Kasım ayının ilk haftasında yapılan Başkanlık ve Kongre seçimlerinin ardından durumunu daha da güçlendirerek 2009 yılının başına kadar Beyaz Saray’da kalma vizesi alan Bush’un nasıl bir dış politika izleyeceği merak konusu.
Seçim sonuçları belli olur olmaz Bush’un yeni dönemde atması muhtemel adımlarla ilgili gözlem, analiz ve yorumların sayısında büyük bir artış görüldü. Artık yeni dönemde izlenmesi muhtemel dış politikanın nasıl olacağı ile ilgili söylenecek yeni ve özgün bir şey kalmadı gibi. Bush’un muhtemel dış politikası tartışmasına katılanlar temelde iki kampa ayrılmış durumda. (Gerçi üçüncü bir ihtimal de yok zaten). Bush’un 2005-2009 döneminde ilk dönemdekine benzer, hatta ondan daha sert ve daha saldırgan bir dış politika izleyeceğini iddia edenler olduğu gibi, Bush’un yeni dönemde itidalle hareket edeceğini savunanlar da var. Şüphesiz her iki görüşü savunanlar da iddialarını dayandırabilecek gerekçeler bulmakta zorlanmayacaklardır. Her iki görüşü de destekleyen sayısız örnek ve dayanak bulmak mümkün. Kaldı ki gelecek ile ilgili projeksiyonlarda çok somut kanıtlar sunma zorunluluğu da yoktur. Bu nedenle her iki görüşü de savunanlar –en azından belli açılardan- haklı görülebilirler.
Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, Bush’un yeni dönemde, hem de eski döneme kıyasla çok daha sert bir dış politika izleyeceğini öngörmek daha isabetli görünmektedir.
Her şeyden önce Bush’un oy oranını ve bu arada Kongre’nin her iki kanadında da temsil oranını arttırarak yeniden seçilmesi Bush’un 2000-2004 dönemindeki politikalarının Amerikan halkı tarafından desteklendiği anlamına gelmektedir. Her ne kadar özellikle bazı dış politika hamlelerine ciddi bir muhalefet oluşmuşsa da çoğunluğun Bush’un yanında olduğu çok açık. Durum böyleyken Bush’un önceki dış politika çizgisinden sapması için hiçbir neden gözükmüyor. 2000 yılındaki seçimlerde halk Bush’u seçerken O’nun sert bir dış politika izleyeceğinden habersizdi. Ancak 2004 seçimlerinde Bush’un sert dış politika anlayışı oy verme davranışlarında etkili oldu. Yani Bush’a oy verenler büyük ölçüde O’nun sert bir dış politika izleyeceğini göz önüne alarak O’nu tercih ederken O’na muhalefet edenler de yine O’nun sertlik yanlısı tavırlarından etkilendiler. Sonuçta Bush kazandığına göre Amerikan halkının tercihinin sertlikten yana olduğunu söylemek pekala mümkün.
Bush’un yeni dönemde daha ılımlı bir dış politika izleyebileceğini düşünenler ABD’de ikinci dönem Beyaz Saray vizesi alanların genelde bir önceki döneme göre daha “az“ popülist politikalar geliştirdiği gerçeğine vurgu yapıyorlar. Buna göre, iki dönem üst üste seçilen Başkanın ABD anayasasına göre en az bir dönem ara vermeden üçüncü kez seçilmesine olanak olmadığı için bu durumdaki Başkanın tarihe geçmek için adımlar attığı gözleniyor. Yani bir daha seçilme kaygısı duymadığı için ikinci kez iktidara gelen Başkan seçmen baskısını üzerinde hissetmiyor. Parti aidiyeti ve sadakati de zayıf olduğu için bir sonraki seçimde kendi partisinin adayına oy kazandırma gibi bir endişeyi de yaşamıyor. Böyle bir ortamda Başkanın ulusal sorunlardan ziyade uluslar arası sorunlara eğilmesi ve güncel uluslararası siyasetin girift problemlerinden bazısını çözme iradesi göstermesi beklenebilir. Bu görüşü destekleyen birçok örnek vermek mümkün. Örneğin Bill Clinton iktidardaki son gününde, 31 Aralık 2000’de, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin kurulmasını öngören Roma Anlaşması’nı imzaladı. Bu imzanın gerçekte hiçbir pratik faydası yoktu. Zira ne Kongre’nin ne de Clinton’un yerine gelecek iktidarın –Cumhuriyetçi olsun, Demokrat olsun- bu konuda dünyanın beklediği adımı atmaya niyeti yoktu. Ama bu son derece anlamsız, bir o kadar da faydasız imza Clinton’un insan haklarına saygılı bir lider olarak hatırlanmasına az da olsa katkıda bulundu. Aslında imzayı daha önce atmış olsaydı Clinton’un insan haklarına saygılı lider imajı daha güçlü bir şekilde çizilmiş olacaktı.
<<>>
Ancak belirtmek gerekir ki bu şablon Bush’a uymamaktadır. Bush hem Amerikan halkı hem de tüm dünya için şimdiden tarihe geçmiş durumdadır. Bush ne yaparsa yapsın dünya kamuoyunun nazarındaki olumsuz imajını düzeltecek durumda değil; öyle bir niyeti de yok zaten. Öte yandan kendisine güvenen ve inanan seçmenlerinin kendisine tanıdığı krediyi kendisini seçenleri hayal kırıklığına uğratacak şekilde kullanması da mantıklı gözükmüyor. Amerikan halkı Bush’u teröre savaş açan Başkan olarak tanıyor artık. Bu aşamadan sonra Bush’un, bu unvanla bilinmesine ve savaşçı Başkan övgüsüne halel getirecek adımlar atması çok uzak bir ihtimal. Bush’a oy verenler, Bush Amerikan halkını her türlü tehditten koruyacak diye oy verdi. O da, bir daha seçilme kaygısı olmamasına rağmen, kendisini Amerikan halkının korunması misyonuna adayacak gibi görünüyor. Bu nedenle Bush’un yeni dönemde daha ılımlı bir çizgi benimseyeceğini savunmak çok aşırı bir iyimserlik olur.
Son olarak, George Bush aslında yeni dönemdeki muhtemel dış politikasının niteliği ile ilgili merakları sona erdiren adımları seçimlerin hemen ardından attı. Kabinesinin tamamını kendisine çok yakın ve “şahin“ isimlerden oluşturma niyetinde olan Bush, 2000-2004 döneminde nispeten ılımlı tavrı ile bilinen Powell’ın istifasından boşalan Dışişleri Bakanlığı gibi kabineni en prestijli görevine reelpolitiğin Henry Kissinger ile birlikte ABD’deki en büyük savunucusu ve en etkili ismini getirdi. Yıldızı George W. Bush’un ulusal Güvenlik Danışmanı olmasıyla iyice parlayan Condoleeza Rice güç politikasının en ateşli savunucularından. Bu konuda öylesine sert görüşlere sahip ki uluslararası sistemin güç ilişkileri parametreleri ile açıklanabileceğini düşünen Klasik Realistlerden daha da ileri giderek askeri güç ve kabiliyeti ön plana çıkarıyor. Bu anlamda Rice diplomasiye ve uluslararası işbirliğine ve tabii ki Birleşmiş Milletler gibi uluslararası örgütlerin etkinliğine inanmıyor ve onlara ehemmiyet vermiyor. Bu nedenle de ABD’nin askeri kapasitesini arttırması gerektiğini savunuyor.
Gerçi Amerikan siyasi sisteminde yürütme yetkisi neredeyse tamamen Başkanın elinde. Bakanların gerçek güçleri ve yetkileri olmadığı gibi parlamenter rejimlerde rastlanan kabine benzeri yürütme birimleri de ABD’de yok. ABD’de Bakanlık (Secretary) görevinde bulunanlar Başkanın karar vermesine yardımcı olabilirler ancak. Yoksa kendi başlarına hareket etmeleri normalde mümkün değil. Bakanların tamamı bile aksi görüşte olsa bile Başkanın kendi görüşü doğrultusunda karar vermesinin önünde hiçbir engel yok. Başkan Truman bir konuyu bakanları ile tartıştığı bir sırada kendisinin bir önerisini oya sunar. Bakanların tamamının hayır demesine rağmen Truman’ın “sekiz hayır, bir evet var; evetelr kazandı“ dediği rivayet edilir; ki bu da Başkanın ne denli güçlü bir figür olduğunu göstermeye yeter.
Ancak Bush’un bakan seçimlerinin tamamen önemsiz olduğu anlamına gelmemelidir bu. Başta Rice olmak üzere Bush’un diğer “şahin“ bakanlarının tamamıyla etkisiz olacağını varsaysak bile Bush’un sertlik yanlısı görüşleri ile tanınan isimlere Bakanlık vermesi bizzat kendisinin düşünceleri hakkında ipucu vermekte. Yani Bush yakınına sertlik yanlısı isimleri almakla kendisinin de sertlikten yana olduğu mesajını çok açık bir şekilde vermiş oldu.
*TASAM Küresel ve Bölgesel Güç Merkezleri Çalışma Grubu, Uzman