ne doğu ne batı“ terimleriyle ifade etmiştir (Yavuz, 1981: 99). Baskın Oran ise bu durumu Türkiye’nin jeostratejik konumundan dolayı, Türkiye’nin bölgesel çemberi başlığı altında “Avrupa-Balkan-Akdeniz-Ortadoğu-Kafkas perspektifi“ olarak tanımlamıştır. Türkiye’nin kıtalar arası köprü kimliği Türk Dış Politikası’na da yansımıştır. Bülent Aras bu durumu ilginç bir örnekle tespit etmiştir. Aras’ın ifadesine göre, Türkiye 1949 yılında İsrail’i tanıyan ilk müslüman ülkesi iken, en son tanıyan Avrupa ülkesidir. Buna karşın Türkiye 1988’de Cezayir’ de ilan edilen Filistin devletini tanıyan onbirinci müslüman ülke olurken, ilk tanıyan Avrupa ülkesidir (Aras, 2003: 73-77). Baskın Oran’da, “ BM’ deki Cenevre Ofisindeki çeşitli toplantılarda Türkiye Daimi Temsilciliği’nin oy verirken zaman zaman çok sıkıştığının bilinen bir unsur olduğunun altını çizmiştir. (Oran, 2001: 26).

Türkiye bu ikilemleri yaşarken Soğuk Savaş sonrasında batı ile özdeşleşeceği tek yapı Avrupa Topluluğu (AT) olmuştur. AT’den vazgeçmek Türkiye’nin Batı kimliğinden vazgeçip, ötekileştirdiği kimliklerden birine bürüneceği anlamına geliyordu ki , bu da iç politikada gerginliklere neden olabilirdi. Bir başka ifadeyle, Türkiye kendi oluşturduğu kimliğin algılanmasında, kimlik inşaasının karşılıklı kabul edilmesi çerçevesinde geliştiğinden beri, Batı ile ittifak, Türk Batı yönelimli kimliğin kabul ve ispat edilmesinde ana faktör olarak yer almıştır (Bozdağlıoğlu, 2004:87). Bu durum ulusal ve uluslar arası seviyede Türkiye’ de kimlik krizine neden olmuştur. ulusal kimlik krizinin yansıması, laiklik içerisinde batıcı-modern elitin “beyaz Türk“ olarak adlandırılırken, muhafazakar kesim ise, marjineleşmiş “siyah Türk“ adlandırılmasına yol açmıştır (Yavuz, 2000: 26). İdris Küçükömer bu ayırımı, Osmanlı İmparatorluğu’ndan gelen sol yan olarak atfettiği Yeniçeri-esnaf-ulema-doğucu-islamcı cephe, sağ yan olarak ise batı-laik-bürokratik geleneğin temsili şeklinde ifade etmiştir (Küçükömer, 1968:72).

Osmanlı İmparatorluğu’ndaki İttihatçıların, günümüz Türkiyesi’ndeki Cumhuriyet elitlerinin en önemli amacı, Batı medeniyetinin bir parçası olarak Avrupa odaklı ulusal devlet sistemine bağlanmalarıydı. Böylece, batı odaklı ulus devlet sistemi aynı zamanda devlet elitlerinin hedefleri ile Kemalist ideolojinin bütünleşmesi anlamına geliyordu. Fakat milliyetçilik ideolojisi ile yaratılan homojen milli kimlik, farklı etnik gruplar tarafından kabül görmemişti (Bozdağlıoğlu,2004: 88). Nitekim, batı örneklemli homojen ulus devlet inşaası, modernleşme ve batılılaşma projesi olarak görülen AB sürecinde yapılan reformlar paradoksal bir şekilde Türkiye’nin kimliğini sorgulamasına neden olmuştur. Türkiye’nin batı medeniyetindeki “zeitgeist“’ı yakalıyamaması, AB içerisindeki dönüşümü görememesine yol açmıştır. Batı Avrupa’da iki dünya savaşı arasındaki siyasal kültür devletçilik, milliyetçilik, cumhuriyetçilik, sekülarizm ilkeleriydi (Yılmaz, 2005: 10). Aşırı milliyetçilik, ekonomik kalkınma yarışı devlet sistemlerinde aşırı sağ eğilimlerin yükselmesine (Hitler’in Almanyası, Museli’nin İtalyası) sebebiyet vermesiyle ikinci Dünya Savaşı gerçekleşmiştir. Savaşın ağır etkileri nedeniyle, Batı Avrupa’da devletçilik ve rasyonel ulusçuluk sorgulanmış, bunun yerini demokrasiyi, insan haklarını ve azınlık haklarını öne çıkaran siyasal kültür hakim kılınmıştır (A.g.e., 11). Bu doğrultuda, Avrupa Konsey’inde ve Birleşmiş Milletler’de negatif hakların yanında pozitif haklara da yer verilmeye başlanmıştır (A.g.e.). Kutsal devletin yarattığı totalitarizme karşı bireye, sorgulanabilir devlete, sivil topluma, demokrasiye, güçler ayrılığı ilkesine, insan haklarına vurgu daha fazla artmıştır. Soğuk savaş sonrasında da kommunist blokun dağılmasıyla, batı blokunun liberal söylemleri doruğa ulaşmıştır.

<<>>

Türkiye’de ise iki savaş arasındaki hikmeti hükümetçi, devletçi, homojenleştirici zihniyeti’de 1980’ lerdeki açılımına rağmen devam etmiştir. Helsinki zirvesiyle AB’ ye aday ülke gösterilen Türkiye’de, 2004’de AB ile müzakerelerin başlamasıyla, Kopenag kriteleriyle gelen azınlık hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü, piyasa ekonomisinin uygulanmasına yönelik reform sürecine girilmiştir. AB açılımıyla birlikte “iç işlerime müdahale edilemez“ ilkesi ve iç-dış siyaset ayrımındaki kesinlik ortadan kalkmıştır. AB uyum paketlerinin iç hukuka revize edilmesi, Türkiye’nin sancılı dönüşümünü de başlatmıştır. Bu bağlamda, azınlıklara verilen sosyal ve kültürel haklar konusu, Türkiye’yi en fazla meşgul eden konular sırasında ilk sıralarda yer almıştır. Türkiye tanımlanmasına baktığımızda, homojen yapı-ulus devlet vurgulanırken, Osmanlı İmparatorluğunda ise çok uluslu-çok ırklı ve çok dinli mekanizmayı barındıran millet sisteminin altı çizilmiştir (Salamone, 1989: 225-248).

Osmanlı İmparatorluğu’nda uygulanan millet sisteminde, azınlıklar belli bir özerkliğe sahiplerdi. Ve bu özerklik içersinde kendi dinlerini, dillerini, kültürlerini, hukuk ve eğitim sistemlerini uygulamaktaydılar. Fransız İhtilali ile yayılan milliyetçilik akımları Osmanlı’ da yaşayan ve millet sistemiyle milli kimliklerini kaybetmeyen azınlıkların Osmanlı İmparatorluğu’ ndan ayrılarak kendi devletlerini kurulmasına yönelik teşvik edici ideolojiyi oluşturmuştur. Millet sisteminin Osmanlı İmparatorluğu’nun bölünmesinin nedenlerinden biri olarak algılanması, Türkiye Cumhuriyeti’nin daha homojen bir ulus sistemi uygulamasına neden olmuştur. 1982 Anayasası’nda bütün Türk vatandaşların Türk olduğu belirtilerek, homojen-bütüncül topluma gönderme yapılmıştır. Aynı şekilde halkçılık ilkesiyle de, toplumun sınıf, etnik ve din yönünden farklının olmadığı vurgulanmıştır.

Geçmişde yaşananlardan hareket edildiğinde, Sevr Anlaşması’ nın da ya da “Sevr sendrom“’umun da Türk dış ve güvenlik politikasında büyük bir etkiye sahip olduğu söylenebilir. İç ve dış düşmanın ülkeyi bölme eğilimlerinin olmasına (Müftü, 1998:43) yönelik kolektif hafızanın sürekli bir şekilde hatırlatılması, AB sürecinde azınlıklara yönelik hakların verilmesi, ülkeyi bölme teşebbüsü olarak algılanmıştır. Bu tepkinin nedeni, Sevr Anlaşması’yla azınlıkların ve itilaf devletlerinin ülkeyi bölüştüğü gerçeğinin hafızalardan silinmemesi olarak da yorumlanabilir. Osmanlı’nın son zamalarındaki devletlere karşı şüpheci yaklaşımı, Türkiye’de de görülmektedir. Örneğin, dört tarafının düşmanlarla çevrili olduğu ya da “su uyur düşman uyumaz“ söylemleri, şüpheci yaklaşım söylemleri arasında gösterilebilir. Böylece, Türkiye’ de anti-emperyalizm-bağımsızlık-ulusalcılık ve devletçilik düşmanlaştırmayla ilişkilendirilirken, kültürel ve siyasal batılılaşma ve batı blokunda yer alma paradoksal bir açılım yaratmaktadır (Aydın, 2003:321). Özellikle, AB batılılaşma ideali ve modernleşmenin sağlanması yönünde medeniyet projesi olarak görülürken, kürtlerin de azınlık haklarının sağlanması, Güney Kıbrıs’a Türkiye’nin hava ve deniz limanlarının açılması baskısı, çoğu AB ülkelerinin Ermeni soykırımını tanıması , Türkiye’ye Ermenistan’a sınır kapılarının açılması yönündeki baskısı ve Yunanistan ile kara suları-uçuş sahası sınırları sorunları Türkiye’nin şüpheci yaklaşımını harekete geçirmektedir. Yunanistan sorunsalı ele alındığında, Yunanistan’ın ethos düşüncesi ve Sevr Anlaşması’nda Yunanistan’a Batı Anadolu’nun verilmesi, Yunanistan’ın PKK terör örgütüne destek vermesi Türkiye’nin Yunanistan’a bakış açısını da etkilemiştir. Dolasıyla,Yunanistan’ın her talebi Türkiye tarafından tehdit olarak algılanmıştır. Yunanistan’ ın AB ülkesi olarak Türkiye’nin AB yolunu kullandığı vetolarla Türkiye’ nin kronik düşman olgusunu perçinleştirmiştir. Türkiye tarafından zaman zaman AB’ den gelen taleplerin Yunanistan tarafından istendiği ve Yunanistan’ ın AB’ yi kendi doğrultusunda yönlendirdiği düşüncesi Türkiye’ nin AB’ nin tutumlarının yanlı olduğu iddiasına neden olmuştur.

Türkiye’ nin gerek Amerika Birleşik Devletleri’nde gerek AB’de karşılaştığı bir diğer mevzu, sözde Ermeni soykırımının tanınma meselesidir. Türkiye sözde Ermeni soykırım iddiası ile ilgili olarak çeşitli girişimlerde bulunmasına rağmen, dünya kamuoyunu ve AB gündemini halen bu konu meşgul etmektedir. Türkiye’nin 1980 den beri uğraştığı bir diğer mevzu kürt kökenli yurtaşların sorunları ve Güneydoğu ve Doğu Anadolu’daki terör olaylarıdır. Türkiye’ nin Kuzey Irak operasyonları ve Güneydoğu-Doğu Anadolu bölgesindeki sorunlara AB ile Türkiye arasında tekrar bir gerilim oluşmasına sebep olmuştur. AB’ nin kürtlere yönelik sosyal ve kültürel haklarla ilgili talepleri, Türkiye’de kimi çevrelerin tepkisini çekmiştir. Sosyal-kültürel haklar taviz olarak görülmüş, ülkenin istikrarını bozulacağı iddia edilmiştir (Göçek, 2008:97). Burada belirtilmesi gereken nokta, AB’ye duyulan şüpheci yaklaşımlar ve tepkilere rağmen, AB Türkiye’de tabu olan konuların tartışmaya açılmasında, düşünce özgürlüğü, insan hakları ve sivilleşme yönündeki demokratikleşme açılımlarında büyük bir etkiye sahiptir. Demokrasinin saç ayaklarından biri olan düşünce özgürlünün, ülkenin bölünmez bütünlüğüne zarar vereceği gerekçesinden dolayı, anayasanın 301. maddesinin değiştirilmesine karşı çıkan kesimin bu zihniyet bağlamında incelenmesi yanlış olmayacaktır.Yasaklar, baştan düşünceyi zihinlerde hapis etmiştir. Böylece, düşünmeme olgusu eleştirel bakışa ket vurarak, sivil toplumun da gelişmesini engellemiştir. Hedefin AB olduğu ve reformların yasakları kaldırmaya yönelik uygulanması hiç şüphesiz Türkiye’nin demokratik dönüşümünde katkısı yadsınamaz. Fakat devletin kuruluşundan beri imtiyazlı elitlerin bu imtiyazlarını AB yolunda kaybetmeye başlamaları, AB’ yi eskisi kadar savunmamalarına yol açmıştır. Ayrıca, Türkiye’nin görmezden geldiği kırmızı hatlarının gündeme taşınması, Türkiye’ nin kapalı toplumdan açık topluma geçmek olarak algılanmasıyla birlikte, farklı bürokratik grupların-aydınların –sivil toplum kuruluşların düellosuyla, kimlik bunalımı sorunsalına yol açmıştır.


Sonuç

Değişen uluslararası sistemle birlikte ülkelerde kendini değişen düzene ayak uydurmak zorunda hissetmektedir. Düzene adaptasyon aşamasında, ülkelerin kendilerini tekrar tanımlandırması linear değil de bir sarmal şeklinde gerçekleşmiştir. Türkiye’de ise, ülkenin şahsına münhasır tarihi ve jeo-politik konumu nedeniyle bu dönüşüm daha sancılı yaşanmaktadır. Devletin her zaman topluma hakim olması, ona istediği şekli verecek yetkiyi kendinde görmekle birlikte, toplum ve devletin yapısındaki değişim tepeden inme, emir-komuta zincirinde gerçekleşmiştir (Karpat, 2009: 114,158).

Moderleşme- Batılılaşmayı hedef alan Türkiy, bu hedefin AB’ye girmekle gerçekleşeği güdüsüyle hareket etmiştir. AB ise zamana göre dönüşüp devletçi-rasyonel-ulus devlet anlayışından, demokratik, azınlıklara ve insan haklarına saygılı, sorgulanabilir devlet anlayışına geçmiştir. AB’ nin farklılıkları kabül eden ve sorgulanabilir devlet anlayışı ile, Türkiye’nin mahremine, kimseye göstermediği alana girmesi Türkiye’ nin iç-dış düşman algılamasını ve şüpheci yaklaşımını da ateşlemiştir. Özellikle demokratikleşme çatısı altında belirli kesimlere sosyal-kültürel hakların verilmesi, sivil toplumunun gelişmesi, insan haklarına riayet, düşünme ve ifade özgürlüğü, din ve vicdan hürriyeti, askeri elitlerinin ülke siyasetindeki ağırlıklarının azalması, komşularla daha ılımlı ilişkilerle savunma harcamalarının azaltılarak eğitim-sağlık-ekonomiye yatırım yapılması doğrultsundaki açılımları, farklı grupların zaman zaman tartışmalarına ve modern- batı kimliğinin de sorgulanmasına yol açmıştır.

Fakat bu sorgulumanın, Türk geleneğinden gelen halk tarafından değil de, yine batılılaşmayı hedef alan devlet elitleri tarafından yapılması ilgi çekicidir. Ancak, AB çerçevesinde yapılan reformlar ve yasal düzenlemelerle farklı kesimleri temsil eden sivil toplum kuruluşlarının da söz hakkına sahip olmaya başladığı gerçeği yadsınamaz. Toplumunda sadece yönetilebilir bir kitle olmaktan çıkarılıp, onların da görüşüne yer verilmesi Türkiye Cumhuriyeti’ nin demokrasi hayatında olumlu bir açılımdır.

Toplum ve devlet arasındaki bağların daha da kuvvetlendirilmesi için, sivil bir anayasanın hazırlanması şarttır. Sivil Anayasanın hazırlık aşamasında toplumun farklı kesimlerinin, sivil toplum kuruluşlarının, üniversitelerin, medyanın görüşünün alınması, yaşanan kimlik krizinin aşılması, toplumsal uzlaşmaının açısından gereklidir. Sivil bir anayasa, aynı zamanda korkularla yaşamanın terkedilmesi için de büyük bir aşama olabilir. Ama unutulmaması gereken, Norto’nun dediği gibi, “ toplumun iki tane sivil toplum hapı alarak ertesi gün demokratik uyanamayacağıdır (Norton,1996:6). Demokratikleşmenin tıpkı belli bir kimliğe sahip olmak gibi, çabuk, krizsiz, basit ve bedelsiz elde edilemeyeceği, bilakis uzun bir sosyaleşme süreci içersinde gerçekleşebileceği unutulmamalıdır. Toplumun her kesimi, bu sürece destek olmalıdır.


Kaynakça
Aras, Bülent. Ortadoğu ve Türkiye, (İstanbul: Q-Matris Yayınları, 2003).
Aydın, Mustafa. “The Determinants of Turkish Foreign Policy, and Turkey’s Europen Vocation“, The Review of International Affairs, (Vol.3 No.2, Winter 2003).
Bozdağlıoğlu, Yücel. “ Turkish Foreign Policy and Turkish Identity,“ (New York: Routledge, 2004).
Copeaux, Etienne. Türk Tarih Tezinden Türk İslam Sentezine, Ali Berktay (çev.), (İstanbul:Tarih Vakfı Yurt Yayınları,1998).
Gökçek, Fatma Müge, “Through a Glass Darkly: Consequences of a Politiced Past in Contemporary Turkey“, The Annals of the American Academy of Political and Social Science, (Vol. 617, No. 1, 2008).
Karpat, Kemal. Osmanlı’dan Günümüze Kimlik Ve İdeoloji, (İstanbul:Timaş, 2009).
Kazancigil, Ali. “The Ottoman-Turkish State and Kemalism,“ in Ataturk: Founder of a Modern State, ed. Ali Kazancigil and Ergun Ozbudun (Hamden: Archon Books, 1981).
Kinross, B. Patrick. “Atatürk: A Biography of Mustafa Kemal, Father of Modern Turkey“ (New York: William Morrow and Company, 1965).
Küçükömer, İdris. Düzenin Yabancılaşması,(İstanbul: Ant,1968).
Malik, Müftü."Daring and Caution in Turkish Foreign Policy", Middle East Journal, (Vol. 52 No.1, Winter 1998).

Norton, Augustus , Richard.“Introduction“, Civil Society in the Middle East : Vol. 2, Augustus Richard Norton (edt.), (E. J. Brill: Leiden, 1996).
Oran, Baskın.Türk Dış Politikası-1, ed. Baskın Oran, (İstanbul: İletişim, 2004).
Önis, Ziya. “ Turkey in the Post-Cold War Era: In Search of Identity,“ Middle East Journal, (Vol.49, Winter 1995).
Salomone, D. Stephen.“The Dialectics of Turkish National Identity: Ethnic Boundry Maintenance and State Ideology –Part Two“ East Europe Quarterly, (Vol.23, No.2, June 1989).
Vali, A., Ferenc. “Bridge Across the Bosphorus“ (Baltimore and London: The Johns Hopkin Press, 1971).
Yavuz, M. Hakan. “Cleansing Islam from the Public Sphere,“ Journal of International Affairs, (Vol.54, Fall 2000).
Yılmaz, Hakan. Avrupa Haritasında Türkiye, ed. Hakan Yılmaz, (İstanbul: Boğaziçi Yayınları, 2005).

Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2649 ) Etkinlik ( 218 )
Alanlar
Afrika 73 621
Asya 98 1040
Avrupa 22 634
Latin Amerika ve Karayipler 16 68
Kuzey Amerika 9 286
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1349 ) Etkinlik ( 51 )
Alanlar
Balkanlar 24 284
Orta Doğu 21 596
Karadeniz Kafkas 3 294
Akdeniz 3 175
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1288 ) Etkinlik ( 74 )
Alanlar
İslam Dünyası 56 778
Türk Dünyası 18 510
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2003 ) Etkinlik ( 77 )
Alanlar
Türkiye 77 2003

20. yüzyılın en karmaşık ve spekülasyona açık ilişkilerinden birisi de Çin-Rusya ilişkileridir. Geçmişte birçok defa sorun yaşayan iki ülke günümüzde “eşi benzeri görülmemiş” bir ortaklığı inşa etmeye çalışmakta.;

“Doğadan öğrenme ve tatbik etme” olarak tanımlanan Biyomimikri olgusunun inovasyondan dönüşüme, verimlilikten sürdürülebilirliğe, tasarımdan sanata, araştırmadan geliştirmeye, üretimden pazarlamaya, eğitimden sağlığa, ulaşımdan savunmaya ve yönetimden stratejiye yaşamın her alanına dair yüksek nitel...;

İstanbul Güvenlik Konferansı yedinci yılında “Post-Güvenlik Jeopolitik: Çin, Rusya, Hindistan, Japonya ve NATO” teması altında TASAM Millî Savunma ve Güvenlik Enstitüsü tarafından 04-05 Kasım 2021 tarihinde İstanbul’da düzenlendi.;

Sayın Bakanlar, Sayın Genelkurmay Başkanı, sayın bürokratlar, sayın misafirlerimiz, hepiniz TASAM tarafından düzenlenen 7. İstanbul Güvenlik Konferansı’na hoş geldiniz. ;

Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM tarafından 2006 yılından beri her yıl düzenli olarak verilen Stratejik Vizyon Ödülleri’nin on üçüncü yıl ödülleri (2021) 04 Kasım 2021 Perşembe akşamı DoubleTree by Hilton İstanbul Ataşehir Oteli ve Konferans Merkezi’nde saat 19.30’daki gala yemeğinin a...;

Normal şartlarda Balkanlar’a dair siyasi analizler, çıkarımlar, söylemler ve dahi planlar çoğu zaman dolaylamalardan beslenir ve sonunda kolayca inkâr edilir. Zira kimse kendini haksız görmez davasında. ;

İstanbul Güvenlik Konferansı yedinci yılında “Post-Güvenlik Jeopolitik: Çin, Rusya, Hindistan, Japonya ve NATO“ teması altında TASAM Millî Savunma ve Güvenlik Enstitüsü tarafından 04-05 Kasım 2021’de İstanbul’da gerçekleştirilecek. ;

Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM tarafından 2006 yılından itibaren verilen Stratejik Vizyon Ödülleri’nin on üçüncü organizasyonunda ödüllendirilen isimler açıklandı. Ödüller; Stratejik Vizyon Sahibi Devlet Adamı, Siyasetçi, Bürokrat, Bilim İnsanı, Kurum, İş Adamı, Sanatçı ve Gazeteci-Y...;

İngiltere’nin II. Dünya Savaşı sonrasında Hint Altkıtası’ndan çekilmek zorunda kalması sonucunda, 1947 yılında, din temelli ayrışma zemininde kurulan Hindistan ve Pakistan, İngiltere’nin bu coğrafyadaki iki asırlık idaresinin bütün mirasını paylaştığı gibi bıraktığı sorunlu alanları da üstlenmek dur...

Devlet geleneğimizde yüksek emsalleri bulunan Meritokrasi’nin tarifi; toplumda bireylerin bilgi, bilgelik, beceri, çalışkanlık, analitik düşünce gibi yetenekleri ölçüsünde rol almalarıdır. Meritokrasi din, dil, ırk, yaş, cinsiyet gibi özelliklere bakmaksızın herkese fırsat eşitliği sunar ve başarıyı...

Gündem 2063, Afrika'yı geleceğin küresel güç merkezine dönüştürecek yol haritası ve eylem planıdır. Kıtanın elli yıllık süreci kapsayan hedeflerine ulaşma niyetinin somut göstergesidir.

Geçmişte büyük imparatorluklar kuran Çin ve Hindistan, 20. asırda boyunduruktan kurtularak bağımsızlıklarına kavuşmuş ve ulus inşa sorunlarını aştıkça geçmişteki altın çağ imgelerinin cazibesine kapılmıştır.

Meritokrasi Devlet geleneğimizde yüksek emsalleri bulunan Meritokrasi’nin tarifi; toplumda bireylerin bilgi, bilgelik, beceri, çalışkanlık, analitik düşünce gibi yetenekleri ölçüsünde rol almalarıdır. Meritokrasi din, dil, ırk, yaş, cinsiyet gibi özelliklere bakmaksızın herkese fırsat eşitliği sunar...

Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) ilişkilerinin bugünü ve geleceğinin ele alındığı Avrupa Birliği Sempozyumu, Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM) ile Türk Avrupa Bilimsel ve Eğitimsel Araştırmalar Vakfı (TAVAK) işbirliğinde 02 Şubat 2018’de İstanbul Taksim Hill Otel’de gerçekleştirildi.

1982 Anayasası'nın defalarca değişikliğe uğramasına rağmen iskeletinin değiştirilememesi nedeniyle Türkiye'nin yeni bir anayasaya gereksinimi olduğu konusunda kamuoyunda genel bir konsensüs bulunmaktadır.

Bu rapor, Türk savunma sanayiinin gelişme sürecinin sürdürülebilirliginin ve ihracat potansiyelinin arttırılmasında, şekillendirilecek geleceğe uygun; insan sermayesi, yapı, süreç ve stratejilerin tasarlanmasına ışık tutmak, bu kapsamda alınabilecek tedbirleri saptamak maksadıyla hazırlanmıştır.