İSRAF, ENFLASYON VE BÜYÜME

Haber

Bu konunun gelişmiş ülkeler ve gelişmekte olan ülkeler açısından karşılaştırmalı olarak ele alınmasının anlaşılırlık ve durum tespiti bakımından yararlı olacağı düşünülmektedir. Konunun açıklanmasında aşağıdaki denklem veya sıralamalar esas alınmıştır. Bu sıralamalar arasıdaki “>” işareti gerektirme anlamındadır. ...

Bu konunun gelişmiş ülkeler ve gelişmekte olan ülkeler açısından karşılaştırmalı olarak ele alınmasının anlaşılırlık ve durum tespiti bakımından yararlı olacağı düşünülmektedir.
Konunun açıklanmasında aşağıdaki denklem veya sıralamalar esas alınmıştır. Bu sıralamalar arasıdaki “>“ işareti gerektirme anlamındadır.
Gelişmekte olan ülkelerde;
İsraf>Ticari Aktivite>Enflasyon> Gelir Dağılımındaki Adaletsizlik> Sermaye Birikim Sürecinin Hızlanması>Büyüme.
Bu sürece girildikten sonra nüfus artışının kontrolü ve sosyal devlet anlayışının gerektirdiği bir takım uygulamalarla toplumsal barış sağlanarak gelişmiş ülke konumuna girilmesi belirli bir sürede gerçekleşebilir.

Gelişmiş ülkelerde;
İsraf>Ticari Aktivite = Mevcut Durum.
(Oturmuş Tüketim Kalıbı) =(Çok düşük oranlarda “1“in altında oluşan bir büyüme vardır. Ülke nüfusunda büyük bir artış olmadığı müddetçe bu denge bozulmaz).

Gelişmekte olan ülkelerde yukarıdaki sürecin tüm bölümlerine girilmiştir, ancak bu süreç tamamlanmamıştır. Tatmin edilmemiş ya da o zamana kadar ortaya çıkmamış birçok tüketim kalıpları sürekli olarak zaman içerisinde ortaya çıkmaktadır. Bu genellikle gelişmiş ülkelerden sosyoekonomik ilişkiler yoluyla gelişmekte olan ülkelerin günlük yaşamlarına ancak uzun sürelerde ve uzun alışma dönemlerinden geçerek yerleşmekte, bu da devamlı olarak – gelişmiş ülkelerde düşük büyüme oranları ile gelişmekte olan ülkelerdeki uzun sürelerde yerleşen değişik tüketim kalıpları nedeniyle – gelişmişlik düzeyindeki fark azalarak ta olsa korunmaktadır. Bu farkın hızla kapanabilmesi ancak gelişmekte olan ülkelerin gelişmiş ülkelerdeki tüketim kalıplarını hızla bünyelerine adapte edebilmelerine bağlıdır.


Aslında denklemin giriş noktasını oluşturan israf çok geniş anlamda ele alınmıştır. Bunu şöyle açıklayabiliriz: Dar gelirli bir kişinin tüketimi sınırlı giyim giderleri, sınırlı beslenme giderleri ve sınırlı yatacak yer temini olarak özetlenebilir. Yani günlük yaşamsal ihtiyaçlar ön plandadır. Bu durumda kişilerin ekonomide pek fazla genişletici etkileri yoktur. Zaten var olan giyim gıda ve barınma sektörlerinin en basit ürünlerini harekete geçirirler. Oysa yeni tüketim kalıpları ortaya çıkarmak ancak harcanabilir geliri yüksek olanlar sayesinde olabilir. Diyelim ki; asgari yaşam standartlarını sağlayacak olan gelir, kişi başına aylık 1.000.-YTL olsun ve toplumda kişi başına aylık geliri 20.000.-YTL olanlar var olduğunu kabul edersek bu kişiler - tasarruf eğilimi 0,25 olsun- yaklaşık olarak 15.000.- YTL fazla bir geliri piyasaya süreceklerdir. Bu da asgari giderler karşılandıktan sonra kalan gelir olduğuna göre bu kişiler 15.000.-YTL’yi çok daha farklı alanlarda harcamaya yöneleceklerdir. İşte bu kişiler dış ülkelerden yeni tüketim kalıpları ithal edebilecek pozisyondadırlar. Zaten faiz ve bankacılık sistemi de bu ortamda ortaya çıkar ve gelişir. Yani temel unsur asgari geçim standartlarının üzerinde gelir temin edilmesidir. Bir kişinin gelirinin artması da piyasaya sunabileceği fiyatı olan mal ve hizmet üretebilmesine bağlıdır. Bu üretimin de süreklilik arz edebilmesi için bu mal ve hizmetlerin alıcı bulabilmesine bağlıdır.


Hareket noktamız israf olduğuna göre bunun üzerinde daha fazla durmak gerekiyor. İsraf, ekonominin lokomotifidir. Burada en basit ve kolay örnek olarak kağıt sektörünü ele alalım. Kağıdı sadece özel sektör üretiyor olsun. Herkes çok tutumlu ve özenli kağıt tüketirse kağıt üretimi azalacaktır. Sadece okullardaki öğrencilerin ve devlet dairelerindeki memurların kağıt kullanmada biraz daha dikkatli olmaları bile kağıt üretimini önemli ölçüde azaltacaktır. Üretim azaltılınca kağıt fabrikalarının satışları düşecek, birim başına maliyet yükselecek ve sonunda birkaç fabrika kapanabilecektir. İşte en basit örneğin sonucunda birkaç fabrika kapanıyor ve böylece kağıt sektörünün piyasayı canlandırıcı etkisi düşüyor ve bu da zincirleme olarak ekonomide ve toplumsal hayatta bir çok yönde olumsuz etki yaratacaktır. İşsizlik boyutunun yanı sıra günümüzde ülkelerin kalkınmışlık ve bilgi çağını yakalama göstergelerinden biri olan kağıt tüketiminin azalması, toplumun sosyal ve kültürel alandaki yetersiz gelişimini ortaya koyması yönünden ilginç olacaktır. Yine gelişmiş ülkelerin çevirdikleri filmlerde birçok otomobilin bir film uğruna hurdaya dönüştürülmesi ve 10 yaşından büyük araçların kullanılmamasını da bu kapsamda değerlendirmek gerekir. Buna benzer bir örneğin her üretilen mal ve hizmette uygulandığını – azda olsa- düşünürsek, toplumsal bir bilinç yaratılırsa geniş kitleler birçok alanda mevcut tüketimlerini kısabilirler. Bunun sonucunda ekonomide dönen mal ve hizmetlerin dolaşım hızı ve miktarı doğal olarak düşecektir. Kamu sektörü bu durumu önlemek için – bilinçsizce de olsa- üzerine düşen görevi iyi yapmaktadır. Çünkü kamu sektöründeki israfın boyutları –mal ve hizmet üretim, tüketim aşamalarında – sanıldığından çok daha fazladır.

Sonuç olarak gelişmekte olan ülke ekonomilerinin gelişmesinin sağlanmasında, israfçı kamu sektörünün ekonomideki payının uzun bir süre – özel sektörü yeterince besleyebildiği alanlardan zamanla çekilmek şartıyla – etkinliğinin korunması gerekmektedir. Gelişmekte olan ülkelerin gelişmiş ülkeler durumuna geçebilmeleri devletin sermaye birikim sürecini hızlandırabilmesine ve toplumda girişimcilik yeteneğini ispatlamış müteşebbislere çeşitli yollardan kaynak aktarımı yapılabilmesine bağlıdır. Kamudan özel sektöre teşvik ve indirim gibi çeşitli yollardan kaynak aktarımı yapılarak sermaye birikim sürecinin hızlandırılmak istendiği görülmektedir. Bu bir ölçüde başarıya ulaşmıştır. Ancak istenen sonucu vermesi için müteşebbislerin aktarılan kaynakları mal ve hizmet tüketiminde değil, yatırımlarda kullanması gerekmektedir. Müteşebbis yatırımda bulunsun ve hem ülkenin sabit sermaye yatırımı artmış olsun hem de ekonomiye sunulan ürünün miktarı ve çeşidinde artış olsun ki gayrisafi milli hasıla artsın, büyüme oranı yükselsin. İsraf ile tüketim artıyor, tüketim artışı üretim artışına neden oluyor, üretim artışı da yeni yatırımlar ve kapasite artırımı ile gerçekleşmektedir. Tüketim ve üretim artışı ekonominin kapasitesini artırmakta, ticari aktivite hızlanmakta, paranın dolaşım hızı artmaktadır. Bu ise bankacılık sisteminin de yardımıyla kaydi parayı doğurmaktadır. Böylece piyasadaki para miktarının çok üzerinde, para gibi satın alma gücüne sahip değerler oluşmaktadır. Bunun sonucunda da enflasyonun sebeplerinden birisi gerçekleşmiş olmaktadır. Aslında enflasyonun temel sebebi ekonominin doymamış olmasıdır. Yani üretim ve tüketim çok dinamiktir, henüz karşılanmamış ya da nüfus artış oranını takip edememiş mal ve hizmet üretimi vardır. Ekonominin doyması ise ancak enflasyonla gerçekleşebilir. Yani bir ülke ekonomisinde henüz karşılanamamış birçok mal ve hizmet üretimine ihtiyaç var ise bunun hızlı şekilde karşılanabilmesi ancak enflasyon sayesinde olur. Yani böyle bir durumda enflasyon ister istemez kendiliğinden ortaya çıkar. Gelişmiş ülkelerde enflasyon çok düşüktür, tek rakamlıdır. Çünkü bu ülkelerin ekonomileri geniş ölçüde doymuştur. Ekonomilerinde bir denge unsuru oluşmuştur. Gerekli alt ve üst yapı kurulmuş sadece küçük ölçekli yatırımlar ilave edilmektedir. Ancak şunu da belirtmekte fayda var, hızlı bir nüfus artışı ya da başka ülkelerden gelen ani ve yoğun bir göç olayı bu ülkelerin mevcut dengelerini bozmaya yeterlidir. Gelişmiş ülkelerde büyüme oranları düşüktür – genellikle 1’in üzerine pek çıkmaz – çünkü büyüme geniş ölçüde tamamlanmıştır. Gelişmekte olan ülkelerde ise büyümenin her şart altında 1’in üzerinde olması gerekir. Özellikle Türkiye açısından bakarsak; Türkiye’de büyüme olmaktadır ancak, bu hızlı nüfus artışı yüzünden çok düşük seviyede kalmaktadır. Türkiye nüfus artışını kontrol altına alabilirse büyüme istenilen seviyeye ulaşacaktır. Sağlanan büyüme oranı arttıkça sermaye birikim sürecide hızlanmaktadır. Sermaye birikim sürecinin hızlanması büyük ölçekli yatırımların artmasını sağlar. Az gelişmiş ülkelerde doğal tekel vardır. Yani özel kesimin elinde büyük sermaye olmadığından büyük ölçekli yatırımları ancak devlet yapabilmektedir. Az gelişmiş ülkelerde devlet büyük ölçekli yatırımlarda doğal tekel durumundadır. İşte şu ana kadar anlatılanların sonucunda sermaye birikim sürecinin hızlandığı kabul edilmiştir. Ancak bu hızlanma çok uzun bir süreci kapsar. Türkiye açısından bu süreç 1950’li yıllardan bu yana devam etmekte ancak son 20 yılda büyük bir ivme kazanmıştır, yinede yeterli düzeyde değildir.

Burada şu saptamayı yapmakta fayda vardır: gelişmiş kapitalist ülkelerde gelir dağılımı adaletsizdir, bu durum sistemin özünü oluşturmaktadır. Yani bir nevi güçlü olanın ayakta kalabileceği bir düzendir. İşte gelişmeyi ve rekabeti bu esas sağlamaktadır. Bu gün A.B.D, Almanya. İngiltere ve diğer sanayileşmiş ülkelerin kenar mahallelerindeki halkın yaşantısı bu tezi doğrulamaktadır. Gerçi bu ülkelerde sosyal devlet anlayışından hareket edilerek, bu sisteme yenik düşen vatandaşlara çeşitli yollarla – işsizlik sigortası gibi – destek sağlanmakta ise de sorunun çözümünde pek etkili olunamamaktadır. Bu kesim daha çok sistemin mantığını özümseyemeyen, kendisini sisteme adapte edemeyen ve bu alanda kendisini yetiştiremeyen gruplardır. Ancak sistemin özü böyle bir grubun mutlaka var olmasını öngörür. Hassas nokta ise bu grubun sistemi değiştirebilecek çoğunlukta olmamasına ilgililerce dikkat edilmesidir.

Gelir dağılımının eşit olmaması sermayenin belirli ellerde birikmesi gerektiği mantığına dayanan liberal sistemin bir gereğidir. Bu mantığı şöyle örnekleyebiliriz: Diyelim ki kapalı bir ekonomide ve kaydi paranın olmadığı, nüfusu 100 kişi olan küçük bir ülkede piyasadaki toplam para miktarı yani emisyon 100.000.- YTL olsun. Eğer ülkede gelir dağılımı eşit ve adaletli dağılmışsa her kişinin geliri 1.000.-YTL olacaktır. 1.000.-ytl ile tüm kişiler zorunlu giderlerini karşılayacaklar, artan bir kısım para ile de küçük ölçekli yatırımlara girişebileceklerdir. Bu durumda çok fazla bir katma değer yaratamayacaklardır. Ancak gelir dağılımının eşit olmadığı varsayılırsa ülkede bazı kişilerin geliri 10.000.- , 15.000.-YTL olacak, bazı kişilerin gelirleri de 1.000.-YTL’nin altına düşecektir. Tabiî ki buradaki rakamlar ve dağılımlar çeşitli olaylar sonucu – üretim, tüketim, alım, satım ve yaratılan katma değer gibi - değişebilir, belli varsayımlar kabul edilmesi halinde bu rakamlar ve olaylar mantıklı olabilir. Bu durumda ülkedeki sermayenin büyük kısmını elinde bulunduran az sayıdaki kişiler büyük ölçekli yatırımlara girişerek gayrisafi milli hasılayı arttırıp piyasayı canlandırabilirler ve dışa açılabilirler. Bu örnek çok sınırlı tutulmuştur, daha da geliştirilebilir, başka unsurlar dahil edilebilir. Türkiye’de de bu mantıktan hareket edilerek sermaye birikim süreci hızlandırılmıştır. Sağlanan teşvikler, usulsüz ödemeler, batık krediler, batan bankalar, vergi afları bunlara örnek gösterilebilir. Sermaye birikim sürecinin hızla tamamlanması isteniyorsa bu ancak gelir dağılımındaki adaletsizliklerle mümkün olabilir.

Akif HODA; Boğaziçi Üniversitesi İç Denetçisi

Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2653 ) Etkinlik ( 219 )
Alanlar
Afrika 74 623
Asya 98 1042
Avrupa 22 634
Latin Amerika ve Karayipler 16 68
Kuzey Amerika 9 286
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1354 ) Etkinlik ( 52 )
Alanlar
Balkanlar 24 286
Orta Doğu 22 597
Karadeniz Kafkas 3 294
Akdeniz 3 177
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1289 ) Etkinlik ( 75 )
Alanlar
İslam Dünyası 56 779
Türk Dünyası 19 510
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2017 ) Etkinlik ( 79 )
Alanlar
Türkiye 79 2017

Risk toplumları veya belirsizlikler çağı olarak da adlandırılan içinde bulunduğumuz dönemde, geleneksel risklerden oldukça farklı özelliklere sahip, iklim değişikliği, salgın hastalıklar, düzensiz göç, uyuşturucu ticareti, siber saldırılar ve ekonomik krizler gibi sıra dışı riskler nedeniyle, “İnsan...;

Ülkelerin, ülke olabilme kavramlarında üç tane önemli tanımlama yapılmaktadır. Bunlar, Kara, Deniz ve Hava ülkesi tanımı ve olabilme niteliklerini oluşturmaktadır. Denizlere kıyısı olan denizci ülkeler için karadaki menfaatlerinin hukuki niteliğinin sınırları, ülkenin kara sınırları içerisindedir.;

Küresel ısınmanın yarattığı iklim değişikliği; karbon monoksit gibi, ısıyı tutan gazların atmosferde artmasıyla oluştuğu düşünülen sera etkisinin, dünya üzerinde yıl boyunca kara, deniz ve havada ölçülen ortalama sıcaklıkların artmasıyla oluşan iklimin değişikliğini ifade etmekte. ;

Türkiye’de Balkanların çoğunlukla manevi kodlar üzerinden kamuoyunda ve literatürde tarif edildiği görülmektedir. Yaklaşık 550 yıl süren Osmanlı Devleti’nin Balkanlardaki hâkimiyeti, ister istemez günümüze bazı miraslar bırakmıştır. ;

Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM ile Millî Savunma ve Güvenlik Enstitüsü tarafından İstanbul’da gerçekleştirilen İstanbul Güvenlik Konferansı 2020’de sunulan tebliğler “Kovid-19 Sonrası Geleceğin Güvenlik Kurumları ve Stratejik Dönüşüm” adıyla e-kitap olarak yayımlandı.;

TASAM Yayınları, Denizcilik ve Deniz Güvenliği Forumu 2020’nin bildirilerini “Atlantik’ten Hint Okyanusu’na Geleceğin İnşası- Building Future From Atlantic to Indian Ocean” ismiyle kitaplaştırdı.;

Küresel denge ve denetleme için II. Dünya Savaşı sonrası oluşturulan uluslararası kurumlar ve güvenlik anlayışı zaman ilerledikçe çağımızın güvenlik ihtiyaçlarına cevap veremez hâle gelmektedir. 1980’lerde başlayan son küreselleşme dalgasının derinleşmesi, küresel düzeyde daha önce benzeri görülmemi...;

İnsanlık tarihinde kökeni yazılı döneminde öncesine dayanan diplomasi, toplumlar ve devletler arasında ortaya çıkabilecek sorunların çözümü ve ilişkilerin geliştirilmesi amacıyla ortaya çıkmıştır. ;

6. Türkiye - Körfez Savunma Ve Güvenlik Forumu

  • 03 Kas 2022 - 04 Kas 2022
  • Harbiye Askerî Müzesi ve Kültür Sitesi -
  • İstanbul - Türkiye

5. Türkiye - Afrika Savunma Güvenlik Ve Uzay Forumu

  • 03 Kas 2022 - 04 Kas 2022
  • Harbiye Askerî Müzesi ve Kültür Sitesi -
  • İstanbul - Türkiye

4. Denizcilik Ve Deniz Güvenliği Forumu 2022

  • 03 Kas 2022 - 04 Kas 2022
  • Harbiye Askerî Müzesi ve Kültür Sitesi -
  • İstanbul - Türkiye

8. İstanbul Güvenlik Konferansı (2022)

  • 03 Kas 2022 - 04 Kas 2022
  • Harbiye Askerî Müzesi ve Kültür Sitesi -
  • İstanbul - Türkiye

DTF Akil Kişiler Kurulu Toplantısı 5

DTF Akil Kişiler Kurulu’nun beşinci toplantısı 25 Mayıs 2022 tarihinde İstanbul’da 6. Dünya Türk Forumu marjında gerçekleştirilecektir.

  • 25 May 2022 - 25 May 2022
  • İstanbul - Türkiye

Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM, Dr. Cengiz Topel MERMER’in uzun araştırmalar sonunda hazırladığı “MYANMAR; Büyük Oyunun Doğu Sahnesi” isimli stratejik raporu yayımladı

İngiltere’nin II. Dünya Savaşı sonrasında Hint Altkıtası’ndan çekilmek zorunda kalması sonucunda, 1947 yılında, din temelli ayrışma zemininde kurulan Hindistan ve Pakistan, İngiltere’nin bu coğrafyadaki iki asırlık idaresinin bütün mirasını paylaştığı gibi bıraktığı sorunlu alanları da üstlenmek dur...

Devlet geleneğimizde yüksek emsalleri bulunan Meritokrasi’nin tarifi; toplumda bireylerin bilgi, bilgelik, beceri, çalışkanlık, analitik düşünce gibi yetenekleri ölçüsünde rol almalarıdır. Meritokrasi din, dil, ırk, yaş, cinsiyet gibi özelliklere bakmaksızın herkese fırsat eşitliği sunar ve başarıyı...

Gündem 2063, Afrika'yı geleceğin küresel güç merkezine dönüştürecek yol haritası ve eylem planıdır. Kıtanın elli yıllık süreci kapsayan hedeflerine ulaşma niyetinin somut göstergesidir.

Geçmişte büyük imparatorluklar kuran Çin ve Hindistan, 20. asırda boyunduruktan kurtularak bağımsızlıklarına kavuşmuş ve ulus inşa sorunlarını aştıkça geçmişteki altın çağ imgelerinin cazibesine kapılmıştır.

Meritokrasi Devlet geleneğimizde yüksek emsalleri bulunan Meritokrasi’nin tarifi; toplumda bireylerin bilgi, bilgelik, beceri, çalışkanlık, analitik düşünce gibi yetenekleri ölçüsünde rol almalarıdır. Meritokrasi din, dil, ırk, yaş, cinsiyet gibi özelliklere bakmaksızın herkese fırsat eşitliği sunar...

Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) ilişkilerinin bugünü ve geleceğinin ele alındığı Avrupa Birliği Sempozyumu, Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM) ile Türk Avrupa Bilimsel ve Eğitimsel Araştırmalar Vakfı (TAVAK) işbirliğinde 02 Şubat 2018’de İstanbul Taksim Hill Otel’de gerçekleştirildi.

1982 Anayasası'nın defalarca değişikliğe uğramasına rağmen iskeletinin değiştirilememesi nedeniyle Türkiye'nin yeni bir anayasaya gereksinimi olduğu konusunda kamuoyunda genel bir konsensüs bulunmaktadır.