Barack Obama İmajı Üzerinden Amerikan Dış Politikasının Yeniden İnşası

Makale

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) izolasyon politikasını bıraktığı günden beri, gün geçtikçe uluslararası arenada söz sahibi ve yaptırım gücü olan bir devlet haline gelmiştir. Zamanla büyüyen ve güçlenen ABD, Sovyet Rusya ile paylaştığı “süper güç” rolünü Soğuk Savaş sonrasında tek başına üstlenmiş ve “Yeni Dünya Düzeni”ni kurmak için kollarını sıvamış; dış politikasını da bu konumuna göre şekillendirmiştir....

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) izolasyon politikasını bıraktığı günden beri, gün geçtikçe uluslararası arenada söz sahibi ve yaptırım gücü olan bir devlet haline gelmiştir. Zamanla büyüyen ve güçlenen ABD, Sovyet Rusya ile paylaştığı “süper güç“ rolünü Soğuk Savaş sonrasında tek başına üstlenmiş ve “Yeni Dünya Düzeni“ni kurmak için kollarını sıvamış; dış politikasını da bu konumuna göre şekillendirmiştir.

İkinci Dünya Savaşı ile uluslararası sahnede boy göstermeye başlayan Amerika, Ortadoğu’da İngiltere’den boşalan yere de sahip olmuş ve günümüze kadar gelen süreçte bölgede hâkim tek güç olma sıfatını hiç kaybetmemiştir. Bölgedeki Amerikan imajı günümüzde kötü algılanmakla birlikte; Amerikan’ın Ortadoğu meselelerine dâhil olma sürecinin başlarında daha farklı bir algılamanın olduğunu da göz ardı etmemek gerekir. Bugün gelinen noktada bölgedeki sorunlu Amerikan imajının arkasında yanlış değerlendirme ve politika tercihlerinin olduğunu söylemek mümkündür. Özellikle George W. Bush dönemi ve 11 Eylül saldırıları, bazı akademisyenlerin deyimi ile “Yeni Muhafazakâr Devrim“ Ortadoğu’yu saldırgan politikalar güden bir Amerikan yönetimi ile karşı karşıya bırakmıştır. Birbirini takip eden Afganistan ve Irak savaşları ile “teröre karşı savaş“ın İslam ülkelerine karşı savaş olarak algılanması Amerika’yı bölgede en çok nefret edilen ülke haline getirmiştir.

2009 yılında başkanlığı George Bush’tan devralan Barack Obama’dan Amerika’nın dünyada sarsılmış imajını düzeltebileceği umuluyor. Değişim sloganıyla seçim kampanyası yürütmüş olan Obama’nın değişimin mimarı olma yolunda attığı ilk adımlardan biri Ortadoğu’ya ve oradaki belli başlı sorunların çözümüne yönelik. Nitekim Kahire ve TBMM’de yaptığı konuşmalar da bölgedeki bu kötü imajı düzeltme sürecinde atılmış olan ilk adımlar olarak değerlendirilebilir.

Bu makalenin amacı Barack Obama’nın yaptığı konuşmalardan yola çıkarak, ABD’nin yumuşak güç kullanımını Ortadoğu politikası olarak benimseyip benimsemediğini tespit etmek ve ABD’nin geleneksel Ortadoğu çıkarları bağlamında bu politikanın yeni bir imaj oluşumunda etkili bir yol olup olmayacağını analiz etmektir. İlk olarak Amerika’nın bölge meselelerine dâhil olma sürecine değinilecek, ardından Bush yönetimi politikaları ve “Yeni Muhafazakâr Devrim“in sunduğu önleyici askeri faaliyetler ile saldırgan bir siyasi ajandası olan doktrin Ortadoğu politikaları bağlamında ele alınacak; bu politikaların ABD’nin bölgedeki imajını sarsmadaki etkisi değerlendirilecektir. Son olarak, Obama’nın “değişim“ adı altında öne sürdüğü çözümler ve olası Ortadoğu politikası yumuşak güç kavramı bağlamında, Kahire ve TBMM konuşmaları ışığında ele alınacak, Amerikan Ortadoğu politikasında değişimin olup olamayacağı sorunsalı sonuca bağlanacaktır.

İzolasyonizmden Açılıma

Amerika Birleşik Devletleri bağımsızlığını kazandıktan sonra ülke içinde refah, dış ilişkilerde barış politikasını gütmeye başlamıştır. Bu politika ABD’nin beşinci başkanı olan James Monroe’nun 1823 yılında yayınladığı başkanlık mesajı ile somutlaşmış; ABD’nin Avrupa sorunlarının dışında kalması Amerika’nın da Avrupa’dan gelebilecek etkilere kapatılması ilkelerini ortaya koymuştur. ABD, bu politikasını İkinci Dünya Savaşı’na kadar sürdürmüştür.

Savaş sırasında Japonya’nın Büyük Okyanus’taki ABD’ye ait Pearl Harbor limanına saldırması ile ülke İkinci Dünya Savaşı’na girmiş oldu. Böylelikle, ABD Monroe doktrinini terk etti ve bir süper güç olarak, kendini büyük karmaşaların baş gösterdiği bir bölgeye, Ortadoğu’ya, doğrudan dâhil edilmiş buldu. Bundan sonra gelecek süreçte bu bölge dünyaya hükmedecek iki büyük gücün oyun alanı haline gelecek; bölgenin geleceği bu politikalara göre şekillenecektir.

İkinci Dünya Savaşı, ABD’nin Ortadoğu ile ilişkilerinde bir dönüm noktası olmuştur. Zamanın büyükelçisi Raymond Hare’nin deyimiyle “Ortadoğu’da siyasi sorumluluk almayı reddeden geleneksel ulusal duruşumuz ile savaş sonrası dönemde küresel süper güç rolü temelinde üstlenmek zorunda olduğumuz sorumluluk arasındaki büyük bölünme“ bu dönemde yaşanmıştır. ABD’nin Ortadoğu’daki “süper güç“ politikaları genel olarak üç konu etrafında şekillenmiştir: anti-komünizm, petrol ve İsrail. ABD’nin bugünkü Ortadoğu politikalarına bakıldığında petrol ve İsrail konuları baki kalmakla birlikte; Arap İsrail ilişkilerinin Amerikan stratejik hesaplarındaki yerinden, saldırılara karşı ABD’nin kendi müttefiki olan Ortadoğu rejimlerini koruma kaygılarına; Sovyet sosyalizminin çöküşünden veya uluslararası terör eylemlerinden nükleer silahların muhtemel yayılımına kadar onlarca konu Amerika’nın dış politika gündemindedir.

Soğuk Savaş döneminde Washington’un en büyük kaygılarından biri Sovyet yayılmacılığı ve Komünist ideoloji olagelmiştir. Bu bağlamda, temel problem güvenlik, Sovyet tehdidi ve ABD’nin Sovyet meydan okuması karşısında ayakta kalabilme çabasıydı. Ortadoğu açısından bakıldığında, stratejik açıdan önemli olan bu bölgede güçlü Sovyet varlığı, Ortadoğu petrolünün kontrolünün bu devlete geçmesine neden olabilir, “özgür dünyanın“ ekonomisi dağılabilirdi. Bu dönem boyunca gerek jeo-stratejik düzeyde olsun gerekse ideolojik düzeyde; Amerikan- Sovyet “oyunu“ bölgede oynanmaya devam etmiştir. Her iki ülke de diğerini önleme çabası ile bölgedeki bir takım devletlerle ittifaklar içerisine girmiş; güvenlik adına yapılan bu ittifaklar bir taraftan bölge devletlerini silahlanma yarışının içine sokarken diğer taraftan Arap dünyasında güvenlikten çok düşmanlık ve nefret tohumlarının atılmasına sebebiyet vermiştir.

Petrol kaynaklarını güvenlik altına almak ve İsrail’i desteklemek, ABD’nin Ortadoğu politikasında birbiriyle çelişen unsurlar olagelmiştir. Amerikan siyaset yapıcıları için Ortadoğu bir baş ağrısı hatta kâbus haline gelebilmiştir. Her Başkan kendi “tarafsız“ politikasını uygulamaya çalışmıştır. Bunun tek sebebi de hem Arap petrolüne hem de kampanyası için yararlandığı Yahudi bağışlarına olan ihtiyacıdır.

Bazı düşünürlere göre, eğer Ortadoğu’nun temel kaynakları muz olsaydı, bölge Amerikan yönetimlerinin ilgisini bu derece çekmezdi. ABD, Ortadoğu petrolleri ile ilgilenmeye 1920’li yıllarda başladı. Dört büyük Amerikan şirketi (Standard oil of California, Standard oil of New Jersey, Standard oil of New York ve Texaco) Suudi Arabistan’da petrol arayacaktı. Amerika için Ortadoğu petrolü azalmakta olan Amerikan rezervlerini karşılayacak ve Batı’nın petrole bağlı olan ekonomik gelişmesinde ucuz bir kaynak olacaktı. Petrolün stratejik bir boyut kazanması İkinci Dünya Savaşı’na denk düşer. Amerika’nın petrol ihtiyacının yarıdan fazlasını bölgeden karşıladığı göz önüne alındığında, siyaset yapıcılar Sovyet etkisini bölgenin dışında tutmanın ve bölgedeki herhangi bir gücün Batılı şirketleri millileştirmesinin önlenmesinin ne kadar hayati önemde olduğunun kararına vardılar. CIA ve İngiltere’nin el altından desteği ile İran’da 1953 yılında gerçekleşen ve genç Şah’ı tahtına geri döndüren darbe (Ajax Operasyonu), Amerika’nın petrol hâkimiyetini elinde tutma konusunda ne kadar ciddi olduğunu göstermesi açısından önemlidir. 2005 yılında yönetimden bir memurun senato kuruluna açıkladığı üzere, Amerika Ortadoğu petrolünü elinde tutmak zorundadır; çünkü ABD halen alternatif bir enerji kaynağına sahip değildir. Bu yüzden, politikası Ortadoğu petrol akışının güvenliğini ne pahasına olursa olsun korumak olmalıdır. Öte yandan, istikrarsız bir Ortadoğu bu akışı baltalayacağından, bölgedeki istikrarı sağlama yönünde adımlar atmalıdır. Son olarak, bölgesel eğilim anti-Amerikan olduğu için, bu ABD’yi Arap petrolüne olan bağımlılığından ötürü bir tehlike ile karşı karşıya bırakmaktadır. Tam da bu açıdan bakıldığında ABD’nin “kara altın“a olan bu bağımlılığı, İsrail ile olan ilişkilerini çelişkiye düşürmekte ve İsrail Amerika için stratejik öneme sahip bir müttefik olmaktan çok bir külfet haline gelmektedir.

<<>>

ABD’nin İsrail’e verdiği desteğin bir iç politika meselesinden mi yoksa dış politika meselesinden mi kaynaklandığı sürekli tartışılan bir konudur. Realist bir dış politika güden ABD’nin, bu ideoloji bağlamında dâhili meseleleri dış politikasına yansıtmaması gerekirken, bugün hemen hemen seçim kampanyalarından parlamentoda alınan kararlara kadar etkin olan İsrail lobisinin yaptırım gücünün, Amerika-İsrail ilişkilerini derinden etkilediği öne sürülmektedir. Nitekim Amerikan siyasi yapısı içinde ülke siyasetini aynı anda birbiriyle çelişen yönlere itecek güçte çok sayıda yerel etki ve nüfuz unsuru bulunmaktadır: Amerikan kamuoyu, iletişim araçları, özel çıkar grupları, siyasi eğilim sahibi düşünce kuruluşları ve Kongre gibi. Tüm bu karışıklık içinde Amerikan dış politikasının, “iç gerçekliğin toplam bir sonucu“ olduğunu söylemek mümkündür.

1967’deki Altı Gün Savaşı’nda İsrail’in askeri gücünü ortaya koyan ezici zafer ile İsrail’in ABD nezdinde müttefik olarak değerli olduğu iddiası daha da kuvvetlenmiş oldu. Başkan Nixon ve Kissenger İsrail’e verilen desteğin Soğuk Savaş döneminde bölgedeki Sovyet nüfusunu kırmada etkili olacağını öne sürmüşlerdi. İsrail’in “stratejik değer“ olarak imajı 1970’lerde kökleşti, 1980’lerin ortalarına doğru “Amerikan çıkarlarına inanmanın bir şartı“ haline geldi. Soğuk Savaş’ın bitimi ile İsrail’in stratejik değeri önemini yitirirken, İsrail ABD desteğini kaybetmemek için yeni yollar aramaya devam etti. Bu dönemde İsrail’in ABD için bir külfet olduğu olgusu, 1991’deki Körfez Savaşı ile gün yüzüne çıktı. ABD, Arap ülkeleri ile Irak’a karşı oluşturduğu koalisyonun bozulması endişesi ile İsrail üslerini kullanamadı, İsrail askerinin bu savaşa katılmasına izin vermedi.

Uluslararası terörizmin ortaya çıkardığı tehdidin Soğuk Savaş sonrasında Amerika-İsrail ilişkileri için güçlü bir gerekçe ortaya koyduğu iddia edilebilir. İsrail’in 11 Eylül saldırılarından sonra değişen konjonktürü iyi değerlendirerek, “teröre karşı ortak mücadele“ bağlamında yeni bir gerekçe etrafında ABD nezdinde kaybolan değerini yeniden kazandığını söylemek yerinde olacaktır. Bu yeni mantığa göre, ABD ve İsrail aynı terör grupları ve onları destekleyen devletler tarafından tehdit edilmektedir. Bu yeni yaklaşım İsrail’i teröre karşı küresel savaşta hayati bir müttefik olarak tanımakta, İsrail’in düşmanları Amerikan’ın da düşmanları olmaktadır. Böylece, İsrail Amerika’nın Arap ve İslam dünyası ile ilişkilerinde problemin temeli olmaktan kurtulmaktadır.

ABD’nin “teröre karşı savaş“ta İsrail’i yanına alarak Ortadoğu’da saldırgan ve “adaletsiz“ politikalar izlemesi, günümüzdeki Amerikan karşıtlığının temellerinden biri olmakla birlikte; bu tavır aynı zamanda Amerikan karşıtı uçları motive edip kendilerine taraftar toplamalarına neden olmuştur. George W. Bush’un 11 Eylül sonrası verdiği mesajlar ve güttüğü politikalar yeni bir dönemin kapılarını açmış; bu dönem Irak’ta yaşanan başarısızlık ABD’nin imajının sarsılmasına neden olmuştur.

Yeni Muhafazakâr Akım

ABD’nin Soğuk Savaş sonrası fiili siyasetini “Ortadoğu ülkelerinden gelecek tehdit“ olarak belirlediği görülmektedir. Bu bağlamda, İran, Irak gibi ülkeler ve bazı gruplar Ortadoğu’daki istikrarı tehdit edici unsurlar olarak tanımlanmışlardır. ABD nezdinde bu devletler, teröre destek veren, kitle imha silahları üreten, şiddet yanlısı, “haydut devletler“ olarak nitelenmişlerdir. Fawaz Gerges’in de belirttiği üzere; “Çatışma hurafesinin yaygınlaştırılmasının ardında, aslında birbiriyle de savaş halindeki siyasi kampların bulunması ilginçtir…“

Soğuk Savaşı takiben ABD’nin kendine yarattığı yeni “tehdit“ ABD’nin günümüze kadarki Ortadoğu politikasını şekillendirmiş; bölgeye yapılan müdahaleler George W. Bush dönemi ile en saldırgan haline ulaşmıştır. 11 Eylül saldırıları 1997’den beri hazırda bekleyen bir projenin (Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi) hayata geçmesine ön ayak olmuş, “yeni muhafazakâr devrim“ böylelikle gerçekleşme imkânı bulmuştur. 11 Eylül ile “sağ kanat Yahudi çevreler tarafından desteklenen radikal şahin bir grup“ kendi müdahaleci ajandasını uygulayabilmek için tarihsel bir an yakalamış oldu. Uluslar arası sistemi Amerikan değerleri etrafında yeniden şekillendirmeyi amaçlayan Pax Americana düşüncesi, bu yeni devrim sayesinde Bush iktidarında Amerikan çıkarlarını tüm dünyaya dayatmayı öngören mutlak hegemonyacı bir zihniyete büründü. Böylelikle ABD’nin yeni stratejisi hukuk tanımazlık, kendinden olmayan herkesi düşman olarak tanımlama, önleyici müdahale, kaçınılmaz zarar, rejim değişikliği ve illegal savaşçı gibi kavramların hâkim olduğu “sert gücün“ kullanımını meşrulaştıran bir politikaya dönüşmüş oldu. Bu dönemde dış ilişkiler artık sivil değil, askeri ilişkiler tarafından tayin edilmeye başlandı. Bu konuyu, George W. Bush, West Point askeri akademisinde yeni stratejisini açıklarken yaptığı konuşmada da dile getirmiştir: “Düşmanımızdan önce, savaşı düşmana biz götürmeli, planlarını dağıtmalı ve en güçlü tehditleri bu tehditler ortaya çıkmadan önce bertaraf etmeliyiz. Amerikalılar, özgürlük ve hayatlarını savunmak için zorunlu olduğu hallerde önleyici saldırıya geçmeye hazır olmalıdırlar. Yaşadığımız dünyada güvenliğin yegâne yolu harekete geçmektir. Ve milletimiz harekete geçecektir.“

Başkan Bush, “teröre karşı savaş“ta El-Kaide ve Irak’tan başka üçüncü bir tarafın da olduğu konusunda ikna oldu. Amerika’nın teröre karşı global savaşını, İsrail de Ortadoğu’da yürütecekti. İsrail Bush’un da desteği ile terörizm ile savaşını Filistinli örgütleri karşısına alarak başlattı. İsrail ile anlaşma yapana kadar yıllarca terörist olarak lanse edilen Arafat’ın kaderini bu yeni dönemde HAMAS, ABD’nin de terörist örgütler listesine girerek, üstlenmiş oldu. Filistinli örgütlerin eylemlerini önlemek adına “rejim değişikliği“ formülünü öne süren Amerika, Yaser Arafat’ı “ılımlı“ bir Filistin lideri olmaya davet etti. Bu arada, İsrail’e yapılan yardım iki katına çıkarılırken, Ariel Sharon da “barış adamı!“ ve ortak düşmana karşı savaşta müttefik olarak kucaklandı. Bu adımlarla, ABD’nin Ortadoğu’daki bölgesel statükoyu korumak olan geleneksel politikası, pro-aktif, müdahaleci bir politikaya dönüştü. Amerika’nın Filistin İsrail sorununda İsrail’den yana olan tutumu, 1977’den beri katlanarak artan yerleşim yerleri inşasını görmezden gelerek adeta teşvik etmesi, her fırsatta gerçek sorunun İsrail’de değil Filistin tarafında olduğunu beyan etmesi, İslam’ı ve öğretilerini terörün sebebi gibi algılaması, Irak ve Afganistan’daki başarısız operasyonları bölgedeki Amerikan düşmanlığını tırmandırmış, büyük tepkilerin oluşmasına neden olmuştur. ABD’nin yeni stratejisi Ortadoğu’da kendine düşman üretmekten öteye geçememiştir. Güvenlik ve ahlaki sorumluluk ideolojisi ile şekillenen yeni muhafazakâr düşünce için kitle imha silahları ve “özgür dünyaya“ uyum sağlayamayan rejimleri ile Ortadoğu; Amerikan projesinin deney alanı haline gelmiştir. Bölgeyi dönüştürmek adına yapılacak her uygulama mubah görülmüş, Amerika “sert gücünü“, saldırgan askeri gücünü kullanmaktan çekinmemiştir.

Bu hususa, ABD’nin yayınladığı ulusal Güvenlik Stratejisi belgesinden de ulaşmak mümkündür. Zira belgede özgürlüğün net bir tanımı yapılarak, çerçevesi çizilmemektedir. Özgürlüğü engelleyen rejimlerle mücadele edileceğinin vurgulanması da, ABD yönetiminin güvenliği bahane ederek tehdit olarak gördüğü ülkelere baskılarını arttıracağı yönünde yorumlanmaktadır.

Chalmers Johnson’un deyimiyle ABD, 11 Eylül sonrası uyguladığı politikalar ile “askeri bir canavar“ olarak algılanmaya başlamıştır. Tek yanlı bakış açısı ile kendi çıkarlarını küreselleştirmiş, bu tutum beraberinde emperyal zorbalığı getirmiştir. ABD’nin bu tavrı, Ortadoğu halkları nezdinde imajını yerle bir etmiş, marjinalleştirmiştir. 11 Eylül dünyanın değişmesine neden olmaktan ziyade, bazı Amerikan liderlerinin düşünce tarzında tehlikeli bir dönüşüme neden olmuştur. Onlar Amerika’yı yeni bir Roma imparatorluğu olarak görmeye başlamışlardır: Uluslararası hukuka tâbi olmayan, müttefiklerinin kaygılarını dinlemek zorunda kalmayan, askeri gücü sonuna kadar kullanıp, üzerinde hiçbir hukuki sınırlama kabul etmeyen bir imparatorluk...

<<>>

Thomas Barnett, “Great Powers, America and the World After Bush“ adlı kitabında George W. Bush’un iktidarı süresince işlediği “yedi büyük günahtan“ bahsetmektedir. Bunlar, ABD’nin diğer ülkelerin gözünde bugün geldiği durumu özetlemesi ve seçilmiş Başkan Obama’nın TBMM ve Kahire’de yaptığı konuşmaları anlamlandırmak açısından önemlidir. Barnett, Bush’un yedi hatasını şöyle sıralar: “Heves, üstünlüğün peşinde koşma; öfke, düşmanları şeytanlaştırma; hırs, askeri güce yoğunlaşma; gurur, savaş sonrası başarısızlıkların bertaraf edilebileceğine olan inanç; haset, İran’a karşı yanıltıcı yaklaşımlar gütmek; uyuşukluk, stratejik şartları yanlış okumak böylece Irak’ta başarısızlığa giden yolu açmak; oburluk, Bush iktidarının askeri hedeflerinin ve yanlış politikalarının bir sonraki başkanın başına dert açacak olması.“

Barack Obama: Dış Politikada Restorasyon Dönemi

Obama’nın gerek seçim kampanyası sırasında olsun gerekse seçildikten sonra verdiği demeçlerde olsun, dünyanın Bush iktidarı süresince unutmuş olduğu “yumuşak güç“ kavramını yeniden gündeme taşıdığını söylemek mümkündür. Obama’nın yumuşak gücü kullanarak atacağı her adım ABD’nin sarsılan imajını düzeltmekte stratejik bir öneme sahiptir. Nitekim Obama’nın ilk röportajını Suudi kanalı olan El-Arabiya’ya vermesi; Amerika’nın İslam dünyasının bir düşmanı olmadığını vurgulaması, Filistin İsrail sorununun çözümünde iki tarafı da dinleyeceğinin altını çizmesi ve işbirliğinden bahsetmesi yumuşak gücü devreye sokmasının bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.
Sözlük anlamı olarak güç, başkalarının yapmayacakları bir şeyi yaptırabilme ve onları kontrol edebilme yeteneğidir. Başkalarını kontrol etme yeteneği sıklıkla belirli kaynaklara sahip olmak ile ilişkilendirildiğinden dolayıdır ki siyasetçiler ve diplomatlar gücü; “nüfusa, toprağa, doğal kaynaklara, ekonomik kuvvete, askeri kuvvetlere ve siyasi istikrara sahip olmak“ olarak tanımlarlar. Bu anlamda güç, “uluslararası poker oyununda yüksek kâğıtları elinde bulundurmak“ demektir.
Geleneksel anlamda bir ülkenin büyük güç olma potansiyeli savaştaki etkinliği ve dayanaklılığı ile ölçülürdü. Günümüzdeyse, sadece askeri kuvvet ve fetih ile tanımlanan güç etkisini yitirmektedir. Uluslararası ilişkilerdeki güç kavramının tanımına yavaş yavaş ekonomik gelişmişlik, teknoloji, eğitim gibi olgular da dâhil edilmiştir. Bu bağlamda, ABD için kritik olan sorunsal dünya üzerindeki en büyük stoklara sahip olan süper güç olmaktan ziyade siyasal arenayı ne derecede kontrolü altına alabileceği ve başka ülkelere kendi istediğini yaptırmakta ne derecede başarılı olabileceğidir. İşte tam da bu noktada sert güç ya da yumuşak güç kullanımı en belirleyici etken haline gelir.
Nye’ın da belirttiği üzere, ABD güçlü kalmak istiyorsa yumuşak gücüne dikkat etmelidir. Her ne kadar askeri ve ekonomik güç başkalarının fikirlerini değiştirmekte kimi zaman sonuç verebilse de, George W. Bush iktidarında şahit olunduğu üzere başarısızlıkla da sonuçlanabilmektedir. Irak’ı ABD’ye sorun olmaktan çıkarmanın yolunun oraya demokrasi ihraç etmekten geçtiğine inanan “yeni muhafazakâr yönetim“ çareyi Irak’ı işgal edip, orayı savaş alanı haline getirmekte bulmuş; netice olarak içinden çıkmayı bir sonraki iktidara bırakacağı bir bataklığa saplanmıştır. ABD’nin kendi başarısızlığı ile kalmayan bu işgal; uyguladığı havuç/sopa taktiği ile bölgedeki halkı kısa sürede kendine düşman hale getirmiştir. Sert güç bazen etkin bir rol oynayabilse de, gücün geleneksel enstrümanları dünya siyasetinin yeni açmazları ile baş etmede yetersiz kalmaktadır. Günümüz dünyasında güç sermaye zenginliğinden bilgi zenginliğine doğru kaymaktadır. Bu bağlamda, bilgiye ve iletişim araçlarına yapılan vurgu artmaktadır. Böyle bir konjonktürde yumuşak güce verilen önem daha da artmaktadır.
Başkalarını ikna etmede polis gücü, mali güç, askeri güç ve sermaye gücü müşahhas sert güç örnekleri olarak gösterilebilir. Ancak, bazen istenilen sonuçlara diğerlerini tehdit etmeden ve herhangi bir bedel ödemeden de varmak mümkündür. İşte bu yumuşak güçtür: İstenilen neticeleri elde etmek adına başkalarının güdülerini manipüle etmekten ziyade onları cezp ederek istediğini yaptırma kabiliyetidir. Yumuşak güç insanları zorlamak yerine onlarla işbirliği yapar. Yumuşak güç kullanırken manevi değerlere daha çok vurgu yapılır. Kültür, ideoloji, uluslararası kurumlar gibi olgular yumuşak güç kaynakları arasındadır.
Bu tanımlamalar ışığında Barack Obama’nın yeni dönemde yumuşak gücü ön plana çıkardığı sonucuna varmak mümkündür. Araştırmalar, son sekiz yılda Amerikan’ın yumuşak güç kullanımının dramatik bir şekilde düşüşe geçtiğini göstermektedir. Bu durum ABD’nin “dost“ devlet olmaktan ziyade, uluslararası hukuku göz ardı eden, kendi başına hareket edip hiçbir kuruma hesap verme yükümlülüğü hissetmeyen “kabadayı“ devlet olarak algılanmasının yolunu hazırlamıştır. Bu, Bush iktidarı politikalarının bir neticesidir. Amerika, bu dönemde “tek kutupluluk, hegemonya, egemenlik“ konularına yoğunlaşan geleneksel bir politikaya geri çekilmiş, bunun beraberinde kendini gösteren kibir, çözümün bir parçası olan yumuşak gücü aşındırmıştır.“
Nye’ın “The Powers to Lead“ adlı kitabında belirttiği üzere kişiler bazında yumuşak güç; duygusal zekâ, uzak görüşlülük ve iletişim becerilerine dayanmaktadır. Bunların bir lider olarak Obama’da mevcut olduğu öne sürülebilir. Dolayısıyla, Obama kendinde zaten olan yumuşak güç özellikleri ile kendinden önceki Başkandan daha olumlu algılanmaktadır. Kişisel tabanda cazibenin ne kadar etkin bir güç olduğu herkes tarafından kabul edilen bir olgudur. Akıllı idareciler, liderliğin sadece emirler vermekten ibaret olmadığını, aynı zamanda örnek olarak ve istenileni yaptırmada karşısındakini cezp ederek, ikna ederek de liderlik edilebileceğini bilirler. Büyük bir kurumu sadece emir vererek idare etmek çok zordur, iyi bir lider değerleri de satmasını bilmelidir. Bu bağlamda ABD’nin yeni başkanı Obama, yumuşak gücü harekete geçiren bir liderlik özelliğine, “istemenin gücüne“ sahiptir. Obama, Bush’un yaptığı gibi Amerikan “kovboy zihniyetini“ kullanıp, dünyaya kafa tutmak yerine, İslam dünyasına seslenirken gösterdiği hassasiyet ile “ötekini“ incitmeden, gururunu zedelemeden de problemlerin çözümünde adım atılabileceğini göstermek istemektedir. Sakin, rahat ve kendinden emin tavırlarıyla güçlü bir lider profili çizmeye çalışan Obama, uzlaşmacı ve samimi söylemleri ile kitleleri olumlu yönde etkilemeyi amaçlamaktadır. “Yumuşak gücü“ kullanma kabiliyeti son derece yüksek olan Obama, bu özelliğini aynı zamanda Amerika’nın dünyadaki olumsuz imajını düzeltmek için kullanmayı da hedeflemektedir.

Değişimin Başlangıcı: Obama’nın Türkiye ve Kahire Konuşmaları

Obama’nın Kahire Üniversitesi’nde yaptığı konuşma medeniyetler çatışması zihniyetiyle sekiz yıldır yürütülmüş olan muhafazakâr politikaların artık değiştiğinin sinyallerini veren bir konuşmaydı. Gerek TBMM’deki konuşması ile gerekse Kahire’deki konuşması ile Obama, “ülkesinin barışçı yüzünü“ göstermeye çalıştı. Obama’nın konuşmasının merkezinde Amerika’nın küresel popülaritesini ve ikna etme yeteneğini, yani yumuşak gücünü yeniden inşa etme çabaları vardı.
Kahire konuşması süresince Obama, İslami kültür ve tarihe olan saygısına ve kendisinin Müslüman dünya ile olan bağlarına vurgu yaptı. Kahire’ye gelme nedenini “yeni bir başlangıç yapmak“ olarak açıklayan Obama, farklı bir politika izleyeceğinin de güvencesini vermiş oldu: “Ben Kahire’ye Amerika Birleşik Devletleri ile dünyadaki Müslümanlar arasında karşılıklı çıkar ve karşılıklı saygıya dayanan, Amerika ve İslam’ın birbirleriyle zıt olmadığı ve rekabete gerek bulunmadığı gerçeğine dayanan yeni bir başlangıç arayışı ile geldim. Aslında onlar birbirini tamamlar, adalet ve gelişim, hoşgörü ve bütün insanların saygınlığı gibi ortak ilkeleri paylaşır.“

<<>>

Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2765 ) Etkinlik ( 223 )
Alanlar
TASAM Afrika 77 647
TASAM Asya 98 1107
TASAM Avrupa 23 649
TASAM Latin Amerika ve Karayip... 16 67
TASAM Kuzey Amerika 9 295
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1406 ) Etkinlik ( 54 )
Alanlar
TASAM Balkanlar 24 297
TASAM Orta Doğu 23 623
TASAM Karadeniz Kafkas 3 297
TASAM Akdeniz 4 189
Kimlikler ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1304 ) Etkinlik ( 78 )
Alanlar
TASAM İslam Dünyası 58 786
TASAM Türk Dünyası 20 518
TASAM Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2054 ) Etkinlik ( 83 )
Alanlar
TASAM Türkiye 83 2054

Bölgemizdeki savaş ve çalkantıların ortasında İran'ın siyasi sistemi, bazı ülkelerde "İran uzmanları" tarafından ortaya atılan iddiaları boşa çıkaracak şekilde seçimleri rekabetçi, barışçıl ve düzenli bir şekilde gerçekleştirerek kayda değer bir istikrar sergilemiştir.;

İnsanların vatandaşı oldukları, ikamet ettikleri veya yerleşik bulundukları topluluklardan ayrılarak farklı coğrafyalarda devam eden savaşlara gönüllü olarak katılmaları, devrimler çağından başlayarak modern devletler sisteminin oluşum sürecini takip eden bir olgudur. Bu süreci tanımlamak amacıyla a...;

Ruanda ve Uganda, Afrika Büyük Göller Bölgesi'nde konumlanmış, tarihsel bağlamda derin etkiler bırakmış iki komşu ülke olarak "3. Dünya" ülkeleri arasında önemli bir yer tutmaktadır. Bölgedeki siyasi ve etnik çatışmalar, uzun vadeli kalkınmayı olumsuz etkileyerek ekonomik istikrarsızlığa sebep olmuş...;

Asya’dan sonra dünyanın en kalabalık insan nüfusunu barındıran Afrika, nice kadim kültüre ev sahipliği yapmış, insanlığın ve medeniyetin beşiği olmuş bir kıtadır. Dünyanın yedi harikasından biri olan Mısır piramitlerinin inşa sisteminin henüz çözülmemiş olması gibi tarihin çeşitli zaman aralıklarınd...;

Bu metin, meritokrasinin Türkiye'nin genel güvenliğine ve istikrarına olan etkilerini detaylı olarak inceler. Meritokrasinin potansiyel zorlukları ve fırsatları, Türkiye'nin karşı karşıya olduğu güvenlik kaygıları bağlamında tartışılmaktadır.;

Doğu Akdeniz’de keşfedilen enerjinin bölge ülkeleri yanında Avrupa devletlerinin geleceğinde şekillendirici jeoekonomik, jeostratejik ve jeopolitik güç olacağının öne çıktığı 21’inci asırda, Rusya-Ukrayna savaşından sonra daha da önem kazanmış ve enerji güvenliği konusunda rekabet alanlarının enerji...;

Altın; fiziksel özellikleri, kültürel önemi, ekonomik rolleri ve tarihsel faktörlerin bir kombinasyonu nedeniyle yüzyıllardır talep görmekte. Altının tarih boyunca çok değerli olmasının başlıca nedenlerinden biri fiziksel özelliği. Altın her şeyden önce oldukça dayanıklı bir maden. Kararmaz, aşınmaz...;

Dört gün önce, Çin silahlı kuvvetlerinin yıllık tatbikatı olan "Exercise Joint Sword" sona erdi. Bu yıl, Çin bu tatbikatı, Tayvan'ın yeni seçilen Cumhurbaşkanı Lai'nin göreve başlamasına "güçlü bir ceza" olarak nitelendirdi - Pekin'in kazanmasını istemediği aday. 46 Halk Kurtuluş Ordusu Donanması (P...;

10. İstanbul Güvenlik Konferansı (2024)

  • 21 Kas 2024 - 22 Kas 2024
  • İstanbul - Türkiye

Millî Savunma ve Güvenlik Akademisi Sertifika Programı | 2024 Dönem 2

Millî Savunma ve Güvenlik Akademisi Sertifika Programları ile katılımcılara stratejik yönetim ve liderlik alanlarındaki yeniliklerin aktarılması, Türkiye ve dünyadaki gelişmeler ışığında ulusal ve uluslararası güvenlik stratejileri konularında çok yönlü analiz, sentez ve değerlendirmeler yapabilmelerine, çözüm önerileri, farkındalık ve gelecek öngörüleri geliştirmelerine destek sağlanması amaçlanıyor.

  • 20 Nis 2024 - 11 May 2024
  • Cumartesileri 10.00-13.30 (Çevrimiçi) -
  • İstanbul - Türkiye

Millî Savunma ve Güvenlik Akademisi Sertifika Programı | 2024 Dönem 1

Millî Savunma ve Güvenlik Akademisi Sertifika Programları ile katılımcılara stratejik yönetim ve liderlik alanlarındaki yeniliklerin aktarılması, Türkiye ve dünyadaki gelişmeler ışığında ulusal ve uluslararası güvenlik stratejileri konularında çok yönlü analiz, sentez ve değerlendirmeler yapabilmelerine, çözüm önerileri, farkındalık ve gelecek öngörüleri geliştirmelerine destek sağlanması amaçlanıyor.

  • 20 Oca 2024 - 10 Şub 2024
  • Cumartesileri 10.00-13.30 (Çevrimiçi) -
  • İstanbul - Türkiye

Millî Savunma ve Güvenlik Akademisi Sertifika Programı | 2023 Dönem 1

21. yüzyıl güvenlik sorunlarının dönüşümünü takip edebildiğimiz bir dönem olarak dikkat çekmektedir.

  • 11 Kas 2023 - 02 Ara 2023
  • Cumartesileri 10.00-13.30 (Çevrimiçi) -
  • İstanbul - Türkiye

Türkiye - AB İlişkilerinin 60. Yılı ve Geleceği Konferansı

  • 24 Eki 2023 - 24 Eki 2023
  • İstanbul Kent Üniversitesi Kağıthane Kampüsü -
  • İstanbul - Türkiye

Doğu Akdeniz Programı 2023-2025

  • 17 Tem 2023 - 19 Tem 2023
  • Sheraton Istanbul City Center -
  • İstanbul - Türkiye

5. Denizcilik ve Deniz Güvenliği Forumu

  • 23 Kas 2023 - 24 Kas 2023
  • İstanbul Kent Üniversitesi Kağıthane Kampüsü -
  • İstanbul - Türkiye

2. İstanbul Siber-Güvenlik Forumu

  • 23 Kas 2023 - 24 Kas 2023
  • İstanbul Kent Üniversitesi Kağıthane Kampüsü -
  • İstanbul - Türkiye

Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM, Dr. Cengiz Topel MERMER’in hazırladığı “ABD Hegemonyasına Meydan Okuyan Çin’in Zorlu Virajı; Güney Çin Denizi” isimli stratejik raporu yayımladı.

Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM, Dr. Cengiz Topel MERMER’in hazırladığı “Küresel Rekabet Penceresinden Pasifik Adaları” isimli stratejik raporu yayımladı.

Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM, Dr. Cengiz Topel MERMER’in uzun araştırmalar sonunda hazırladığı “TEKNOLOJİK ÜRETİMDE BAĞIMSIZLIK SORUNU; NTE'LER VE ÇİPLER ÜZERİNDE KÜRESEL REKABET” isimli stratejik raporu yayımladı

Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM, Dr. Cengiz Topel MERMER’in hazırladığı “Sri Lanka’nın Çöküşüne Küresel Siyaset Çerçevesinden Bir Bakış” isimli stratejik raporu yayımladı.

Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM, Dr. Cengiz Topel MERMER’in hazırladığı “Çin-Japon Anlaşmazlığında Doğu Çin Denizi Derinlerdeki Travmalar” isimli stratejik raporu yayımladı.

Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM, Dr. Cengiz Topel MERMER’in uzun araştırmalar sonunda hazırladığı “MYANMAR; Büyük Oyunun Doğu Sahnesi” isimli stratejik raporu yayımladı

İngiltere’nin II. Dünya Savaşı sonrasında Hint Altkıtası’ndan çekilmek zorunda kalması sonucunda, 1947 yılında, din temelli ayrışma zemininde kurulan Hindistan ve Pakistan, İngiltere’nin bu coğrafyadaki iki asırlık idaresinin bütün mirasını paylaştığı gibi bıraktığı sorunlu alanları da üstlenmek dur...

Devlet geleneğimizde yüksek emsalleri bulunan Meritokrasi’nin tarifi; toplumda bireylerin bilgi, bilgelik, beceri, çalışkanlık, analitik düşünce gibi yetenekleri ölçüsünde rol almalarıdır. Meritokrasi din, dil, ırk, yaş, cinsiyet gibi özelliklere bakmaksızın herkese fırsat eşitliği sunar ve başarıyı...