Şehzadeler Mektebi: Heybeliada Deniz Lisesi
Dr. Nejat TARAKÇI, Jeopolitikçi ve Stratejist
Dr. Nejat TARAKÇI, Jeopolitikçi ve Stratejist
Yayın Tarihi : 18.11.2014
Şehzadeler Mektebi: Heybeliada Deniz Lisesi İstanbul’a çok yakın olan ve tarihte Prens Adaları olarak bilinen adaları zannederim bilmeyen yoktur. Bunlardan Heybeliada’yı tarihsel, kültürel ve bilimsel anlamda farklı bir yere koymak gerekir. Şarkı sözlerine de girmiş bu adanın Türk tarihindeki en önemli yeri Bahriye Mektebine ev sahipliği yapmış olmasıdır. Teknolojik yeniliklerin deniz kuvvetleri üzerinden ülkemize girdiği düşünülecek olursa bu ilim ve irfan mektebinin de önemi böylece ortaya çıkar. Bu okul aynı zamanda siyasi tarihimizin de bir aynasıdır. Çünkü okulun eğitim sistemi, o dönemde Osmanlı Devletinin hangi ülke ile ilişkileri iyi ise ona göre belirlenmiştir. Ayrıca Heybeliada Bahriye mektebi belki de yabancıların doğrudan uzman, öğretmen ve yönetici olarak görev aldığı ilk sırada gelen okullardandır. Benim bu yazımda vurgulamak istediğim husus, 19.yüzyıl ortalarından sonra hızla gerileyen, eriyen bir imparatorluğun askeri eğitimini yabancılara bırakmak zorunda kalmasıdır. Bilim ve teknoloji üretemeyen bir devletin bunu yapması da en azından bir başarı olarak değerlendirilebilir. Çünkü Osmanlı yönetimi, yaşamak ve hayatta kalmak için bunun gerekli olduğuna inanmıştır. Bu okulda eğitilen subaylar, Cumhuriyet donanmasının da çekirdeğini oluşturmuşlardır. Eğitim ve iyi eğitilmiş kişiler bir ülkenin en değerli mirasıdır. Heybeliada Bahriye Mektebi,  Osmanlı döneminde İngiliz ekolü ile Alman ekolü arasında kalmıştır. İstiklal Savaşı’ndan sonra da İngiliz ekolünün uygulamalarına bir süre daha devam edilmiştir. O dönemde yabancılar da Türk öğrencileri kendi kültürlerine adapte etmek için İstanbul’da açtıkları okullarına çok önem veriyorlardı. Sizlere bütün bu olanları emekli bir askerin anılarından aktarmak istiyorum. Anılarda bazı tarihler eksik veya yanlış olabilir. Ancak yaşananlar doğrudur ve sanki canlı gibi okuyucunun huzuruna gelirler. Bunları okuyucu takdir edecektir. Sizleri emekli Albay Şerafettin Erdem’i minnet ve rahmetle anarak anıları ile baş başa bırakıyorum.
 
Osmanlıda Eğitim Sistemi
Erkek çocukları 5-6 yaş­larına girince giydirilip kuşatılır me­rasimlerle sübyan okuluna başlardı. 5 sene okurlardı, buradan sonra iptidai adı verilen okula geçerlerdi. Bugünkü ilkokul ile ortanın karı­şımı bir mektep, 6 senede bu okul sürerdi. İptidai okulu bitince idadi, sul­tani, darülfünun ( ortaokul, lise, üniversite)  olarak derecelenmiş bir eği­tim sistemi vardı. I. Cihan Harbi devam ediyor ve İstanbul ge­celeri havadan bombalanıyordu. Sonra gündüzleri de başladı. Bu sı­kıntı içinde bitirdim iptidai okulu. Harp son buldu amma İstanbul işgal (16 Mart 1920) oldu. 40 gün ara ile annem babam daha ben 9 yaşında iken vefat etmiş­lerdi, elimden tutacak bana yol gös­terecek kimse yoktu. 3-5 arkadaş düşündük taşındık nerden geldi aklımıza bilmem, Topha­ne'de İtalyan Sefareti yanında bir İtal­yan Mektebi varmış bankacı yetiştiren bir kolejmiş oraya girelim dedik. Gittik bulduk yazıldık. Bu mek­tebi okuyoruz. Mektepte Rum, Arna­vut, Yahudi en az da İtalyan çocukları vardı. Biz Türk çocuklarının sayısı 8-10'dan fazla değildi. İtalyanlar An­talya'yı işgal etmişlerdi. Sınıfta koca bir çerçeve içindeki Anadolu harita­sında İtalya bölgesi, Avrupa haritasın­daki İtalyan devleti rengine boyalı ve üs­tünde de İtaliano di Antalya yazısı vardı; yani İtalyan Antalya’sı. Bugün bile acı acı hatırlarım. İtalyanların sayılı milli günlerinden biri idi. Bu günden bir gün evveli öğ­retmenimiz bu hafta sizi pazara gezmeye götüreceğiz, evlerinize söyleyin topu­nuzu, uçurtmanızı, bisikletinizi bera­ber götürebilirsiniz demez mi? Sevindik. Mektepten öğretmenlerle beraber topluca çıkıp Galata rıhtımına kadar yürüdük. Orada balıkçı gemilerine dolduk yine marşlar söyleyerek boğa­za demirli İngiliz-Fransız gemilerini yalıya yalıya geçip bilhassa İtalyan ge­mileri etrafında turlara başlayıp viva İtalya (yaşasın İtalya) bağırtıları ile bizi Beykoz çayırına götürdüler. Bu olay bir kaç kez tekrar etti. Beykoz çayırına geldiğimizde ise kazanların kurulmuş olduğunu görür, pilavları, etleri, helvaları hazır bulur­duk. Dalardık oyunlara akşama kadar harap olurduk eğlenceden. Çok geç anlayabildim bu külfet­lerin iç yüzünü, İtalya gözünü dikmiş canım Anadolu’muza geldim gitmem diyormuş bize. İyice yerleşmesini de, İtalya'yı seven insanlar hazırlıyorlar­mış. Bunun için de daha çocuk yaşlarda iken aşı yapıyorlarmış bize. Okulda Türk çocuklarına adeta göze batacak kadar değişik muamele yaparlardı. Çocukluk bu, bazen çatışmamız Rum, Yahudi çocukları ile teneffüs arasında dövüşmemiz olurdu. Haksız da olsak hep haklı çıkarırlardı bizi. Türk çocuklarına yani bize başka bir bakış bir itina vardı. Türk çocukları­na, işte şurada ne kaldı, okul bitecek sizi Banka di Commerciale İtalya’ya göndereceğiz ve orada bankacı olacak­sınız, İyi, hem de çok iyi bir iş bulmuş olacaksınız diye telkinlerde bulunma­ya başladılar. Biz üç kafadar yine bir gün baş başa verdik ne oluyor yani. Bunlar bizi İtalya'ya mı kaçıracaklar? Olur, mu böyle şey gelin terk edelim bu mekte­bi diyerek 4 senelik İtalyan Kolejini bitirmemi­ze 4-5 ay kala terk ettik. Anadolu'da İstiklal Savaşı kaza­nıldı. Türkiye İstiklaline kavuştu. İş­gal kuvvetleri geldikleri gibi gittiler, özlemine kavuştu vatandaşlar. Okumak istiyordum ama nasıl, nerede? Dayım nereden duymuşsa duy­muş, Heybeli'deki Bahriye Mektebi, gel­diği okulu sormadan yaşa başa bakarak imtihanla talebe alıyormuş. Ken­dine güvenin varsa git, sor öğren dedi. Nüfus cüzdanımı ve en son okudu­ğum İtalyan Koleji tasdiknamesini (diploma) al­dım gittim Heybeli'ye. Kaydolmakta zorluk çekmedim. Yazılı sözlü imtihan üç gün sürdü. Sarıklı hoca önünde tecvit kaideleri­ne uygun Kuran-ı Kerim bile okuttu­lar. Kısmetmiş kabul olduk okula.
 
Bahriye Mektebi
Şimdi müsaadenizle o tarihteki Bahriye Mektebi hakkında söz etmek isterim. Sultan Aziz [1](1830-1876) çağırmış nazırları;  Bugün dünyada sözü geçen donanma İngiliz Donanmasıdır. Meramım buna eş bir donanma donatmak­ta. Gemi kendi başına yürümez içine konan adam yürütür. Bu adamlar nasıl yetişmişler ki, İngiliz Donanması­nı meşhur etmişler. Gitsinler İngiltere'yi gezip görsünler, bizde de aynısı kurulsun fermanını vermiş.

Ferman efendimizin deyip huzurdan çıkan vezir hemen faaliyete geç­miş. Evvela İngiltere ile anlaşarak Amiral Gambel’i büyük bir salahi­yetle ve beraberindeki uzman heyetle Türk Donanmasının başına geçirmiş. Bu zat, Türk Bahriyesinde büyük ısla­hat yapacak ve Türk Bahriyesine ken­disini sevdirecektir. O günkü bahriyeden okulda uzun seneler hizmet etmiş birçok talebe ye­tiştirmiş olan İbrahim Aşki Bey idaresinde bir heyet seçilerek İngiltereye gönderiliyor. Orada günlerce kal­mışlar. Bilhassa mektep programların­dan edindikleri esasları gelip Bahri­ye Nezaretine arz etmişler. İşte biz mektebe girdiğimiz tarihte bugünkü Heybeliada Deniz Lisesinde bu esaslar vardı. Evvela okulun adından başlamış­lar işe, İngiltere'de Naval Collage sözündeki Naval (deniz) iyi de kolej ters gelmiş olacak ki, mektep münasip görülmüş ve Bahriye Mektebi İsmi ve­rilmiş. Ders programı da aynen alın­mış. Programa bakıldığında denizci­ye yararlı olacak konuların ve en pra­tik usullerin seçilmiş oldukları görülür. Bugün okullarımızda geçerli olan bazı bilgiler ise mümkün olduğunca o dönemdeki ders programlarından çı­karılmıştı. Mesela ben martı kuşu uçar, ayak­ları perdelidir yüzer, balık yer bilirim ama dünyada kaç çeşit martı var, ne­relerde hangi cinsler bulunur, yavru­su ne kadar sonra uçar bilmem. 40 se­nelik hizmet sürem içinde de keşke bilseydim demedim, lazım da olmadı. Bugün sivil liselerde okuyan bir öğrenciye belki doktor olur diye İnsan vücudunu tepeden tırnağa en ince detaylara kadar öğretmeye kalkmak hem çocuğun lüzumsuz öğrenmesine ve hem de öğretilen zamana yazıktır diye düşünürüm. Mazur görülmemi rica ederim. Bu çocuğa baş, kafa, kol, beden, bacak hakkında sadece ve genel bilgi ile iktifa edilip ilerde seçeceği meslek­te ihtisas sahibi olacağı kolun ipuçları öğretilmelidir. İşte İngiltere'den alınan Bahriye Mektebi ders müfredatları bu esaslar içinde hazırlanmış olacak ki, giriş im­tihanlarında başarılı olanlar yaşlarına göre evvela namzet (aday) 1 ve 2 sınıf olarak okurlar 1 veya 2 sene sonra mektebin asli sınıflarına geçerlerdi. İşte biz mektebe girdiğimiz tarihte bu esaslar vardı.
 
Daha mektebe kayıtta sınıflar belirlenirdi. Tahsil süreleri, Güverte Tahsili; ilk İki sene namzet, üç sene birinci sınıf olmak üzere toplam beş sene, Makina Tahsili, İki sene namzet, dört sene birin­ci sınıf olmak üzere toplam altı sene idi. Sonradan levazım ismini alan kâtip sınıfı ise iki sene idi. Senelik tatil yoktu. Dersler üçer aylık sürelerle bütün sene devam ederlerdi. Her üç aylık süreye devre denirdi. Bir devrede bir dersten kırık not alan talebe kaydı şartla devam eder­di. Bir devrede iki dersten kırık not alan talebe mektepten çıkarılırdı. Yaşı müsait ise askere sevk edilirdi. İki devre birbiri ardına bir ders­ten kırık not alan talebe de mektepten çıkarılırdı. Güverte Makina sınıfları için yu­karıda yazılı süreler dolunca deniz talebesi rütbesi ile mektep gemisine çı­kılırdı. Bir sene stajdan sonra sadece şap­kanın arması ve yakadaki beyaz arması ve yakadaki beyaz sırma sarı sırma ile değişerek mühendis yani talebe ile su­bay arası bir sınıfa geçilirdi. Bu rütbede bir sene staj gör­dükten sonra ise kola bir şerit sarılarak mülazım (teğmen) rütbesine ulaşırdı.
 
Cumhuriyetin ilk mezunu olan bizim sınıftan sonra bu sistem değiş­miş, Heybeliada mektebi lise sistemi­ne geçirilmiştir. Güverte birinci sınıfa 16 arkadaş girdik. Hilafet kaldırılmıştı.[2] Sınıfımıza saraydan bir şehzade geldi. 17 ol­duk. İçimizde Kadıköy, Galatasaray Sultaniyelerinden yani liselerinden, Bebek Robert Kolej'den gelen arkadaş­lar da vardı. Derslere başlamamızdan üç ay sonra arkadaşlardan biri ben burada okuyamam dedi ayrıldı. Bir diğeri ilk devreyi kaydı şart ile geçmişti, ikinci devrede tekerrür edince mektep talimatı gereğince ihraç edildi. Bir sabah kalktığımızda şehzade­nin de olmadığını anladık, gece gelen bir İngiliz gemisi İstanbul'dan aldığı padişah artıkları ile beraber almış gö­türmüş. 14 kişi kaldık. Adı Ziya olan bu şehzade arkada­şımızın yaşı bizden biraz fazla idi. Ya­kışıklı, güzel fakat çok gururlu bir tip­ti. Bizimle konuşmazdı. Kolunda şerit vardı, yani teğmendi. Şehzade Ziya, eskiden padi­şahların mektebe geldiğinde misafir edildikleri özel dairede yer içer kalırdı. Yemekhane­ye bizim ile gelmezdi. Öyle bir hevesle çalışıyoruz ki, deniz talebeliği elimizin ucunda, yakında teğmen olacağız. Tam bu sırada Al­manya'dan emekli amiral Von Gagaren kalabalık bir kadro ile geldi. Beraberinde emekli Alman subaylar vardı. Topçu, Torpido, Seyir, Muhabe­re uzmanları Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti Donanmasını Alman esaslarına göre eğitecekler, bu suretle İn­giliz formülü bitmiş Alman sistemi­ne girmiştik. Almanlar güverte subay tahsil süresini az bulmuş. Programlarda bir ta­dilat ve bizim sınıfa bir sene daha tah­sile devam çıkmaz mı? Okuyoruz, beklenen bir sene dol­mamıştı henüz. Bir gün tabura alındık. Sınıf subayı geldi, çocuklar dedi mek­tep tahsili bitti. Kartal'dan biraz sonra bir vapur gelecek bu vapura yetişecek, İstanbul'a mektep gemisi Berk’e gideceksiniz emrini verdi. Ne merasim, ne uğurlama nede bunca sene bizlere ilim aktaran hoca­larımızın bile elini öpemeden vapu­ra zor yetiştik. Berk gemisi hangi sınıf ne tip olduğu bilinen bir gemi Komutanı Binbaşı Âdem Bey, II. Komutan İhsan Naci Bey Almanya'da eğitim görmüş sınıfından evvel terfi etmiş bir zat. Topçu subayı Yüzbaşı Ethem Çevik Bey hepsine rahmetler ederim. Berk gemisi Haliç'te tamirden çıkmış, havuz bakımı yapılmış, mahmuzlu, iki bacalı iki direkli,  iki makina, başta ve arkada birer 7,5’luk, omuzluklarda 3,7’lik top, bir kovan başta mahmuzda, bir kovanda iki baca arasında, torpido. Işıldağı da sayarsak başka bir şey yok.
                                                                                                               
Güverte makina subayı salonları ayrı birer bölme içinde. Gemiye 14 er noksan verilmiş. Biz geldik bu nok­sanlar tamamlandı. Giydirdiler birer er işbaşı elbisesi ve üçe ayırdılar. Seyir, Makina, Kazan olarak ver­diler role numaralarımızı. Başladık tahsile Alman usulü böyle imiş, her ay değişecek role numaralarımız. Haritaya rota çizmeyi, gemiye ku­manda etmeyi, manevra yapmayı, top­larda evvela talim, sonra atış yapmayı, torpido atmayı, iskele kurup gemi raspası, gemi bordası boyamayı, kazan önünde fayrabı, makinada manevrayı, yangınlarda gemi söndürmeyi, gemi­den gemiye her türlü cihazla muhabere etmeyi bu gemide öğrendim der­sem mübalağa etmemiş olurum. Okuduğumuz derslerin ameliyatı idi bunlar. Rahmetler olsun o günlerde bizi yetiştirmek için didinen herkese. Bu eğitim de bitmek üzere idi, biz de mühendislik üniformalarımızı hazırlama zevkinde iken önümüze bir eğitim devresi daha çıktı.
 
Bugünkü Kasımpaşa’daki Kuzey Saha Komutanlı­ğı boştu. Burada bir mektep açıldı, adı Deniz Çekirdeği Mektebi. Denizde Harbiye Okulu yokmuş. Bu okulda Harbiye muadili değilmiş. Bu sebep­le Kara Kuvvetleri Komutanlığı ve Ge­nelkurmay Başkanlığı mektebe bu is­mi münasip görmüş. Topladık eşyalarımızı Berk’ten, geldik yeni mektebimize. Şuradan bu­radan tedarik edilmiş bir yatakhane, Heybeli'den alınmış mutfak eşyaları, yemekhane ve yine Heybeli'den gel­miş dershane sıraları ile bir dershane­den ibaret mektep. Bu sefer de giydik piyade eri el­biselerini. Palaska, tüfek getirdiler ayakta olduk bir piyade takımı. Ana­dolu harekâtından henüz gelmiş Üs­teğmen Zeki Teftil Enveri emrinde yağmur çamur karakış demeden ko­yulduk piyade talimlerine. Okmeyda­nı'nda, tam altı ay. Bitmedi. Tank ve bomba eğitimi için Mal­tepe Piyade Eğitim Okulu'na taşındık. Bir ay gidip geldik Kasımpaşa'dan Maltepe'ye. Burada da tanklarla yürüyüş, hendek atlayışı, çeşitli el bombaları ve kullanılış talimleri daha neler neler. Mühendis olabilirdik, gemilerde göreve hazırlanırken bir kurs progra­mı daha geldi çattı, anlatılır gibi değil. Seyir kursu, torpido, top, mayın, telsiz kursu belki de şimdi hatırlaya­madığım ne kurslar bir ay, iki ay, üç ay sürelerle sonunda topluca bir im­tihandan geçerek mülazım bugünkü ifade ile teğmen şeridini takabildik. Bugünkü Donanmamızın perso­nel çekirdeğini oluşturan bizim sınıflar, işte o tarihte böyle bir turnikeden geçerek, şanlı donanmamızda hizmet verebilmekten her zaman şeref ve if­tihar duymuştur. Geçmişlerimize rah­metler olsun. Şunu da ilave etmek is­terim ki, teğmen, üsteğmen, yüzbaşılık da geçirdiğim telsiz, torpido, seyir, muhabere ihtisas kurslarında evvelce geçirdiğim bu tarz eğitimlerin fayda­larını ne söylesem ifade etmiş olamam.
 


[1] Sultan Abdülaziz döneminde donanmanın modernleştirilmesine de çalışıldı. 1875 yılına doğru Türk donanmasında 816 top taşıyan 21 zırhlı ve 173 yardımcı gemi vardı. Türk Bahriyesinde 50.000 erat, 700 subay, 208 yüksek rütbeli subay, 11 Tümamiral, 6 Koramiral ve üç Oramiral vardı. Bu görüntüsüyle İngiltere ve Fransa'dan sonra dünyanın üçüncü büyük donanması haline gelmişti.
 
[2] 3 Mart 1924
Diğer Yazıları
© 2018 TASAM Tüm hakları saklıdır.
Developer KILIC