Cumhuriyet Donanması: Nereden Nereye?
Dr. Nejat TARAKÇI, Jeopolitikçi ve Stratejist
Dr. Nejat TARAKÇI, Jeopolitikçi ve Stratejist
Yayın Tarihi : 18.12.2014
Cumhuriyet Donanması: Nereden Nereye? Bugünkü teşkilatı ile Türk Deniz Kuvvetleri 1957 yılında kuruldu. 1923-1957 arasında Genelkurmay Başkanlığına bağlı bir şube konumunda idi. Osmanlıdan kalan bahriye anlayışı ve teşkilatlanması bu dönemde de devam etti. Osmanlı devletinin önce denizlerde yenildiğini daha sonra çöktüğünü fazla irdelemedik. Atatürk hariç, diğer sivil ve askeri yöneticiler denizlerdeki uzun vadeli jeopolitik ve jeostratejik ülke çıkarlarını fark edemediler. Çünkü konuya ilişkin yeterli uzman ve personelimiz yoktu. Özellikle Ege’deki çıkarlarımızla ilgili Yunanistan’ı takip etmek zorunda kaldık. 1936’da Yunanistan karasularını 3 milden 6 mile çıkardığında bizde fazla düşünmeden çıkardık. İtiraz etmedik Atatürk’ün 1930’larda oluşturduğu Türk donanması, Akdeniz’deki en kuvvetli deniz güçlerinden biri haline gelmişti. Cumhuriyet 7 yıl içinde bunu başarmıştı. Atatürk’ün vakitsiz ölümü ve arkadan gelen İkinci Dünya Savaşı nedeniyle Türk donanması yaklaşık on yılı aşkın bir süre statik bir durumda kaldı. Fazla bir ilerleme olmadı. 1947 Paris Antlaşmasıyla Yunanistan’a verilen On İki Adalara itiraz etmedik. Oysa bu adalar İtalyan işgalindeydi ve bize aitti. 1952’de NATO üyesi olan Türkiye, ABD’den hibe ve ucuza alınan gemiler nedeniyle, ABD’nin lojistik bağımlığına girdi. Ancak NATO üyeliği, teknolojik ve bilimsel temelde Türk donanmasının modernleşmesine büyük katkı sağladı. 1969’da ilk güdümlü mermi atan gemilere kavuştuk. Bu teknolojiyi Norveç’ten aldık. Ancak Türkiye’nin iklim kuşağında ısı farkına duyarlı güdüm ile çalışan bu sistem fazla işe yaramadı.

1974’deki Kıbrıs Barış Harekâtı başladığında Türk donanması, birinde benim de baş çarkçı vekili olduğum sadece 4 adet güdümlü mermi atan gemiye sahipti. 1974 sonrası ABD silah ambargosuna maruz kaldık. Ancak bu ambargo, Türkiye’yi kimseye güvenmemesi ve kendi ayakları üstünde durması yönünde önemli ölçüde cesaretlendirdi. Milli savunma sanayimizi geliştirme kararı bu dönemde alındı ve hala başarı ile devam ediyor. Artık kendi komuta kontrol sistemlerinin yazılımını yapan, denizaltı, firkateyn, korvet ve hücumbot yapabilen bir donanmaya sahibiz.[1] Türk donanmasının tarihinde ilk kez oluşturduğu açık deniz görev filosu iki ay  (Mayıs- Haziran 2010) boyunca Akdeniz ve Adriyatik’te görev yaptı.  Doğal olarak güçlü Türk donanması,  ABD, Avrupa, Rusya ve Yunanistan’ı büyük ölçüde rahatsız etti. Dost ve müttefiklerinin bile hedefi haline geldi. ABD dış siyasetinde oldukça etkili olan Stratfor adlı düşünce kuruluşunun başkanı George Friedman şöyle yazıyor: Global güç dengesi için deniz gücü dengesi şarttır. Çünkü deniz gücü her yere limitsizce ulaşabiliyor, güç nakledebiliyor. ABD’nin dünya askeri güç liderliği rakipsiz deniz gücünden kaynaklanıyor. Bu nedenle, dünyanın herhangi bir yerinde bölgesel bir deniz gücünün gelişme ve güçlenmesi ABD için tehdittir. [2] ABD, ülke içindeki askeri endüstri ve finans kapital sistemin dayatması ile Avrupa’yı da suiistimal ederek, Ukrayna’da kriz yarattı. Böylece yeni bir Soğuk Savaş dönemini başlattı. Artık Rusya da dâhil bölgedeki herkesin silahlanması gerekiyor. ABD’nin silah satışları arttı. ABD’nin amacı, Çin -Rusya-Hindistan stratejik ittifakını zayıflatmak. Fransa Rusya’ya satmayı önceden kabul ettiği Mistral tipi çıkarma gemilerini ABD baskısı ile satmaktan vazgeçti. ABD çok uluslu petrol şirketleri ile petrol fiyatlarını bilinçli olarak düşürdü. Amacı,  Rusya’yı ekonomik krize sokarak iç istikrarını bozmak.  Pasifik bölgesindeki Çin donanmasının güçlenmesi de, ABD’yi ciddi anlamda endişelendiren bir başka faktör. Ancak Rusya’nın Karadeniz ve Akdeniz’den izole edilmesi ABD için öncelik kazanmış durumda. ABD’nin yeni stratejisi Karadeniz, Kafkaslar, İran, Basra Körfezi, Arap Yarımadası ve Doğu Akdeniz’i bir bütün olarak ele almaktadır. Bu bağlamda Doğu Akdeniz, Avrupa’yı Rusya’nın enerji bağımlılığından kurtaracak enerji kaynakları nedeniyle,  bu bölgenin kalpgahı durumundadır. Bu büyük coğrafyadaki mücadelenin kesin sonucunu deniz gücü tayin edecektir. Bu nedenle İngiltere donanması 1971’de çekildiği Basra Körfezine 43 yıl sonra geri dönmüştür. Türkiye’nin stratejik önemi de, ulusal çıkarlarının korunması da Türk donanmasının ne kadar güçlü olacağına bağlıdır. Türk donanması Karadeniz, Ege ve Doğu Akdeniz’de aynı anda savaşmaya mecbur kalabilir. Bu nedenle Türk donanmasının, tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar güçlü olması gerekmektedir.  
 
Bugünlere Nasıl Geldik?
Deniz gücü, uzun soluklu bir eğitim ve alt yapı gerektiren değerli bir kuvvettir. Bu nedenle donanmasızlılığın, kayıpları da kazanımları da bir ülke için çok büyük olur. Bu noktada bugünkü donanmamızın nereden nereye geldiğini de hatırlamamız gerekiyor. Sizleri yine Emekli Albay Şerafettin Erdem’in sıcak ve samimi anlatımlı anıları ile baş başa bırakıyorum;

I. Cihan Harbi sonunda İstan­bul işgali edilmişti. Bu dönemde Haliç’e hapsedilmiş 70-80 parça Osman­lı harp gemisi ve yardımcı gemi­si vardı. İstiklal Savaşı kazanıldıktan sonra yeni Türkiye Cumhuriyeti, bu gemileri onarmaya ve hizmete sokmaya çalıştı.   İlk tamir edilen gemiler, Taşoz sınıfı üç torpido bot ile Berk, Peyk ve Hamidiye muhripleri oldu. Daha sonra İtalya’dan satın alınan  gemiler donanmaya katıldı. Bunlar Kocatepe sınıfı dört muhrip, Denizkuşu sınıfı dört avcı botu, İnönü sınıfı iki ve Sakarya sınıfı bir denizaltı idi. Yavuz-Havuz başlığı ile gaze­telere konu olan Yavuz'un uzun süren onarımı bitebilmiş[3], donan­ma dışında kendi kumandanı emrinde müstakil bir eğitim ile aramızda bulunuyordu. Gölcük'te kuruluşuna başla­nan tersane, son hadde idi amma filonun yatak limanı olacak evsaf­ta değildi. Bu bakımdan olacak ki, Ana Üs Kumandanlığı da İzmit'te ku­rulmuştu. Demirleme ve ikmal bakımından İzmit limanı donanmanın yatak limanı idi. Bugünkü donanmamızın çe­kirdeğini teşkil eden gemilerden Fransız yapısı 290, evet 290 ton­luk Taşoz torpidosunda ben de üsteğmen rütbesi ile seyir subayı görevinde bulunuyordum. Gemi Kumandanlarına o tarihte Süvari, II. Kumandanlara Efendi Kaptan denirdi. Süvari salonu dört met­re kare idi. Onun bulunduğu boşluğa 3 kapı açılmış. Bi­ri Süvari Kamarası, biri Baş Çarkçı, üçüncüsü de Efendi Kaptan kama­rası. Ortaya da bir masa konmuş­tu. Taşoz torpidosu hakkında kı­saca bilgi vermek isterim aziz de­nizci kardeşlerime. Söylemiştim 290 ton olan Ta­şoz torpidosunun boyu 56,5, eni 6,3, güverteden omurgaya derin­lik 6,9 metre idi. Silahlarına gelince; En ağır topu 5,6 santimetre çapında idi. 6 adet de 2.54 santimetre çapında küçük toplar vardı. Asıl silahı torpido olan bu gemide, biri geminin ortasında iki baca arasında, biri de arka güvertede olmak üzere iki torpido kovanı vardı. Arka taraftaki kovanın hemen yanında gü­vertede, etrafı branda ile çevrili, çadır görünümünde bir adet su­bay tuvaleti vardı. Evet, dikkati çekecektir bu ta­rif amma, geminin kıç tarafında su kesiminden güverteye olan yükseklik diğer kısımlara göre daha (110 cm) azdı. Bu nedenle yüznumara akıntıları bu şekilde kolayca denize verilmiş oluyordu. Bugünün en küçük yatların­da bile pompa kullanıldığını bi­liyoruz. Pompa kullanmak zarureti de yoktu bizim için, ha­yat şartlarımızı canlandırmak için, bu konuda fazla söz ettim özür dilerim. Kıç güverte altında 12 ranza ile uzunca bir masa ve bir de lavabo sıkıştırılmış bölme aynı zamanda Subay Salonu idi. Sabahları yüz yıkamak için yaşlı­lar önde kuyruk şart olduğundan tıraş olmak için çok erken kalmak şarttı. Gedikli subayları hariç, ku­mandan Binbaşı Avni Taşoz, Baş çarkçı rahmetli Hüseyin Bey dâhil 18 subay vardı bu küçücük botta. Bizlerin nerede ise babası sa­yılabilecek yaşlarda pala bıyıklı makina kıdemli yüzbaşı rütbesinde yüzbaşılar vardı ki, tabldota girmez­ler, kendi gaz ocaklarında kendi pişirdiklerini yerler içerlerdi. Her gün her gece burun bu­runa bu ufacık gemide nasıl barı­nabildiğimiz hikâyeye değer bir konudur. Burada münasip olmaz. O zaman gemideki bu perso­nel bolluğu sebebinin de ulu orta bir geliş olduğunu düşünmek yanlış olur. Yeni teşekkül etmiş Cumhuriyet Hükümetinin bir de­niz kuvvetine de ihtiyacı vardır.  Elde mevcut ne varsa en kısa sürede faal hale geçirmek ve ek­lenecek yeni gemilerle daha güçlü hale getirmeye devlet kararlı idi. Eldeki mevcudu işler hale ge­tirmek bir zaman meselesi, yeni gemi ise bütçe meselesi idi. Ancak işler hale gelecek gemilerin personeli bir mesele olacaktı. Donanmamızın Haliç’e hapsinden sonra, harp görmüş gemi kullanmış tecrübeli personel dağılmış, her kişi kendi hayatını sürdürebilme yollarını ara­maya koyulmuştu. Mesela, Cumhuriyet Donan­mamızın uzun süre Donanma Kumandanlığı görevini şerefle idare etmiş olan rahmetli Şükrü Okan’ın İstanbul, Çanakkale ara­sı sefer yapan bir ticaret gemisin­de kaptanlık yaparak hayatını idame etmek için çalışmak mecburi­yetinde kaldığını söylemek isterim. İşte bu bakımdandır ki, ilk fa­aliyete geçirilebilmiş gemilerde el­de ve kolayda kim varsa görevlendirilmiş, bu suretle de faaliyete geçen diğer gemilere personel bulun­makta güçlük çekilmemiştir. Yukarıda sözü geçen gedikli subaylar üzerinde de durmak iste­rim. Donanmada gedikli subay is­mi verilen bir sınıf vardı ki, top, torpido, telsiz, makine, kazan elektrik velhasıl her çeşit silah ve teçhizatı çok iyi, amma çok iyi bilirlerdi. Gedikli subaylar aynı zamanda öğretme yetenekleri olan bir sınıftı. Gedikli mekte­binden sonra mektep gemisinde yetiştirilmiş ve gemilerde uzman ha­le gelmiş bulunan bu sınıf, Birinci Cihan Harbi öncesi İngiliz donanmasından örnek alınarak yetiştirilmişti. Üsteğmen rütbesinde geçirdi­ğimiz kurslar arasında lambalı tel­siz cihazları ihtisas kursunu da geçirmiş olmam sebep olacak ki, daha İtalyanlar getirdikleri gemi­lerden ayrılmadan Kocatepe muh­ribine telsiz subayı atanmıştım. Bu ne teveccüh bu ne lütuftu bana. Bu gemi Türkiye'de devir teslimi sırasında sürat denemele­rinde 42,5 mil sürat yaparak o za­man harp gemileri sürat rekorunu kıran yepyeni gıcır gıcır bir muhripti. Mıknatıslı pusula yerine cayro, şerareli ve 600 metre dalga uzunluğundan başka neşriyatı ol­mayan telsiz telgraf yerine uzun dalga ayrı, kısa dalga ayrı lamba­lı telsiz cihazları vardı. Bu gemi­de ne olduğu neye yaradığını derslerde öğrendiğimiz aslını hiç görmediğimiz telsiz kerteriz ciha­zı, denizaltı dinleme cihazı vardı. Bu gemide elektrikli parakete, is­kandil vardı. Kömürün yerini ma­zot almış, çavalye çavalye kömür yükleme yoktu bu gemide Tripıl makinanın yerini turbo makinalar almıştı. Bu gemide ne yoktu ki? Biz limanlarda kazan bastırılınca[4] gaz lambasına alışmıştık. Li­manda dizel çalışıyor gece ile gündüzün farkı yoktu bu gemide. Kalorifer ne ki, denizde zaten lü­zum yok. Limanda bizi ısıtan kömür sobası idi. Bu satırları yazarken dur­dum, düşünüyorum, sene 1993 Almanya’dan satın aldığımızı modern Yavuz firkateyni geldi gözümün önüne. 60 sene evvel Taşoz ile Kocatepe muhribini kıyaslayıp da birine on versem birine bir, bugün Kocatepe ile Yavuz'un kıyaslama­sında hangi rakamları alabilirim acaba? Bulamadım. Ne mutlu bugün bu gemiler­de görevli denizci kardeşlerimize ki, zamanın en modern gemilerin­de vatan sularının emniyet ve  müdafaası için emir bekliyor. Biz bu mutluluğu duyamadık. I. Cihan Harbi galibi devlet­lerden Yunanlılar İzmir'den, İtal­yanlar Antalya'dan, Fransızlar Hatay'dan yurdumuzu paylaşmak sevdasına düşmüşlerse de rah­metli Atamızın dediği gibi Gel­dikleri Gibi Gitmişlerdir.
 
2014 Aralık
 
 


[1] http://www.defenceturk.com/index.php?topic=1917.5;wap2
 
[2] George Freidman Gelecek On Yıl, Pegasus Yayınları s.311
 
[3] Yavuz’un onarımı Yavuz –Havuz davasına da konu olarak ancak 1936 yılında bitmişti.
[4] Kazanlar kapatılınca
Diğer Yazıları
© 2018 TASAM Tüm hakları saklıdır.
Developer KILIC