AB’nin Başarıda Başarısızlığı, Charlie Hebdo ve PEGIDA

Röportaj

Öncelikle “Charlie Hebdo” dergisinin yayıncılık anlayışı, ifade özgürlüğü veya basın/medya özgürlüğü değil kanaatimce. Ama böyle bir eylemle buna cevap verilmiş olması, derginin yaptığı yanlıştan bin kat daha yanlış. Yanlış, yanlışı büyütüyor....

Dünyanın dört bir yanından gelen terör saldırısı haberleri 2015’e çok kanlı ve acılı dolu bir başlangıç yapmamıza sebep oldu. Fransa’daki terör saldırıları ile tüm dünya sarsıldı. Yemen El-Kaidesi tarafından üstlenilen saldırılar ile radikal terörü konuşmak üzere TASAM Başkanı Süleyman Şensoy konuğumuz.
 
Paris saldırılarına baktığımız zaman çok iyi planlanmış ve çok iyi çalışılmış bir saldırılar bütünü görmekteyiz. Bu bütüne baktığımız zaman işleyiş, planlama ve biçim olarak saldırıları nasıl değerlendirmek lazım?
 
Öncelikle “Charlie Hebdo” dergisinin yayıncılık anlayışı, ifade özgürlüğü veya basın/medya özgürlüğü değil kanaatimce. Ama böyle bir eylemle buna cevap verilmiş olması, derginin yaptığı yanlıştan bin kat daha yanlış. Yanlış, yanlışı büyütüyor. Bu saldırının, bir polisiye kısmı var, bir de stratejik anlamda analiz edilebilecek, hem Avrupa üzerinde hem küresel ölçekte hem de Fransa üzerinde, diğer Avrupa ülkeleri üzerinde yapılabilecek değerlendirmeler var. Avrupa özellikle son on yıldır ciddi bir takım sorunlarla uğraşıyor. Özellikle 2008’de belirgin hale gelen küresel ekonomik krizden sonra bu daha görülebilir oldu. Avrupa’nın geldiği nokta “başarıda başarısızlık”
 
Avrupa, Çin gibi ülkelerin bu kadar hızlı yükseleceğini ve dünyanın ekonomik pastasından bu kadar hızlı pay alacağını öngöremediği için standartlarını çok yükseltti ve şu an ekonomik olarak bu standartlarını finanse edemiyor (Almanya gibi görece farklı ülkeleri barındırmakla birlikte). Dolasıyla Avrupa’da da politik aşırılıklar artmaya başladı, ‘‘Charlie Hebdo’’ olayı bunun bir görüntüsü. İsveç’te yaşananlar, Danimarka’da yaşananlar ve diğer değişik ülkelerde yaşanan olaylar politik aşırılığın arttığını gösteriyor. Son dönemde başlayan ve birkaç aylık geçmişi olan ‘‘Pegida’’ hareketi gibi. Dolayısıyla Avrupa’da ciddi bir mikro-milliyetçilik kıpırdanması da var. Yani İskoçya ayrılmak istedi olmadı, Katalonya ayrılmak istiyor, Belçika bölünmek istiyor ve değişik ülkelerde bu tür istekler belirmeye başladı. Bütün bu milliyetçilik akımlarının Avrupa’nın geleceği açısından önlenmesi ve doğru kanalize edilmesi açısından bu saldırının veya bu sürecin nasıl yönetildiği önemli.
 
Avrupa, Müslümanları ve İslam’ı hedef haline getirerek, İslam dünyasının şu anda içerisinde bulunduğu kötü durumu ve öz eleştiri yapmamız gereken bir takım temsil sorunlarını da kullanarak kendi içinde bir birlik sağlamaya çalışıyor. Daha doğrusu bu biriken olumsuz enerjiyi kendi içinde yıkıcı olmaktan öte bir dış tehdite yönlendirmeye çalışıyor. Bu tür toplum mühendisliği olayları da risklidir. Her zaman planlandığı gibi gitmez. Yine Avrupa, güvenlik riskleri açısından dünyadaki en güvenli ülkeleri barındıran bölgelerden biri. Buna rağmen böyle bir saldırının yapılabilmiş olması da oldukça enteresan.
 
Saldırıdan hemen sonra saldırıyı yapanların yakalanması, geride kimlik bırakması gibi konuşulan yüzlerce detay var. Yani hem bir yüksek profesyonellik hem de çok yüksek bir amatörlük göze çarpıyor. Bu ikisi bir arada olmaz, yani çok yönlü bir süreç var. Hem komplo teorilerine yönelik bir takım tezler üretebilirsiniz - ki bunların ciddi karşılığı var - hem de olayı gözüktüğü gibi yorumlayabilirsiniz. Fakat her iki durumda da sonucun Müslümanlar için, Avrupa’da yaşayan Müslümanlar için ve Avrupa dışındaki İslam dünyası için iyi olduğunu söyleyemeyiz.
 
Şimdi tepkilere baktığımız zaman ifade özgürlüğü ve ifade özgürlüğünün sınırı konusunda Papa Francis de bir uyarı yaptı ve “ifade özgürlüğü kapsamında pek çok şey açıklanamaz, mutlaka sınırı olması lazım” şeklinde bir açıklamada bulundu. İlgimi çeken bir röportaj da Le Monde dergisinde çıktı. Charlie Hebdo’nun 1970’te - o zaman adı ‘’Hara-kiri Hebdo’’ olarak geçiyor - ilk sayısını çıkaran ekipteki  -  kuruculardan biri “Anne Ruse Sharbonie ekibini ölüme götürdü" diye bir yorum yapıyor. Yani bir sınır olması gerektiğine vurgu yapan bir açıklaması var. Şimdi diğer taraftan da eylemin üstlenilmesi açısından Yemen El-Kaidesi bir süre sonra yaklaşık 8 ya da 10 gün sonra bunu üslenmiş oldu ama Kuaşi kardeşler eylemi yaparken “Biz Yemen El-Kaidesindeniz” diye bağırmış, bir görgü tanığı kadın var. Fransız polisinin ve istihbaratının ulaştığı bilgiler yavaş yavaş ortaya çıkıyor, pek çok detay ortaya çıkacak daha, önümüzdeki dönemde de çıkmaya devam edecek.  Şimdi şu ana kadar elimizde olan detaylara baktığımız zaman; bu adamların nereye, ne zaman gittiği, ne yaptığı, kiminle yazıştığı, silahları nerden buldukları - ki market saldırısındaki ‘‘Kolibali’’ silahının Brüksel’den alındığı - belirlenmiş oldu. Bütün bunlar belli iken bir istihbarat zaafı veya hareket kabiliyeti zaafı söz konusu gibi gözüküyor. Fransız polisinin bu ihmaller zincirini nasıl değerlendirmek lazım. Çünkü çok fazla soru işareti var bu işin içinde.
 
Yine aynı iki kapıya çıkıyor: Ya komplo teorisi üreteceğiz, üst seviyeden yani Avrupa istihbarat kurumları ya da Fransız istihbarat kurumları tarafından bunlara belli ölçüde göz yumulması olarak yorumlayacağız, ya da sizin söylediğiniz gibi becerisizlik, ihmalkarlık veya zayıflık olarak yorumlayacağız. İkisi de mümkün ama kişisel kanaatim bu alanda üretilen komplo teorilerinin daha mantıklı olduğu yönünde. Çünkü Avrupa güvenlik parametrelerini değiştirmek için hem Avrupa Birliği organları nezdinde hem de ulusal hükümetler düzeyinde güvenlik parametrelerini sıklaştırmak için bu tür bir olaya ihtiyaçları vardı. Çünkü toplumlara verdiğiniz bir takım özgürlükleri durup dururken bir anda kısıtlayamazsınız, makul bir gerekçe vermeniz lazım. Bunun sonucunda Avrupa’nın Güvenlik parametreleri ve bir takım güvenlik hakları, güvenlik gerekçesi ile kısıtlanacak. Bunun dışında şöyle bir mesajda çıkıyor. “Biz saldırıya uğrayan Hristiyanlar ve Yahudiler çok iyiyiz, bu işi bozan Müslümanlar, İslam kökenli olanlar ve bunların çok önemli bir bölümü terörist olabilir veya olmasalar bile destek verirler, sempati ile bakarlar”. Ciddi bir işbirliğini sağlama konusunda da böyle bir mesaj veriliyor. Bu anlamda, gerek Bölge ülkeleri olarak, gerekse bizim AB üyelik müzakeresi yürüten bir ülke olarak ve İslam dünyasının önemli bir ülkesi olarak buradan ne dersler çıkaracağımız önemli. Ama ben bunun çok yüksek bir devlet aklı ile yönetilen bir süreç olduğu kanaatindeyim. Kişisel olarak komplo teorilerini sevmem. Ama devlet aklı ile düşündüğünüz zaman dünyanın, küresel dengelerin ve Avrupa’nın geldiği noktada bu sürecin yönetiminde güçlü bir devlet aklı olduğunu düşünüyorum. Burada “tam kazanç”, “tam kayıp” diye de bir şey yok. Bu aklı çalıştıran insanlar belli kayıpları da göze almışlardır. Charlie Hebdo’daki ölenler de göze alınan bu kayıpların bir kısmı. Belki orta ve uzun vadede daha farklı kayıplar ekonomik olarak, sosyal olarak, siyasi olarak göze alınmıştır diye de düşünüyorum.
 
Kayıplardan biri de olaya müdahale için gelen polis ekibinden Ahmet Mera. O da bir Müslüman.  41 yaşındaki polis memuru bu saldırıda soğukkanlı şekilde öldürüldü. Yani bu saldırılar hedef olarak ne Hristiyan ne Yahudi ya da farklı bir dinsel gurubu hedef alır vaziyette. Bir Müslüman da katlediliyor.
 
O Fransız polis kıyafeti ile geldiği için “terörün iş kazası” gibi oluyor. Teröristin onun bir Müslüman olup olamadığına bakma gibi bir lüksü yok, dolayısıyla onu da orada infaz etmiş oluyor. “Terörün gözü kördür” diye biz Türkiye olarak milyonlarca defa söyledik. Eğer siz terörize bir hareket içerisinde bulunursanız hedef aldığınız şeye dair (ki onlarda masumdur) ilgisi olmayan masum insanları da öldürebilirsiniz, zarar verebilirsiniz.
 
Paris merkezindeki Koşar Market olayında Yahudi mahallesinin özellikle seçilmesi, Koaşi kardeşlerin matbaada sıkıştırıldığı anlarda paralel bir eylem biçimi olarak karşımıza çıktı. “Bakın, Koaşi kardeşlerin kılına zarar gelirse markettekilerin hepsini öldürürüz” diyerek Bumedin ve Kolibali’nin birlikte marketi basarak oradaki insanları rehin alması ve Fransız polisinin operasyonu sonucu 4 kişi hayatını kaybetti. Marketin içinde ne olup bittiği ise şu an tam olarak netleştirilmiş ve tanık ifadeleri basın ile paylaşılmış değil ancak yine bir Müslüman çalışanın can havli ile içerdeki bazı rehineleri bir soğutucuya sakladığı ve orada bir şekilde hayata tutunmalarını sağladığı biliniyor. Hatta bu kişinin de bir kahraman olarak görülmesi ve örnek bir davranış biçimi olarak ödüllendirilmesi de konuşuluyor. Bu noktada Kolibali, Bumedin ve Koaşiler arasında bir bağ olduğu ve yıllardan beri sürdüğü anlaşılıyor. Devam eden bağ da ortaya konuyor delillerle. Fransız istihbaratı ciddi çalışan bir istihbarattır ve bir şekilde bunları takip edip ondan sonra değerlendirme konusunda nasıl bu kadar boş bulunabiliyor. Deliller açık ve bu insanlar birbirleri ile bağlantılı ve fütursuzca elinde atış talimi yaparken görüntülerini sosyal medyada paylaşabilecek kadar da her şeyi açık açık kendine güvenerek yapıyor. İstihbarat zaafı kısmında üstüne çok düşülmesi gereken özellikle Fransa’nın ve Avrupa’nın da çok durması gereken noktalar da var gibi gözüküyor.
 
İstihbarat zaafı olabilir ancak istihbarat örgütleri her şeyi yüzde yüz önler diye de bir kural yok. Dünyanın her yerinde değişik, çok güçlü istihbarat sistemine sahip ülkelerde bile bir takım olaylar olabiliyor. Fakat bu saldırı oldu, bitti. İstihbarat zaafı vardı - yoktu diye belki uzun yıllar konuşulacak, tartışılacak, soruşturulacak ama önemli olan bu saldırıdan sonra ortaya çıkan sonuçların kimi ne kadar etkiyeceği ve sürecin nasıl yönetileceğidir. Avrupa için ne ifade ediyor, Amerika için ne ifade ediyor, Bölge ülkeleri için kuzey Afrika için Orta Doğu için ne ifade ediyor ve bundan sonra dünyaya nasıl bir etkisi olacak? Hem sosyal barış anlamında hem de siyasi, güvenlik açısından ve ekonomik olarak bunun üzerinde daha fazla durulması kanaatindeyim. Batı’nın temel bir paradigması var; bir olay olmuşsa, mevcut durumu kendi lehine nasıl maksimize edebileceği üzerine hemen yoğunlaşıyor. Bu anlamda sanırım bizimde yapmamız  gereken bu.
 
Şimdi soru işaretlerinden biri de; silahlar nasıl elde edildi? Paris’in göbeğinde Kalaşnikovlar ile nasıl bu eylemi yapabiliyorlar? Ancak tabloya bakıldığı zaman çok da şaşırtıcı olmayan detaylar var. Mesela Kuzey Afrika ülkelerinden Marsilya’ya ve Marsilya üzerinden de Avrupa’nın farklı noktalarına silah kaçakçılığı yapıldığı yıllardan beri bilinen bir gerçek. Bir yandan Fransa basınında yer alan detaylar var; bazı silahları Ülke’ye parça parça sokuyorlar ve insan kaçakçılığı gibi silah kaçakçılığı da Avrupa’nın başını ağrıtan konulardan biri. Önlem alması gereken öncelikle Fransa’dır, ondan sonra önlemleri sıklaştırması gereken de Avrupa Birliğidir. Bu silahlar serbest dolaşım içindeyken, Belçika’dan Almanya’ya, İtalya’dan Fransa’ya ve İspanya’ya kadar çok farklı noktalarda kullanılarak terör eylemlerine konu edilebilir ve can kayıplarına yol açabilir. Şimdi Avrupa’nın silah kaçakçılığı ve diğer konularda nasıl bir önlem alması ve eylem izlemesi gerekiyor acaba?
 
Bundan sonra bu olayın etkisi ile bu tür politikalar sıklaştırılacaktır (hem gümrük kontrolleri hem iç güvenlik tedbirleri bağlamında). Yine de dünyanın neresinde olursa olsun gerekli ödemeyi yaparsanız silah bulursunuz. Amerika’da bin tane bulursunuz ama Fransa’da on tane bulursunuz, yani miktarı değişir.
 
Ayrıca Fransa’da ruhsatsız silah bulundurmak büyük bir suç. Yıllar boyunca hapiste kalma riski var.
 
Bir şekilde farklı yollarla sınırlardan girebiliyor. Bugün sistemi çok güçlü ülkelerde az bulursunuz ama sistemi esnek ülkelerde daha fazla bulabilirsiniz. Sonuçta onunla ilgili gerekli finansmanı bulup bulmadığınıza bakar ama bundan sonra hem Fransa hem Avrupa Birliği için bu tür önlemlerin özellikle ateşli silahlarla ilgili güvenlik önlemlerinin daha da sıklaşabileceğini söyleyebiliriz. Bunun da ötesinde, Avrupa’nın İslam dünyası ve dünyanın geri kalanıyla olan ilişkilerinde, hatta kendi içinde güvenlik parametreleri değişmeye başlayacak. Bu olayı böyle bir milat olarak kabul etmek gerekiyor. Bir de Avrupa’daki politik aşırılıkların doğru yönetilmesi noktasında da ( Avrupa’nın kendi menfaatleri açısından )  bu saldırı bir dönüm noktası oldu.
 
Türkiye en başından beri diyor ki; “Suriye krizinde, IŞİD krizinde ve diğer terör eylemleri ile alakalı olarak bizle istihbarat paylaşımını yerinde, zamanında ve doğru şekilde yaparsanız zaten her şekilde yardımcı olmak üzerine sistemimiz açık.” Bu olayda da aynı şey geçerli, Hayat Bumedin’in 2 Ocak’ta Türkiye’ye girdiği belirlendi. 8 Ocak’ta da Suriye’ye geçmiş. Fransız birimleri Türkiye ile istihbarat paylaşmadığı için sonuç ortada. Hatta ellerindeki istihbaratın sadece 500 kişiyle alakalı olan veya 800 kişiyle alakalı olan kısmı paylaştığı gibi bir gerçek de var. Olaylardan sonra, artık istihbarat paylaşımının daha etkin olacağı ve farklı önlemler alınacağı yönünde Fransa’nın yaptığı açıklamalar var. Türkiye’nin elinde bir bilgi yoksa bu kişinin terörist olduğunu belirlemesi, bir işlem yapması ve işlemi yaptıktan sonra bunu sonuçlandırması zaten mümkün değil. Yılda yaklaşık 100 milyon kişi Türkiye’ye geliyor, tatil yapıyor veya transit geçiş için Türkiye’de herhangi bir havaalanına veya limana uğrayıp devam ediyor. Durum böyle olunca, istihbarat paylaşımı kritik bir önem taşımıyor mu acaba?
 
Güvenlik endişesi olan ülkeler, bu güvenlik endişesini azaltabilecek ülkelere ve kurumlara karşı daha esnek ve şeffaf olmalı. Fakat istihbarat kurumları genelde bu konuda mesleki kıskançlık taşırlar. Bundan sonra herhalde karşılıklı olarak daha güçlü işbirliği ve paylaşım olacaktır diye düşünüyorum.
 
El-Kaide’den gelen bazı tehditler de var, hatta iddialara göre o tehditlerin kaynağında bir sonraki hedefin Almanya olacağına dair bir tehlikeden bahsediliyor. Korkulanın olduğunu varsayarsak - ki böyle bir ihtimalin olduğunu düşünmek bile istemiyoruz - Avrupa’da farklı hedeflere yine El-Kaide’den veya IŞİD gibi başka bir radikal terör kaynağından bir saldırı gerçekleşirse ne olacak? Avrupa ile alakalı kararlar bütünü içinde, Şengen serbest dolaşım veya buna benzer şeyler ile güvenlik önlemlerinin artırılması tartışılıyor. Ayrıca sınırların kapatılması ve yolcu listesi uygulamasından tekrar bahsedilmeye başlandı. Bu tür somut önlemler paketi gibi neler yapılabilir?
 
11 Eylül’den sonra o günkü küresel ittifak içindeki önemli ülkelerin hepsinde terör saldırıları olmuştu. Bunlara Türkiye de dâhil. Dolayısıyla oradaki koalisyon güçlendirilmişti. Kişisel kanaatimi katmadan söylüyorum; Avrupa’da da bu sürecin devamı gelecektir, Almanya’da olabilir başka ülkelerde olabilir. Çünkü Avrupa ciddi bir politika değişikliğine gitmeyi düşünüyorsa bu tür olaylara da ihtiyacı olacaktır. Bunlar Avrupa ülkelerinin kendilerinin örgütlemesi şeklinde olmayabilir, bir istihbarat zaafı şeklinde de ortaya çıkabilir. Ondan daha önemli olan bir şey var, Avrupa’nın hemen güneyinde yani kuzey Afrika’dan başlayan bir Arap Baharı süreci var. Yani Arap Baharı ile ilgili kullanılan enstrümanlar biyolojik silahlar olduğu için yani farklılıkların kışkırtılması ve çatıştırılması olarak tezahür ettiği için  Kuzey Afrika ve Orta Doğu’da çok büyük bir kaos gelişti. Birçok ülke savaş ve istikrarsızlık içerisinde. Kullanılan biyolojik silahların yan etkilerinin Avrupa’da görülmesinin de normal olduğunu düşünüyorum. Hatta dünyanın birçok ülkesinde de görülebilir. Bu politik şiddet ve politik aşırılık artıkça bundan herkes etkilenecektir. Çünkü Doğu ile Batı arasında yeni bir dünya inşa edilmeye çalışılıyor. Trans Atlantik ve Trans Pasifik’te yeni bir siyasi, ekonomik, askerî ortaklık ve onun karşısında Rusya, Çin gibi ülkeler. Bu rekabette Rusya Ukrayna, Gürcistan gibi yaşadığı krizler ve ekonomik ambargolar ile gündemde.
 
Doğu ile Batı arasında rekabet alanı yüze yakın ülkede ciddi bir istikrarsızlık riski var. Ukrayna bir cephe ülkesi oldu, Suriye bir cephe ülkesi oldu. Adeta oralarda savaşanlar, Suriyeliler ya da Ukraynalılar yerine büyük ülkelerin desteklemiş olduğu güçler şekline dönüştü. Bu durumda olma potansiyeli olan oldukça fazla ülke var. Bunun iki yönü var: Birincisi, küresel rekabette kullanılan mikro-milliyetçilik riskinin Avrupa’da görülmesi. Avrupa, bu tür olayları iyi yöneterek kendi iç birliğini ve güvenlik politikalarını değiştirmeye yönelecektir. İkincisi de mikro-milliyetçilik gibi, farklılıkları çatıştırmak gibi argümanları ve enstrümanları kullanan ülkelerde bu olayların bir yan etkisi olacaktır. Charlie Hebdo’ye yapılan saldırıyı bu yan etkilerden birisi olarak görüyorum. Dolayısıyla Avrupa için absorbe edilebilir bir durum.
 
Avrupa’nın başında PEGIDA belası var, özellikle Almanya’nın başında. Açılımını zikretmek bile istemiyorum ama amaçlarının Avrupa’yı İslam’dan arındırmak olduğunu iddia eden bir grup söz konusu. Eylemlerine iki - üç yüz kişi ile Kasım ayında başladılar ve o anda ne Almanya’da ne de dünyanın herhangi bir yerinde hiç kimse işin bu kadar büyüyeceğini, bu kadar kısa zaman içinde dalga dalga yayılacağını, İslam’a karşı büyük bir ön yargı ve düşmanlığı körükleyeceğini de düşünememişti. Dresden’de Saksonya eyaletinde Müslümanların nüfusu binde dört, çok çok düşük bir oranda ve göçmenlere baktığımız zaman Vietnamlılar, Ukraynalılar, Polonyalılar ve Ruslar var. Onlar da nüfusun yüzde dördüne denk geliyor. Böyle bir akımın Almanya’da Dresden gibi kendi halinde ufak tefek bir kültür, tarih ve üretim şehrinde başlamış olması ilginç. İslam’a karşı düşmanlığı körükleyen PEGIDA benzer hareketlerin güçlenmesini nasıl değerlendirmek lazım ve nasıl bir karşı önlem almak gerekiyor?
 
Bu tür hareketlerin çıkmasının iki temeli var. Birincisi ifade ettiğim gibi dünyadaki küresel rekabetin getirdiği olumsuzluklar ve bu olumsuzluklara bağlı ekonomideki gerilemeler. Çünkü Avrupa’nın geldiği nokta başta da ifade ettiğim gibi “başarıda başarısızlık”. Şu anda Avrupa’da normal bir işi olan insanlar ancak geçinebiliyor, o eski müreffeh günleri, satın alma gücünün yüksekliği on yıl öncesinde kaldı. Çin, Hindistan gibi ülkelerin ve daha küçük Bölgesel ülkelerin dünya iktisadi pastasından ve istihdam pastasından aldığı pay artıkça Avrupa’nın da işleri zorlaşıyor.
 
Hatta sözünüzü kesiyorum, 90’lardaki Batı Almanya şansölyesi Helmut Kohl’ün popüler söylemini hatırlatmakta fayda var; Doğu Almanya ile birleştikten sonra Türkiyelileri ifade ederek “bakın sizin işlerinizi onlar alıyor” demişti. Oy kazanmak, popüler söylem geliştirmek yönünde böyle bir yol izlemişti. Ayrımcılığı da körükleyen ve Doğu Almanyalıların kafasında o imajı oluşturmayı sağlamayan da Almanya’nın iç politikası oluyor.
 
28 üyeli AB’nin ortalama nüfusu 450-460 milyon kişi. Çin'in eğitilmiş insan nüfusu da 450 milyon kişi. Burada gelecek açısından çok büyük bir rekabet, varlık - yokluk mücadelesi var. Herkesin standartları gerileme gösteriyor. Bunun, politik aşırılıkları doğurması çok normal. Batı’da ilk defa Sovyet kaldıracı ile yani komünizm ve sol hareketlerin yayılması korkusu ile bir orta sınıf inşa edildi. Yoksa Batı’nın materyalist zihniyeti içerisinde bir orta sınıf inşa edilmesi ve emekçi - çalışan sınıfına bu hakların verilmesi mümkün değildi. Hem Avrupa’da - özellikle Batı Avrupa’da - hem Amerika’da bir orta sınıfın inşası Sovyet kaldıracı ile mümkün oldu. Buna rağmen Sovyetler, dünyanın üçte ikisinde uzun süre varlık gösterdi. Şimdi bu süreç tersinden işliyor, Çin kaldıracı ile yani Çin’in rekabetçi politikaları ve altyapısından dolayı orta sınıf tasfiye oluyor ve emek piyasasında standartlar sürekli aşağı düşüyor. Bu durum küresel ciddi bir sorun. Her yerde politik aşırılıklar doğacak, PEGIDA bunlardan biri ama önemli olan AB’nin veya ilgili ülkelerin bu süreci nasıl yöneteceği. Bunların eline İslam karşıtlığı gibi bir argüman verilerek Avrupa kendi iç çatışmalarından uzak tutulabilir mi? Denemeleri mümkün olabilir veya bu süreci yönetemeyebilirler. Politik aşırılıklar Avrupa’yı parçalanacak noktaya da getirebilir.
 
Krizin ilk yıllarında Merkel’in; “Böyle giderse Avrupa uzun süre barış içinde kalamaz” şeklinde bir açıklaması vardı.  2. Dünya savaşı ile bir konsensüs sağlandı. Amerika’nın baskısı ile Avrupa’da bir birlik oluştu. Doğu Avrupa’da, Balkanlarda çatışmalar daha düne kadar devam etti. Yugoslavya sekiz ülkeye bölündü. Ekonomik refahtaki gerileme, orta sınıfın tasfiyesi ve emek piyasasındaki standartların düşmesi Avrupa’da da politik aşırılıkları tetikleyecektir. “PEGIDA” bunlardan birisi. Bu anlamda biz bundan nasıl etkileniriz, İslam dünyası nasıl etkilenir, Türkiye tam üyelik müzakeresi yürüten bir ülke olarak bu süreçten nasıl etkilenir ve tecrübeleriyle nasıl katkı verebilir sorularının cevapları üzerine çok yoğunlaşıp konuşup tartışmak gerekir.
 
( TASAM Başkanı Süleyman ŞENSOY | Röportaj | TRT Türk Haber Ajandası Programı | 17.01.2015 )

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 4724 ) Etkinlik ( 164 )
Alanlar
Afrika 64 1100
Asya 68 1679
Avrupa 13 1316
Latin Amerika ve Karayipler 12 135
Kuzey Amerika 7 494
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2741 ) Etkinlik ( 42 )
Alanlar
Balkanlar 23 564
Orta Doğu 15 1117
Karadeniz Kafkas 2 645
Akdeniz 2 415
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 3096 ) Etkinlik ( 72 )
Alanlar
İslam Dünyası 53 1999
Türk Dünyası 19 1097
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 3264 ) Etkinlik ( 61 )
Alanlar
Türkiye 61 3264