Uluslararası Politikada Güncel İnsan Hakları Sorunlar

Haber

“İnsan hakları” ihlallerinin önemli bir sorun olarak görülmesi çok eskilere dayansa da “insan hakları”nın uluslararası politikanın önemli bir gündem maddesi olarak tanınmaya başlamasının üzerinden sadece yarım yüzyıldan biraz fazla bir zaman geçti....

“İnsan hakları“ ihlallerinin önemli bir sorun olarak görülmesi çok eskilere dayansa da “insan hakları“nın uluslararası politikanın önemli bir gündem maddesi olarak tanınmaya başlamasının üzerinden sadece yarım yüzyıldan biraz fazla bir zaman geçti.

Küresel sorunların çözülmesi için bu süre oldukça kısa olmasına rağmen insan hakları alanında çok önemli ve umut verici değişim ve dönüşümlere şahit olundu. Nazi katliamları ile dehşete düşen insanlık, bir daha buna benzer felaketlerle karşılaşmamak için harekete geçti ve bugüne kadar insan hak ve özgürlüklerini koruma altına alacak standartlar geliştirdi. Bu kısa zaman zarfında sağlanan ilerleme büyük ölçüde küresel sivil toplumun bu konudaki ısrarlı tutum ve taleplerine bağlanabilir. Ancak insan hakları tümüyle sorunsuz bir alan değildir. Halen insanlık bir dizi müzmin ve güncel insan hakları sorunları ile karşı karşıyadır. Bu sorunların bir kısmının çözümü öngörülebilir ise de diğer kısmının çözümü için ise küresel düzeyde ortak bir tutum ve eylemin varlığına ihtiyaç duyulmaktadır. Bu sorunları -tamamını olmasa da- şu şekilde sıralamak mümkündür:

1. Tanım Sorunu: Herkesin temel bazı hak ve özgürlüklere sahip olduğu, bunların kişi ile bütünleştiği ve korunması gerektiği şeklinde çok yaygın ve genel bir kabul gören bir inanç var ise de kimlerin hangi hakalrı ne şekilde kullanabileceği üzerinde bir fikir birliği mevcut değildir. Sosyal bilimlerin tamamında sıkça rastlanan kavramsallaştırma ve buna bağlı olarak tanım sorunu, konu insan hakları olunca çok daha karmaşık bir vaziyet almaktadır. Kişinin insan olarak doğmakla bazı haklara sahip olduğunu öngören “Doğal Haklar“ ilkesi dışında insan hakları alanında genel kabul gören bir tanımlama mevcut değildir. Kaldı ki “Doğal Haklar“ Teorisi de çok kesin bir içerik taşımamaktadır. Kişinin insan olarak doğmakla hangi haklara sahip olduğu açıkça belirtilmemiştir. Bunun yanısıra, kişinin insan olarak doğduktan sonra sahip olabileceği, yani kazanabileceği hakların var olup olmadığı, var ise bunların neler olduğu da belirsizdir. Tanımlama sorunu öylesine ciddidir ki, insan hakları ile ilgili yapılan tartışmalar, özellikle de siyasi nitelikte olanları, bu hakları tanımlama girişimi olmaksızın yapılmaktadır. Nitekim insan haklarına ciddi anlamda vurgu yapan ilk uluslararası belge olduğu kabul edilen BM Şartı insan haklarına çok sayıda atıfta bulunmasına karşılık, kavramı tanımlamamış ve bu hakların neler olduğunu belirtmemiştir. Adı geçen belgedeki bu eksiklik üç yıl sonra, 1948 yılında kabul edilen BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde giderilmeye çalışıldıysa da kavram yine tanımsız kalmıştır.

2. Devlet Merkezli Yaklaşım: Uluslararası İlişkileri en iyi açıkladığı yaygın şekilde kabul edilen Realizm, ulus-devleti hemen hemen tüm analizlerin odağı olarak görmektedir. Realist bakış açısı, yaygın kanaatin aksine, küresel olayları açıklamada birçok açıdan yetersiz olsa da basit ve kısa açıklamaları ve güç siyaseti ve dolayısı ile de ulus-devlet merkezli yaklaşımı nedeni ile ulus-devleti yönetenlerce adeta bir kılavuz olarak görülmektedir. Realist çözümleme, ulus-devletin, çıkarlarını maksimize etmesini öngörür. Bu amacı gerçekleştirirken de, Realistlere göre ulus-devlet, küresel normları, ancak sökonusu normlar ulusal çıkarlara hizmet ediyorsa dikkate almalıdır. Bu açıdan bakıldığında, ulus-devletlerin insan haklarına yaklaşımlarının insan-merkezli olmaktan ziyade çıkar-merkezli olduğu görülür. Ulus-devlete gereğinden fazla vurgu yapan Realistler için insan hakları konuları ihmal ve gözardı edilebilir niteliktedir. O kadar ki, yanlış bir şekilde Uluslararası İlişkiler disiplininin kurucularından biri olduğu kabul edilen -ve de iflah olmaz bir Realist olan- Hans Morgenthau, Politics Among Nations isimli klasik çalışmasında insan haklarından hiç söz etmez. Yine Realist bakış açısının etkisi ile olsa gerek, çoğu Uluslararası Politika ders kitapları high politics/low politics şeklinde son derece ilginç bir o kadar da anlamsız bir ayırım yapmaktadır. Bu ayrıma göre savaş, diplomasi, anlaşmalar vb. “high politics“in konuları iken, insan hakları, çevre sorunları vb. İse “low poltics“ten sayılmaktadır. Bu ayırımın neye göre yapıldığı belli değildir. Belli olan, devlet-merkezli yaklaşımın insan hakları sorunlarını önemsemediğidir.

<<>>

3. Hakları Koruyucu ve İhlal Edici Olarak Devlet: Ulus-devlet, çıkarlarını maksimize etmek güdüsü ile insan haklarını gözardı etme eğilimi gösterse de, halen onun dışında hakları koruyacak başka etkili bir aygıt da -ne yazık ki- mevcut değildir. Bireylerin hak ve özgürlüklerinin tanınması ve garanti altına alınması büyük ölçüde ulus-devletlerin inisiyatifindedir. Oldukça paradoksal bir şekilde, bazı ulus-devletler ileri düzeyde insan hakları standartları geliştirirken, bazıları ise en temel hak ve hürriyetleri tanımada bile cimrilik göstermektedir. Ortaya çıkan çarpıcı tabloda devlet bir tarafta hakları koruyan, diğer tarafta ise hakları çiğneyen konumundadır. İnsan haklarını koruma yönünde tavır gösteren ulus-devletlerin tutumlarını değiştirmek amacı ile etkin müeyyideler dahil birtakım yollara başvurmaktadırlar. Özellikle 1970’li yıllardan itibaren, birçok devletin dış politikasına “insan hakları“ boyutu da eklendi. Buna göre, insan hakları ihlallerini önleme amacı ile başka devletlerin iç politikasına müdahale etmek ve gerekirse etkin ve caydırıcı yöntemler kullanmak meşru görülmeye başlamıştır. Nihai tahlilde, insan hakları, devletlerin inhisarından kurtulamamış ve hakları koruyan ve ihlal eden devletler arasında bir mücadele alanı haline gelmiştir.

4. Devletdışı Aktörlerin Sorumlu Tutulamaması Sorunu: Günümüz uluslararası insan hakları hukuku, devlet dışındaki küresel aktörlerin insan hakları ihlallerinden sorumlu tutulmalarına olanak tanımıyor. İç hukuk düzenlerinde, resmi veya gayri resmi tüm aktörleri yargı önüne çıkarmak mümkün iken, uluslararası düzeyde yalnızca ulus-devletler mahkum olabiliyor. Tabii ki bireylerin yargılandığı uluslararası nitelikte mahkemeler oldu. Ayrıca, sürekli nitelikte Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin etkinliğini arttrıma çabaları da devlet dışında hak ihlalleri gerçekleştirenlerin sorumlu tutulmaya çalışılması olarak görmek gerek. Ancak tüm bu çabalara karşın, mevcut uluslararası sistem, geniş ölçüde, ulus-devletlerin hak ihlallerinden sorumlu olduğu varsayımına dayalı olarak işlemektedir. Günümüz uluslararası insan hakları rejimlerinin en gelişmişi ve en kurumsallaşanı olduğu -haklı olarak- kabul edilen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Sistemi dahi sadece ulus-devletler aleyhine açaılan davaları konu edinmektedir. Gerçi bunda şaşılacak birşey yok. Zira Sözleşme’ye sadece ulus-devletler taraf. Hal böyle olunca, ulus-devletler Sözleşme’de koruma altına alınan hakları ihlal etmeyecekleri yönünde verdikleri taahhüde uymak durumundalar. Bu da, sadece devletlrin sorumlu tutulabilmesi sonucunu doğuruyor. Kolayca anlaşılacağı üzere, devlet dışı akörlerin sorumlu tutulamaması, aslında küresel sorunlara, halen egemen olan devlet-merkezli çerçevede yaklaşılmasından kaynaklanmaktadır. Hükümet dışı örgütler (NGO- Non-Governmental Organizations) veya çok uluslu şirketler (MNC- Multinational Corporations) gibi akla ilk gelen devlet-dışı aktörlerin bazıları, herhangi hukuki bir zorlama olmaksızın, kendiliklerinden, bazı temel hak ve özgürlüklere saygı gösterecekleri ve MNC örneğinde olduğu gibi, birtakım sosyal sorumluluk kodları benimseyecekleri taahhüdünde bulunmuşlardır. Ancak, doğal olarak, bunların hukuken fazlaca bir anlamı olmamaktadır.

5. Siyasi/Sosyal ve Ekonomik Haklar Ayrımı: “İnsan hakları“nın uluslararası politikanın kapsamına girmesinden itibaren geçen elli küsür yılda ulus-devletler ısrarla haklar arasında ayrımcılık yaptılar. Batı dünyasını temsil eden devletler daha çok siyasi ve medeni haklara vurgu yaparken, Komünist Blok, sosyal ve ekonomik hakların hamisi olduğu görüntüsünü veriyordu. Aynı ayrımcılık, bireysel ve kollektif haklar konusunda da yaşandı. Bekleneceği üzere, Batılılar bireysel hakları yüceltirken, karşıtları, toplumsal gelişme ve kalkınmanın daha önemli olduğu görüşünü savunuyordu. Sovyet Bloku’nun dağılması ve akabinde de Soğuk Savaş’ın sona ermesi ile birlikte, hemen hemen her sahada görülen değişim, siyasi-ekonomik haklar çekişmesinde de kendini gösterdi. Eski ideolojik engellerinden kurtulan Batı dünyası ve eski Sovyet Bloku soruna daha rasyonel bakabilme fırsatı buldular. Ancak nihai çözümün yakın bir gelecekte gerçekleşmesi ihtimali hemen hemen yok gibi. Şimdilik sorunun eski karşıt taraflarının ekonomik ve siyasi haklar arasında ayrım yapılması gerektiği düşüncesinden vazgeçmiş olmalarının getirdiği bir yenilik ve dolayısı ile bir ilerleme var. Ama bu, ekonomik hakların, siyasi haklar gibi tanınacağı ve aynı ciddiyetle koruma altına alınacağı anlamına gelmiyor henüz. Üstelik piyasa ekonomisini hakim kılan gelişmiş ülkelerin siyasi ve medeni hakalr alanında göstermiş oldukları başarının bir benzerini ekonomik haklar alanında da gösterebilmeleri, piyasa ekonomisinin işleyiş mantığı ve doğurduğu neticeler neden ile pek mümkün gözükmüyor. Bu yüzden olsa gerek Avrupa Konseyi’nin kurduğu insan haklarını koruma mekanizmasının bir parçası olan Ekonomik ve Sosyal Şart, bir temenniler belgesi olmaktan öteye gitmiyor.

<<>>

6. Evrenselcilik/Kültürel Relativizm Çelişkisi: İnsan haklarının evrensel nitelikte olduğu, dolayısı ile de yeryüzündeki tüm insanların aynı hak ve özgürlüklere sahip olduğu düşüncesi ile her kültürün, kendine has özellikler nedeni ile başka kültürlerce hak ve özgürlük olarak görülenleri reddetme hakkına sahip olduğu düşüncesi arasında uzunca bir süredir devam eden gerilim halen “insan hakları“ davasının en önemli sorunlarından biri olma özelliğini koruyor. Bilhassa Asya toplumları, Batı dünyası tarafından empoze edildiğini iddia ettikleri birey odaklı insan hakları normalrına karşı çıkmakta ve bu normları tüm dünyaya yayma ve kabul ettirme çabalarını da emperyalizmin ve sömürgeciliğin çağdaş bir formu olarak görmekteler. Benzer bir tutum bazı İslam ülkelerince de sergilenmekte. Batı orijinli günümüz uluslararası insan hakalrı normlarına karşı bu mesafeli duruştan olsa gerek, Asya kıtasında bölgesel bir insan hakları rejimi faaliyet göstermemekte. Üstelik BM İkiz Sözleşmeleri’ni (Sözleşmelerden biri Siyasi ve Medeni Haklar, diğeri ise Sosyal, Kültürel ve Ekonomik Haklar ile ilgili) Asya ülkelerinin çok azı imzalamış durumda.

7. Küresel Bir İnsan Haklarını Koruma Mekanizmasının Olmayışı: Tüm insanların aynı haklara sahip ve insan hakları davasının evrensel olduğunu savunan görüşün, hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmasını sağlayacak somut adımların atılması şeklinde tezahür etmemesi nedeni ile henüz insan haklarını koruyacak küresel ölçekte bir mekanizma mevcut değil. Tüm dünya devletlerinin katılımına açık uluslararası anlaşmalar, gerek katılımcı devlet sayısı gerekse atıfta bulundukları hakların sayısı bakımından geniş kapsamlı olsalar da tarafların taahhütlerinin ya çok zayıf oluşu veya zayıf olmasa bile bu taahhütlerinde durma konusunda isteksiz davranmaları ve anlaşmalara taraf devletler arasındaki büyük farklılıklar sonucu ilgili anlaşmaların gereklerinin yerine getirilememesi gibi nedenlerle, insan haklarını küresel düzeyde koruma çabaları akim kalmaktadır. BM Şartı, BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve BM İkiz Sözleşmeleri gibi belgelerin geniş kabul görmesi ulus-devletlerin insan hakları ile ilgilendiklerini göstermesi bakımından önemli ise de aynı belgelere imzacı tarafların kendi imzalarını yok sayarcasına kitlesel ihlallerde bulunmaları o derece kaygı vericidir.

8. İnsan Haklarını Algılama Farklılıkları: Aslında global bir koruma mekanizmasının şimiye dek oluşturulamamış olması çok doğal. Zira böylesi bir mekanizma tüm dünya devletlerinin ve topluluklarının o yönde ortak bir irade sergilemesine bağlı. Halbuki insan hak ve özgürlükleri dünyanın her bölgesinde aynı şekilde kabul görmüyor. İnsan haklarını algılamadaki farklılıklar yalnızc devletler arasında değil. Hak ve özgürlüklerin bizatihi sahibi ve kullanıcısı olan bireyler dahi insan hakları ile ilgili birbirinden çok farklı tutum ve davranış sergileyebiliyor. Bilhassa kültürel ve dini koşullanmalar, bireylerin insan haklarına yönelik önyargılarını oluşturmalarında çok büyük bir etkiye sahip. Bu önyargılar bazen öylesine güçlü olabiliyor ki bireysel kimliğin içeriğine dahi nüfüz edebiliyor. Özellikle terörist eylemlerde görüldüğü gibi, bahsi geçen koşullanmalar ve önyargılar, ötekinin yaşam hakkının dahi gözardı edilmesine -ya da böyle bir hakkın öteki için hiç mevcut olmadığına hükmedilmesine- kadar gitmektedir.

<<>>

9. Bölgesel Rejimlerin İnsan Haklarını Korumada Yetersiz Oluşu: İnsan haklarını etkili bir şekilde koruyacak etkili bir mekanizmanın olmayışı, bölgesel rejimlerin ortaya çıkmasına meşru bir zemin hazırladı. Günümüzde üç bölgesel insan hakları rejimi faaliyet göstermekte: Avrupa Konseyi Sistemi, Amerika Devletleri Örgütü Ssitemi ve Afrika Devletleri Birliği Sistemi. Ancak bölgesel rejimler içinde sadece Avrupa Konseyi bünyesinde oluşturulan ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne taraf ülkelerin yargı alanına dahil edildiği sistem umut verici. Amerikan sisteminde müstakil bir insan hakları sözleşmesi dahi yok. Avrupa ve Amerikan sistemleri, bireysel başvuruları kabul eden yüksek mahkemeler içerirken, Afrika sisteminde böyle bir mahkeme faaliyet göstermiyor. Dahası, özellikle Amerikan ve Afrika sistemlerinde yer alan devletlerin insan haklarına saygı konusunda istekli olduklarını söylemek pek mümkün değil. Amerikan sisteminde ABD ve Kanada dışındaki hemen hemen tüm devletlerin insan hakları ile ilgili çok ciddi problemleri var. Afrika sisteminin ise zaten caydırıcı hiçbir etkisi yok. Avrupa sistemi ise, özellikle Sovyet Bloku’nun dağılmasının ardından hızla artan üye sayısının getirdiği yapısal problemlerle meşgul.

Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2581 ) Etkinlik ( 174 )
Alanlar
Afrika 66 612
Asya 76 1003
Avrupa 13 620
Latin Amerika ve Karayipler 12 64
Kuzey Amerika 7 282
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1330 ) Etkinlik ( 45 )
Alanlar
Balkanlar 22 278
Orta Doğu 19 586
Karadeniz Kafkas 2 293
Akdeniz 2 173
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1280 ) Etkinlik ( 69 )
Alanlar
İslam Dünyası 53 774
Türk Dünyası 16 506
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1971 ) Etkinlik ( 77 )
Alanlar
Türkiye 77 1971

Son Eklenenler

Bu çalışmada; Afrika Birliği’nin Somali’de güvenliğin sağlanması, barış ve istikrarın kalıcı hale getirilmesi maksadıyla görevlendirdiği AMISOM’un rolü ve bölge güvenliğine etkisi incelenecektir.;

Ağırlıklı olarak küçük ve orta ölçekli ekonomilerden oluşan Afrika ülkeleri, ekonomik dönüşümlerini sağlayabilmek adına kapsamlı bir ortaklık tesis etmeye çalışmaktadırlar. ;

İlk Siyasal İktisat Profesörü unvanına sahip (1805)19 İngiliz nüfus bilimci ve ekonomi politik teorisyeni Thomas Robert Malthus “Nüfus Prensibine Dair Deneme“ (Essay on the Principle of Population) (1798) adlı çalışmasında, nüfus artışı konusunda oldukça karamsar bir tablo çizer;;

Soğuk Savaş sonrası süreçte bilgi ve iletişim teknolojilerinin büyük gelişme kaydetmesiyle birlikte tüm dünyada büyük dönüşümler yaşanmıştır. Bu süreç, teknolojiyi geliştiren ülkeler kadar tüketen ülkelerde de aynı hızda gelişmiştir. Bilgi ve iletişim teknolojilerinin gelişiminin etkilediği önemli b...;

Somali, Eritre, Cibuti ve Etiyopya’nın yer almış olduğu Afrika kıtasının kuzeydoğusunda yer alan ve Afrika Boynuzu olarak adlandırılan bölge; Avrupa, Afrika, Asya ve Avustralya’yı birbirine bağlayan küresel deniz ticaret yolu olan Kızıldeniz’i kontrol etmesi sebebiyle jeostratejik öneme sahiptir.;

“Uluslararası Karşılaştırmalı Vizyon, Strateji, Ekosistem ve Pazar İnşası“ ana teması altındaki BRAINS2 TÜRKİYE Programları; hem akademik alanda hem de endüstriyel sektörde Türkiye’nin mevcut gücü ve potansiyelini göz önüne alarak, odaklandığı teknolojilerde hangi alanların geleceğe dönük büyüme içi...;

Klasik iktisat teorilerinde emek, sermaye ve girişimcinin yanı sıra üretim faktörlerinden olan doğal kaynakların sonsuzluğu ve tükenmeyeceği benimsenmiştir. Keynesyen teorilerde doğal kaynakların kullanımı ve dağıtımının kamu hizmetlerine dâhil olduğu, aksinin tekel piyasaları oluşturacağı görüşü hâ...;

Türkiye’nin; iktisadi sorunlarını daha hızlı çözüp kendisine on yıllar kazandıracak yeni yaklaşımları nasıl geliştirebileceği, ilham kaynağı sosyal ahlak devrimini nasıl yapacağı, dünyadaki ekonomik dönüşüm sürecine ne gibi katkılar sağlayabileceği ve bir “finans merkezi“ olma yolunda neler yapabile...;

3. Denizcilik ve Deniz Güvenliği Forumu 2021

  • 04 Kas 2021 - 05 Kas 2021
  • İstanbul - Türkiye

4. Türkiye - Afrika Savunma Güvenlik ve Uzay Forumu

  • 04 Kas 2021 - 05 Kas 2021
  • İstanbul - Türkiye

5. Türkiye - Körfez Savunma ve Güvenlik Forumu

  • 04 Kas 2021 - 05 Kas 2021
  • CVK Park Bosphorus Oteli -
  • İstanbul - Türkiye

İstanbul İktisat Kongresi

  • 27 May 2021 - 29 May 2021
  • CVK Park Bosphorus Oteli -
  • İstanbul - Türkiye

Pandemi Sonrası Türkiye’nin Ekonomi ve Teknoloji Vizyonu Toplantısı

  • 17 Ara 2020 - 17 Ara 2020
  • TSİ 14.00 - Çevrimiçi -
  • İstanbul - Türkiye

7. İstanbul Güvenlik Konferansı (2021)

  • 04 Kas 2021 - 05 Kas 2021
  • CVK Park Bosphorus Oteli -
  • İstanbul - Türkiye

13. Stratejik Vizyon Ödülleri Töreni | 2021

Stratejik vizyonu temsil eden devlet adamları, bürokratlar, bilim insanları, kurumlar, iş adamları, sanatçılar, siyasetçiler ve gazeteci-yazarları onurlandırmak amacıyla TASAM Stratejik Vizyon Ödülleri’nin “on üçüncüsü“ verilecektir.

  • 2021
  • CVK Park Bosphorus Oteli -
  • İstanbul - Türkiye

İngiltere’nin II. Dünya Savaşı sonrasında Hint Altkıtası’ndan çekilmek zorunda kalması sonucunda, 1947 yılında, din temelli ayrışma zemininde kurulan Hindistan ve Pakistan, İngiltere’nin bu coğrafyadaki iki asırlık idaresinin bütün mirasını paylaştığı gibi bıraktığı sorunlu alanları da üstlenmek dur...

Devlet geleneğimizde yüksek emsalleri bulunan Meritokrasi’nin tarifi; toplumda bireylerin bilgi, bilgelik, beceri, çalışkanlık, analitik düşünce gibi yetenekleri ölçüsünde rol almalarıdır. Meritokrasi din, dil, ırk, yaş, cinsiyet gibi özelliklere bakmaksızın herkese fırsat eşitliği sunar ve başarıyı...

Gündem 2063, Afrika'yı geleceğin küresel güç merkezine dönüştürecek yol haritası ve eylem planıdır. Kıtanın elli yıllık süreci kapsayan hedeflerine ulaşma niyetinin somut göstergesidir.

Geçmişte büyük imparatorluklar kuran Çin ve Hindistan, 20. asırda boyunduruktan kurtularak bağımsızlıklarına kavuşmuş ve ulus inşa sorunlarını aştıkça geçmişteki altın çağ imgelerinin cazibesine kapılmıştır.

Meritokrasi Devlet geleneğimizde yüksek emsalleri bulunan Meritokrasi’nin tarifi; toplumda bireylerin bilgi, bilgelik, beceri, çalışkanlık, analitik düşünce gibi yetenekleri ölçüsünde rol almalarıdır. Meritokrasi din, dil, ırk, yaş, cinsiyet gibi özelliklere bakmaksızın herkese fırsat eşitliği sunar...

Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) ilişkilerinin bugünü ve geleceğinin ele alındığı Avrupa Birliği Sempozyumu, Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM) ile Türk Avrupa Bilimsel ve Eğitimsel Araştırmalar Vakfı (TAVAK) işbirliğinde 02 Şubat 2018’de İstanbul Taksim Hill Otel’de gerçekleştirildi.

Bu rapor, Türk savunma sanayiinin gelişme sürecinin sürdürülebilirliginin ve ihracat potansiyelinin arttırılmasında, şekillendirilecek geleceğe uygun; insan sermayesi, yapı, süreç ve stratejilerin tasarlanmasına ışık tutmak, bu kapsamda alınabilecek tedbirleri saptamak maksadıyla hazırlanmıştır.

Rusya'nın hem Avrasya bölgesine hâkim olmak hem de dünya politikalarında lider aktörlerden biri olmak amacıyla geliştirdiği Avrasyacılık tartışmaları, analitik olarak klasik ve modern olarak değerlendirilebilir.