8 yıldır reformcu Cumhurbaşkanı olarak bilinen Hatemi’nin ardından İran içerisinde siyasi ve ekonomik gelişmeler arasında bir uyuşmazlık ortaya çıkmıştır. Hatemi, sivil toplum sloganıyla 8 sene önce Cumhurbaşkanlığına seçildi. 8 sene sonra onun devamı olarak bilinen Muin’in düşük oy alması, reformist söylemlerin İran içerisinde kriz ile karşı karşıya geldiğini göstermektedir.
14 Şubat’ta Hariri’nin öldürülmesiyle ABD önderliğindeki uluslararası camianın siyasi ve diplomatik baskısına maruz kalan Beşşar Esad Suriyesi, Nisan sonunda askerlerinin tümünü Lübnan’dan çektikten sonra çok kısa bir dönem rahatlama imkânı bulduysa da Mayıs başında ortadan kaybolan
Konuya girmeden önce, kısaca Özbekistan’ın sosyal ve demografik yapısından bahsetmekte yarar var. Özbekistan, nüfusu yönüyle Orta Asya Türk Cumhuriyetleri arasında ilk sırayı alır ve artış hızı böyle devam ederse, 2010 yılına gelindiğinde 32-36 milyona ulaşacaktır. Özbekistan’ın, son belirlemelere göre, 26.8 milyon olan nüfusunun %80’ini Özbekler, %5.5’ini Ruslar, %5’ini Tacikler, %3’ünü Kazaklar, % 2.5’ini Karakalpaklar, %1.5’ini Tatarlar ve %2.5’ini de diğerleri oluşturmaktadır.
Küreselleşme süreciyle birlikte ulus devletin yapısında ve işleyişinde meydana gelen önemli değişiklikler şöyle özetlenebilir:
- Küreselleşme sürecinde devletler arasındaki etkileşimin şekli değişti. Hükümetler arasındaki ilişki modeli, toplumlara ve uluslararası örgütlere kaydı.
Amerikanın Çin’e karşı sergilediği bu tutumu, Çin’i kendi sanayini korumak amacıyla başka ülkelerin ihracatını engelleyici politikalar geliştirmekle suçlayan bazı Avrupa Birliği ülkeleri takip etmiştir. Gerçekte, tekstil kotalarının kaldırılmasının ülkeler üzerindeki etkisi farklı seviyelerde olmuştur; ABD’nin Çin ile olan dış ticareti 2004 yılında 162 milyar dolar açık vermiştir.
Öcalan’ın iç hukuktaki yargılama sürecinde her şey gözlerimizin önünde cereyan etmişti. O süreçte yapılan yanlışların hiç birisi -en azından insan hakları hukuku uzmanları için- bir bilinmez değildi. Bugün siyasal toplum, gözlerimizin önünde bir başka yanlışa sürüklenmekte. Sorunun nasıl çözümlenebileceği bütünüyle ortada iken siyasal toplum yanlış bir yola girmek üzere.
Buna bağlı olarak da Türk hükümeti –istese de istemese de- soykırım iddiları konusunda adım atmak zorunda kaldı. Sonraki aşamalarda belki de bazı tavizler vermek zorunda kalacak veya AB içinde Türkiye’nin tam üyeliği aleyhinde bir tutum içinde olanlara somut kozlar verecek.
Ulus-devlet merkezli uluslararası sistemin hakimiyetini sürdürmesi sözü geçen sürekli nitelikli bir UCM fikrinin gerçekleşmesinin önündeki diğer engel olmuştur. Egemen ulus devletler, genel olarak kabul gören bu fikrin gerçekleşmesi durumunda ulusal çıkarlarının nasıl etkileneceğini tam olarak kestiremedikleri için olsa gerek UCM konuusnda somut adımlar atmaktan kaçınmışlardır.
Geçtiğimiz pazar günü (8 Mayıs) Cezayir’de binlerce kişinin katıldığı toplu bir yürüyüş yapıldı ve Fransa sömürgecilik döneminde yaptıklarından dolayı kınandı. Cezayir Cumhurbaşkanı Abdulaziz Boutiflika Fransa’nın 1945’teki Setif katliamı için özür dilemesini istedi. Fransa Dış İşleri Bakanı Michel Barnier özetle bu tür acı hatıraların gün yüzüne çıkarılmasının iki ülke ilişkilerine zarar vereceğini (!), arşivlerin açık olduğunu ve tarihçilerin araştırmalar yapabileceğini söyledi.
“Ulusal güvenliğin sağlanması, aynı zamanda küresel güvenlik anlamına da gelebilir mi?” Uzun süredir bu sorunun cevabını arayan Amerika Birleşik Devletleri’ne, Uluslararası Stratejik Araştırmalar Merkezi danışmanlarından Zbigniew Brzezinski yazdığı “Tercih: Küresel hakimiyet mi, küresel liderlik mi?” isimli kitabıyla yol gösteriyor. Brzezinski’nin yukarıdaki soruya cevabı kısa:
Çin ve Hindistan’ın, 11 Nisan Pazartesi günü vardıkları bir anlaşmayla yaklaşık kırk yıldan beri üzerinde uzlaşamadıkları sınırlar konusunda prensip itibariyle anlaşmaları, dikkatleri bir kez daha Asya bölgesine çekti. Gerçekte son aylarda Uzakdoğu bölgesindeki gelişmeler, ya da dünyanın diğer bölgelerinde olup da Uzakdoğu ülkelerini hedef alan politikalar nedeniyle bu bölge uluslar arası gündemdemi oluşturmaya devam etmiştir.
ABD’nin Ortadoğu politikasının önündeki en büyük engel olarak duran İran, jeopolitik konumu, Şii mezhebe dayalı devlet kimliği, ABD ve İsrail karşıtı söylemleri ile bölgede kilit ülke konumundadır. Son dönemlerde İran’ın nükleer güç olma yolundaki çabaları bölgede güçlü bir İran istemeyen ABD ve İsrail tarafından tehdit olarak algılanmaktadır. Bu çalışmada İran’ın nükleer programı ve uluslararası sistemdeki yansımaları ele alınacaktır.
Kuzey Kafkasya’da son günlerde Çeçen direnişinin liderlerinden Aslan Mashadov’un ölümü ve Çeçen direnişinin akıbeti tartışılıyor. Şu an dünya basınına da damgasının vuran konu üzerine uluslararası kamuoyundan Rusya’ya büyük tepkiler geliyor.
1998 yılında Roma’da düzenlenen konferansa katılan çok sayıdaki devletin imzaladığı Roma Statüsü’nün beş yıl gibi kısa bir süre içinde 60 ülke tarafından onaylanmasıyla resmen 2003 yılında faaliyete başlayan Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) henüz varlığı ciddi anlamda hissedilmese de ABD ile AB arasında gerginliğe neden olmuş durumda.
Irak Savaşı sürecinde bozulduğu açık bir şekilde gözlenen AB-ABD ilişkilerinde yumuşamayı sağlamak adına ilk üst düzey ve somut girişim, Avrupa’yı süreçte dışlamakta hiç tereddüt göstermeyen ABD’den geldi. Dışişleri Bakanı Rice’ın görevine başlar başlamaz Avrupa’ya gitmesi, hemen ardından da bizzat Başkan Bush’u Rice’ı takip etmesi bunun en önemli göstergesi.
ABD’nin İran ve Suriye’yi Büyük Ortadoğu Projesi adı altında kontrol etme çabaları insan hakları konusunda yeni soru işaretlerini de beraberinde getirmiştir. Amerika’nın yüzyıllardır savunuculuğunu yaptığı insan hakları konusunda özellikle 11 Eylül sonrası yaşanılan gelişmeler, ABD’nin insan haklarına bir tehdit oluşturmasına yol açmıştır.
Özellikle son bir aydır Türkiye gündemini yoğun bir şekilde işgal eden konuların başında Amerika’nın Türkiye politikalarında bir değişiklik olup olmadığı konusu gelmektedir.
Geçtiğimiz hafta boyunca İran diplomasisi oldukça hareketli günler yaşadı. Hatemi’nin batı Afrika’nın yedi ülkesini kapsayan ve on gün süren gezisinin hemen ardından Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ve Afganistan Cumhurbaşkanı Hamid Kerzay birer gün arayla İran’a geldiler.
Kapitalist üretim, doğası gereği eşitsizlik ilişkisi üzerine temellenir. Kapitalizmin ulus-devletle özdeşleştiği 19.yy’da bu eşitsizlik ilişkisi, işçi sınıfı ve burjuva sınıfı arasındaki ayrımda kendini gösterirken bugün ekonominin küreselleşmesi, aynı eşitsizlik ilişkisini de küreselleştirmiştir. Zira sermayenin küreselleşmesi karşısında tüm dünyada sosyal politikalar aynı oranda küreselleşememekte ve ihmal edilmektedir.
George W. Bush, 2004 yılının Kasım ayı başında yapılan seçimlerde yeniden seçilmesinin ardından hiç vakit kaybetmeden Irak’ta şiddeti yeniden tırmandırdı. Herkesin malumu olan Felluce saldırıları Bush’un yeni dönemdeki politika davranışlarının nasıl olacağı yönünde ilk ipuçlarını da veriyordu.
İstanbul, 14-16 Haziran 2004’te İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) Dışişleri Bakanları Konferansı’na ev sahipliği yaptı. Bu zirve toplantısından çıkan en önemli karar, örgüt genel sekreterliği görevine Türkiye’nin adayı Ekmeleddin İhsanoğlu’nun seçilmesi oldu.
17 Aralık’ta AB ile müzakere tarihi alınması ile kısmen rahatlayan dış politika yapıcılarını önümüzdeki yıl sıkı bir gündem beklemekte. Türk dış politikası artık klasik bürokratik mekanizma ve kişilerin dışında ciddi bir sivil altyapıya sahip. Hem bürokratik, hem de sivil seviyelerde yakalanan dinamizm ve çok boyutluluk, bölgesel ve uluslar arası gelişmeler ile beraber ele alındığında uzun süreli bir dinginliğin yaşanamayacağı ortada.
Amerikan askerlerinin Irak’ta, özellikle de geçtiğimiz günlerde operasyonlarını yoğunlaştırdığı Felluce’de yaptıkları, tabii olarak gerek Türk gerekse dünya kamuoyunda tepkilere neden oldu. Resmi sıfatı olan kişiler de bu tepkilere katıldı. Gerçi gerek hükümetlerin gerekse üst düzey devlet adamlarının Irak’ta yaşanan trajediye yeterince kararlı ve sert bir karşılık vermediği çok açık.
Batı tarafından desteklenen, Yuşenku ile Rusya tarafından desteklenen Yanukoviç arasındaki Ukrayna seçimleri üzerine olan çekişme, Batılı medya tarafından demokrasi güçleriyle otoritarizm arasındaki basit bir mücadele olarak sunulmuştur. Fakat bu çekişmenin demokrasiye karşı otoritarizmle hiçbir ilgisi yoktur.